29 Eylül 2014

26 Eylül 2014

Ivır Zıvır Part 22


Son günlerde çok ilginç şeyler olmakta. Hayat zaten çok ilginç değil mi?

Evli olan bir arkadaşım "Tasarımcıyım diyorsun ama evimi gelip bir tasarlamadın" diye sitem etti. İki dakika kadar düşündükten hemen sonra "Renkli koltuklar ve renkli el izlerinin bulunduğu bir duvar düşünüyorum salonuna" dedim. Aslında bu kendi salonum için hayalimdi. Tepkisini merak ettim. "Olmaz öyle şey, iyyy boşver, istemem" dedi. Böylelikle evime gelecek olan misafirlerin tepkisini de öğrenmiş oldum. Açıkçası umrumda da değil hani. Krem rengü duvarlardan, kahverengi vitrinlerden, 12 kişilik koskoca masalardan falan gına geldi. Tasarım diyorsanız eğer durum böyle. Hiç kimsede olmayan, özel şeyler olmalı. Normal dışı, ya da çok normal. En azından bizim için.

Bugün vapurda birisi şemsiyesini unuttu. Peşinden koştum fakat yakalayamadım. Şemsiyeyi de yerinden almadım neyse ki. Artık vapur sahiplerine kaldı. Ama yine de elimden geleni yaptım.

Yine elimden tüm geleni uyandırmak için de yaptım, o da olmadı. Bu günler bana kara mizah resmen.

Saçak Golden Teras Cafe'den kahvaltı satın aldım. Grupanya ile satın aldığım kahvaltı için rezervasyon yaptırmam gerekiyordu. Aradım, telefonun kullanım dışı olduğu söylendi. Şansa bakın ki bugün Mimar Sinan Cafe'de arkadaşla kahvaltıya gittik. Gitmişken yakın olan Saçak Golden'a da uğrayalım rezervasyonumu yaptırayım dedim. Gittiğimde adam mekanın kötü durumda olduğunu, müşteri çekemediklerini, bu yüzden açık büfe kahvaltı servisinin kaldırıldığını söyledi. Ödemeyi yaptığımı ve paramı nasıl geri alabileceğimi sordum, ya da başka bir çözüm varsa önermelerini söyledim. Yapabilecekleri bir şey olmadığını söylediler. Mevzuyu Grupanya'ya belirttim. Ne olacağını ciddi manada merak ediyorum. Dedim ya, bugün bana karamizah.

Kahvaltı severliğim hep kafama iş açıyor zaten. Yine geçenlerde Taşlıhan Restaurant'a rezervasyon yaptırdım. Sonra öğrendim ki, mekan dünyanın öbür ucu. Dünyanın olmasa bile İstanbul'un öbür ucu. Anadolu Kavağı diye geçiyor fakat Karadeniz'e kıyısı olan bir yer. Oraya da nasıl gideceğimi hiç bilmiyorum. Dedim ya, bu günler böyle ilginç.

Neyse efenim, bugün gezmelere doyamadık okuldan bir arkadaşla. Hatta ismini de yazayım da meşhur olsun: Vildan. Bayaa çılgınca şeyler yaptık. Mimar Sinan Cafe'de kahvaltı, Beyazıt-Sahaflar çarşısında kitap alış-verişi, Eminönü'ye kadar tramvay yolundan yürüyüş, Marmaray ile Üsküdar'a geçip kızkulesi karşısında yağmur altında kahve içip,vapurla eve dönüş. Evet evet, bugün gezmelere doyamadık. Uzun zamandır gezmemiştim.

Gezmek dedim de, Vildan'ın kilo takıntısı var. Adım sayar diye bir şey indirmiş telefonuna, ciddi ciddi adımlarımızı sayıyordu. En son baktığımızda 9850'ydi ve henüz günün yarısındaydık. İkimiz de yürümeyi seviyorduk. Fakat bana sorarsanız kilo vermek için yürümeye ihtiyacınız yok. Ekmeği ve şekeri kesin kilolar ciddi ciddi gidiyor. Yok efenim kahvaltıda ekmek yemeden olmaz diyorsanız bir daha düşünün. Çünkü oluyor. Tecrübe ile sabit. 3 gün sonrası alışıyorsunuz. 15 günde 3 kilo veren birini tanıyorum. Deneyin, kaybınız olmaz.

24 Eylül 2014

Beşikteki Çocuğun Bile Başını Kapatacak Bunlar!


Son zamanlarda o kadar büyük bir yoğunluğun içinde kaldım ki; gündemden uzak yaşadım. Böyle daha mutlu oluyor insan. Çünkü değiştiremeyeceğin bir sürü şeye maruz kalıp, yalnızca sinir oluyorsun. Sonra kendi ideolojini savunup, karşıt ideolojileri aptal yerine koyuyorsun. İşin kötü kısmı "Ben sana saygılıyım" diyen insanların aslında sana saygı dışında her şeyi duyduğunun bilincine varman.

Birisi Chp'li arkadaşlarıma solcu olmanın din düşmanlığı olmadığını anlatması gerek! Eğer din düşmanlığı ise, işte bu çok fena. İşte bu berbat. 

Din dedik, insan dedik, siyaset dedik; hiç birini birbirine uydurumadık. Siyasetin olduğu yerlere baktık, kendimizden soğuduk. Şimdilerde yıllardır sorun olarak önümüze sunulmuş ve buna inandırılmış olmanın acısı içindeyiz. Hayır efendim, "türban takmak sorun değildir!" Sorun, her ne kadar bize örümcek kafalı, at gözlüklü dense de; türbanı sorun olarak görenlerdir. Aynen iade ediyoruz yani. Zira türban Allah rızası olarak takılan, kendisini saklayan ve de en önemlisi dışardan bakıldığında "Aaa bu kadın müslüman" denmesine olanak sağlayan bir simge. Simge evet, dini bir simge. Dininin belirtildiği bir işaret. Utanılması gereken, sorunlaştırılması gereken bir şey değil o. Takılan kolye, eldiven, gözlük gibi bir aksesuar da değil türban. Bu yüzden olsa gerek, oraya girerken, buraya girerken çıkarılması gibi aptalca bir düşüncenin esiri olmayacak kadar muhteşem bir simge türban.

Öncelikle lise yıllarıma dönüp, burada kendimi anlatmak istiyorum. En saçma yerlerden bir tanesinde lise okumuş bir insan olarak söylemeliyim ki, gerçekten zordu. Solcuların çokça olduğu,komünist derneklerine üye olunan bir yerde okudum ben. Aniden kapanma kararı aldığımda yaz aylarıydı. Okula başladığımda herkes dalga geçiyorum sandı. Hayır, kapanmıştım. Artık türbanlı olduğum için benimle arasına mesafe koyan arkadaşlarım da oldu, bana çok fazla saygı duyup "Bacımsın" diyenler de. Hepsine gülümsedim. Okul yönetmeliği bir sokak ilerde başımı açmamı-kapamamı söyledi. Sokağın ortasında başımı açarken hissettiklerimi anlatırsam; insanlığınızdan utanırsınız. Ben de utanıyorum. Çünkü o an hiç güzel şeyler hissetmiyorsunuz. Ben müslüman olduğum için başımı kapatıyordum fakat, müslüman gibi yaşayamıyordum. Namaz kılmak imkansızdı zaten. Baş örtmekte öyle.  Başımı bir sokak geride açarken arabaların arasında, ağlamaklı oluyor, sonra tüm hıncımı okuldaki insanlardan alıyordum. "Nefret" duygusu işte o an içime işledi. Olanlara olan nefret. Zorunda olmak, bir şeyleri zorla yapmak.

Üniversite okumadım bu yüzden iki yıl kadar. Sonra üniversite okumamıza engel olmak için böyle yaptıklarının bilincine vardım. Ben türbanımı çıkarmaktan nefret ettiğim için, okumayacaktım. Okumadığım için hep "onlara göre" cahil kalacaktım. Müslüman cahil olamazdı. Hem kendi kitabını okuyacaktı, hemde dünyevi başarılı olacaktı. Eğer olmasaydı, şimdiki gibi Yahudi-Hristiyan veya adını bile bilmediğimiz başka dinlere veya dinsizlere köle olacaktı. Müslüman böyle olmamalıydı. 

Müslüman hala öyle. Kendi ayaklarının üzerine basamayan topluluk parçası. Okuyarak, yaşayarak, yaşatarak ve de en önemlisi kendi dinini öğrenerek düzelecek. Çünkü Kur'an çok güzel, çok muhteşem şeyleri ön görüyor. Onlara ayak uydurmayı bir öğrenebilse Müslüman. Hak yemese, haksızlığa göz yummasa, aynı zamanda hoşgörülü de olsa, kardeşini korusa ve diğer her şeyi yapsa..

Peki ya Müslüman kadın? İşte koruyup kollama, yeni nesilleri yetiştirme onun ellerinde. Müslüman kadın ne kadar çok öğrenirse, ne kadar çok bilirse, o kadar iyi. Ben kapalılığı sorun olarak görenlerin mağduruyum. Şimdi o kadar memnunum ki, 3.üniversitemi okuyorum. Okumalara doyamıyorum. Türbanım kimsenin gözüne batmadı şu güne kadar. Sınıf temsilciliğine aday olduğumda rahatsızlık verdi. "Bir türbanlı mı bizi temsil edecek" dendi. Gülümsedim. Diyenleri de temsil ettim sonra. Haksızlık ettiklerinin farkına varıp, canım ciğerim de oldular. Korkmayın, biz bize yapılanı başkasına yapmayacağız. Okula gelmeniz için bir sokak ilerde başınızı zorla kapattırmayacağız. Sınavlara girerken sizleri ayrı odaya alıp bize soyunun dediğiniz gibi giyinin demeyeceğiz. Hastanaye dedenizi ziyarete gittiğinizde "burası Gata, başörtünüzle giremezsiniz" dediğiniz gibi "Örtünün de girin" demeyeceğiz. Ya da kuzeninizin düğününe, oğlunuzun yemin törenine sokmamazlıkta yapmayacağız. Çünkü bizim dinimizde zorlama yoktur. Çünkü bizim dinimiz hoşgörü dinidir. Çünkü bizim dinimiz, öğrendiğinizde iliklerinize işleyecek kadar muhteşem bir şeydir.

Sözcü gazetesinin korkusunu da anlıyorum şimdilerde. Çünkü türbanlıya yapılanları, türbansıza yapacaklar mı korkusu var. Yaşanılanları herkes çok iyi biliyor. Bildiğinden korkması daha kolaydır. Fakat korkulacak bir şey yok. Kimse kimseyi zorla kapatmaz. Zorla kapatılanlar da belli eder kendini zaten. Asıl onlardan korkun.

22 Eylül 2014

Hayaller, Güzel Şeyler!


Son zamanlarda zaman çokluğundan ve geceleri uyku tutmazlığından olacak ki, bir çok blogda dolaştım. Eskiden beri takip ettiğim fakat güncel yazı yazmayan bir bloga uğradım google reader sayesinde. Hayalini kurduğum hayatı yaşayan bir blogger.!

Geçenlerde "En büyük hayaliniz nedir" diye bir soru aldım. Cevaplayamadım. Çünkü benim hayalim bir cümleyle anlatılacak bir şey değildi."O blogger'in yaptıklarından istiyorum yea" diye ağlasam, anlar mıydınız mısralarımda? Anlamazdınız. O halde anlatayım.

Blogger dostumuz, ülke ülke dolaşıp, değişik kültürlerde insanlarla tanışıp, ilginç şeyleri tadıyor. Aynı zamanda bir çok camii, bir çok mekan da görüyor. Müslüman olmayan ülkelerdeki müslümanlarla tanışıyor, Türkleri buluyor, bu tip şeyler yapıyor. Gezmediği ülke kalana kadar gezmeye devam edeceğini söylüyor. İşin en ama en güzel yerine geliyorum ki; geziyi tek başına yapmıyor! Eşiyle birlikte gerçekleştiriyor dünyayı gezme işini. 

Ha, senin hayalin nasıl böyle diyen vardır şimdi. İlginç hayallerim oldu hep. Antartikaya gidip şu meşhur "burnundaki sümük bile donuyor" muhabbetini gerçekleştirmek istedim hep. Buzulların üzerinde düşücem korkusuyla yürüyüp, koca kütleleri ayaklarımın altına almak istedim. Mısır piramitlerinin çıkılması yasak yerlerine çıkmak istedim. Ya da her ne varsa, nerde; oralarda bulunup; bir şeyler yapasım geldi. Ama asla tek başıma değil.

Fakat bu ciddi bir maddi imkan gerektiriyor. Geçenlerde başıma gelen gezi planından bahsetmiştim. Kabul etmeme sebebimin başında tabi ki bu işlemi hani şurada arada adsız yazan şahsımla yapasım var. Yanı sıra, baba parasıyla gezme olacağına inanmıyorum. İnsan kendisi kazanıp harcamalı. Bir yıl boyunca çılgınlar gibi çalışıp, hiç bir yerde harcama yapmadan; belli bir miktarını yetimlere bağışlayıp kalanıyla da gezmeli. Görülmedik yer bırakmamalı dünyada. İstanbul'u bitirdik sayılır. Önce Türkiye'den başlayıp, sonra Dünya'ya açılmak için geç kalmamışımdır umarım. 

Umarım sizin de ilginç veya böyle monoton bir hayaliniz vardır. Bu hayali gerçekleştirmek için kendime 10 yıl veriyorum. Eğer olmazsa; başka hayallere sıçrayacağıma eminim. Belki 10 dakika bile sürmez ama "hayaller, çok güzel şeyler."

21 Eylül 2014

Ivır Zıvır Part 21

Bugün isimsiz bir telefon aldım. İsimsiz değil aslında, numarası gayette vardı. Neyse efenim, merakla açtım telefonu. Bana "X yere bir baş vuru yapmışsınız ve tüm elemelerden geçerek kazandınız" dedi. Önce dalga geçilen herhangi numaralardan bir tanesi sandım. Sonra "Nereden arıyorsunuz" diye tekrar sordum. Adam yerin ismini söyleyince birden beynimde şimşekler çaktı. Avrupa Birliği Bakanlığına bağlı olduğunu bildiğim bir mevzuydu. Daha önce bir form doldurmuştum ve çok ilginç sorular vardı. Sorulara içimden geçtiği gibi, hatta yer yer espirili şeyler yazdım. Hobilerimden tutun da fobilerime kadar bir çok şey vardı. Beraber kalmak istediğiniz insandan istekleriniz nelerdir diyordu, "Beklentiye girmem, hayal kırıklığına uğramamak adına" dedim. Bu tip cevaplardan hoşlanmış olacaklar ki 15 günde 12 ülke gezebileceğim müjdesini verdiler. 2 gün düşünme müddeti istedim. Düşünecek bir şey yok oysa ki. Tabi ki gitmeyeceğim ama yazılarım beğenilince seviniyorum be gülüm.

Her şeyini kaybeden insanlar daha mutlu oluyorlar. Çünkü kaybedecek bir şeyleri kalmıyor, korkacak bir şeyleri de. İnsanın kaybedecek şeyi çoğaldıkça mutsuz oluyor. Mutsuzlukta fena bir şey. Ha bir de çok düşününce. Mutsuz olmamak adına bunlardan uzak durun.

Bir de bazen öyle şeyler olup, kafanızı karıştırıyor ki; neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. O halde:



Yeni Nesil Kızlarımız.


Günümüzün kızlarından biraz dem vurasım geldi sayın izleyici. Neden mi geldi? Çünkü dün gece çok ilginç bir şey yaşadım da ondan.

Bilginiz dahilindedir belki, Çengelköy taraflarında kalıyorum. Buralar çok güzel, harbiden köy gibi yerler. Yani şehrin köye karışmış hali. Herkes birbirini tanıyor, herkes birbirine selam veriyor. Balkonda oturmuş çayımızı yudumluyorduk akşam 11 sularında. Bahçe kapısının önünde bağrışmayla aşağıya dikkat kesildik. Adamın teki, kadının birinin saçlarını eline dolamış yerden yere çarpıyordu. Böyle bir sahneyi filmlerde ve haberlerde mobese kayıtlarında görmüştüm daha önce. Canlı olarak görünce bir garip oldum önce.

Genç adam bağırıyordu: "Ulan sana ben ne yanlış yaptım da beni aldattın? Gezmediğin adam kalmadı, yatmadığın adam yok!". Kadın ise hiç bir şekilde inkar etmiyordu. Adam ağza gelmeyecek, geldiyse bile benim yazamayacağım küfürleri ediyordu. Kızı para karşılığında beraber olan kadınlarla aynı kefeye sokuyor, sonra daha da beter bir hale gelecek şekilde dövüyordu. Hop dur, diyemiyorduk; polisi aradık. Polis gelmedi.

Sonra işe arkadaşlar falan karıştı, tekmeler, tokatlar derken dağıldılar. Sonra polis geldi.

Geçenlerde de bir arkadaş "Ben şimdi Hasan'la buluşcam ama Ahmet'e seninle buluşacağımı söyledim. Ahmet seni ararsa benimle dersin" dedi yanımdaki arkadaşıma. Arkadaşım, "Olmaz öyle şey" diyene kadar kapadı telefonu. Yeni nesil kızlara nasıl küfretsem bilemedim. Sevgilisi varken başka bir adamla buluşuyordu ve bir kızla buluşacağını söylüyordu. Hayat ne kadar da iğrençti.

Ertesi gün gidecek o adamın elini hiç bir şey olmamış gibi tutacaktı. Nitekim tuttu da. Arkadaşıma çocuğu uyarmasını söyledim. Aptal yerine konulmak kimseye yakışacak bir şey değildi ne de olsa. Arkadaşım karışmak istemedi. Ne kızı, ne çocuğu tanıdığımdan karışamadım ama o an dedim ki "Keşke insanlar yalan söylerken dilleri şişse de bir daha yalan söylemeye teşebbüs bile etmeseler, ya da ben ölsem." Çünkü insan yalana şahit olunca bile ölmek istiyor. Bir de düşünsenize yalan size söylendiyse? İşte onu düşünmesi bile çok kötü.

Yeni nesil kızlarımıza dikkat edin gençler. Erkeklere de. Allah hepimizin karşısına doğru ve dürüst insanları çıkarsın. Yalan söyleyen, arkanızdan dolaplar çeviren varlıklardan korusun. Zira o zaman o adam gibi oluyor insan. Adam "Seviyorum lan" derken ağlıyor, dizlerinin üzerine çöküyor, aniden sinirlenip bir tokat atıyor, hırsını alamayıp yüzünü yere çarpıyordu. Hiç kimsenin, hiç kimseyi o hallere düşürme hakkı yoktur, olmamalıdır da.

20 Eylül 2014

Derinlik-3


Bu fotoğraf hakkında yazabileceğim hiç bir şey yok. Girilmesi yasak olan bir yere girmenin haksız gurur içersindeyim. Tenkyu.

19 Eylül 2014

Günlük-3


Bu gün günlerden sıkıcı bir gün. Dün İstanbul'u sallayan yağmurdan hepimiz nasibimizi almışızdır. Fakat ben hepinizden çok almışımdır. Bugün tüm gün uyumanın başka bir açıklaması olamaz. Şifayı kaptım.

Aptal ıslatan mı ahmak ıslatan mı bilmem ama, herkesler kendisine dikkat etsin. Zira bu hasta olma havası. Resmen, gel seni hasta edeyim diyor.

Blogumun tasarımını değiştirdim. Biri de çıkıp "Şöyle olmuş, böyle olmuş" falan demedi. Olsundu.,,

Ümraniye yakınlarında kaldığımdan, şimdilerde buralarda yeni yerler keşfediyorum. Taksi cafe diye bir yer var, muhteşem ötesi. Gidip menülerine göz gezdirip, fotolarını çekicem, merak etmeyin!

Bir de şu hayatta anladığım iki üç şeyden bir tanesi de, eğer bir işi düzgün yapıyorsanız, onu parasız yapmayacağınız. Zira insanlar sizi kullanmakta hiç gecikmiyor.

Bi de bazen insan çok yalnız hissediyor. Şimdi çok bazen.

16 Eylül 2014

Derinlik Part-2

Sanırım en çok sevdiğim fotoğraflarımdan bir tanesidir bu. Masa üstüm de bunu kullanırım genelde. Geçenlerde kuzenime "Bu foto nasıl" dedim. "İyimiş" deyip kestirip attı. "Ben çektim" dedim. Gözlerini kocaman açıp "Ohaa çok iyiymiş" dedi.

İşte o foto. Kendisi Sirkeci tren garında çekildi.


15 Eylül 2014

Ayaklarımın Altı!

Bazı yerler ayakların altına alınma ile başlar. Bendeki hastalıkta bu olsa gerek. Gittiğim yerlerde sevdiğim yerleri ayaklarımın altına alabilmek için en yüksek tepeyi bulmaya çalışırım. Sonra manzarayı ayağımın altına alırım. Yapabildiklerimi paylaşmaya çalışacağım o halde.!

Ankara'yı ayaklarımın altına aldım.

Bursa'yı ayaklarımın altına aldım.

Of'u ayaklarımın altına aldım.

Rize'yi ayaklarımın altına aldım.

Mecidiyeköy'ü ayaklarımın altına aldım.

Trabzon'u ayaklarımın altına aldım.

Trabzonspor'u ayaklarımın altına aldım.

14 Eylül 2014

Günlük-2

Günlerim ahlanıp vahlanmalarla geçiyor. Oturup anlatsam, derdimi dağlara anlatsam, dağlar eriyip karışsa denizlere, denizler buharlaşıp kaybolsa keşke. Ya da hiç birisiyle uğraşmadan, beni kaybetse. Zaten olacağı o. Düşünmekten ya kanser olursun, ya kanser. Üçüncü şıkkın imkansızlığını kendime sunuyorum.

Evimde değil de, sağda solda kalıyorum şimdilerde. Eve dönesim de yok işin kötü olan kısmı. Şu an bulunduğum yerlerden memnunum. Ama içim içime sığmıyor. Çoğunlukla derin bir uykuya dalıyorum. Sonra aniden uyanıyorum. Sonra oturup ağlıyorum. Sinirden mi, sinirsizlikten mi bilmiyorum. Ağlayıp içimi döktüğümde sanki herşey sıfırlanıyor.. Sonra ertesi gün yine aynı.

İnsanın derdini paylaşabileceği dostlarının olması çok güzel fakat olmayınca böyle oluyor sanırım. Hiç olmadığım kadar yalnızım bu konuda. Anlatabileceğim, paylaşıp ağlayabileceğim bir dostum yok yanımda. Son günlerde beklemediğim şeylerle imtihan oluyorum.

Neyse efenim. Siz benim dertlerimle dertlenmeyin. İş falan arıyorum part time. Grafiker gibi

Derinlik

Benim için fotoğraflarda derinlik önemli. Fotoğraflarda değil aslında, normalde de öyle.


Not: Fotoğrafın tüm telif hakları bana aittir, çalıp çırpmayınız. Amaan çalınacak foto değil ama alıcam yine de derseniz, haber veriniz. :)

12 Eylül 2014

Neden Biter?


İlişkilerin neden bittiğine dair bir kaç cümle okudum, paylaşmak istedim:

"Neden bitti biliyor musun?
İnanmaya gücüm kalmadığı için bitti.
Ne olursa olsun her defasında peşinden geldiğim için bitti.
İncittiğin yerler daha geçmedi diye bitti.
Senden vazgeçmem sandığın için bitti.
Uğruna gösterdiğim sabrı anlamadığın için bitti.
Seviyorum dediğin ama sevginin uğruna hiçbir şey yapmayacağını gördüğüm için bitti.
BİTTİ, zor oldu ama bitti."

Sanırım bitişlerin sebebi hep yıpranışlar. Sanırım bitişlerin sebebi, söylenilen yalanlar, dönen dolaplar, güvensizlikler, değer bilmemeler, değeri anlamamalar. En önemlisi, vazgeçtiklerinizin bilincine varılmaması. Sanırım bunlar. 

İşin en kötüsü de nedir sayın izleyici bilir misin? Bitti dedikten sonra devamının gelemeyecek olması. Öldü der gibi. 

Mutsuzluk

Mutsuzluktan ölür mü ki insan? Ölür. Abd'de Michigan Üniversitesinde yapılan bir araştırmaya göre mutsuzluk insanları öldürüyor. Kalp krizine neden olarak hemde.

Eğer öyle olsaydı, ben ölürdüm dediğinizi duyar gibiyim. Kalp krizi midir, sıkıntısı mıdır nedir bilmiyorum fakat, işte onu ben dün hissettim. Mutsuzluktan kalbim avuçlarımın içinde çırpınıp durdu. Gidip yüzümü yıkadım, sinirimi atmak için elimden geleni yaptım, ardıma koymadım. 

Eminim böyle anların olmuştur sayın okuyucu. İstemediğin, beklemediğin bir durumla sen de karşı karşıya gelmişsindir. Neye uğradığını şaşırmışsındır belki sen de. Sonra oturup ağlamışsındır. Ağlamışsınsa geçmiştir belki. 

Asla tanıyamadığım Osman abi'nin de söylediği gibi "Geçecektir".  Mutsuzluklar da geçer. Umudun olsun yeter. 

Yada kalben "Bu da geçer ya hu" desek? 

9 Eylül 2014

Yardım!

Çok değerli blogger'lar

Sitemin sağ kısmında g+ followers kısmından sonraki yer titriyor. Bir kaç blog da daha karşılaşmıştım fakat sonra görmedim. Şimdi aynı durum benim de başımda var. Sorunun çözümünü bilen varsa lütfen yorum olarak anlatsın. Şimdiden teşekkürler

8 Eylül 2014

Ivır zıvır part 20


Selam dostlar. Bir ıvır zıvırla daha karşınızdayım. Bugün nelerden bahsetsem bilemedim. Yazarsam bilirim dedim, başladım!

Mecidiyeköy'deki iş kazasını duydunuz mu? Duymuşsunuzdur. Bunun üzerine ne yapacağız? Oradan ev satın almayacak mıyız paramız varsa, yoksa kazayı geçiren işçilerin ailelerine yardım mı yapacağız? Bir şey söyleyim mi, şimdi sosyal medyada atıp tutanlar, yarın bu olayı unutacaklar. Geçen gün Mecidiyeköy'den geçerken o yapılara bakıp iç geçirmiştim. Ali Sami Yen varken de sevmiyordum, şimdi de sevmiyorum burayı dedim. Koskoca bir şehir parkı olmalıydı orada. Mecidiyeköy'ün ortalık yerinde bir park?! Düşünebiliyor musunuz. Sonra o viyadüğün altı, gökyüzüne boyanmalıydı. Viyadüğün altından geçerken de gökyüzü görmeliydik. Bu tip düşüncelere itilmişken, binaların kenarından sarkan "Önce iş güvenliği" pankartını gördüm. İş güvenliği için bir şirketle anlaşılmış ve adamlar da reklamlarını pankartla asmışlardı. O an "yeni bir iş imkanı, düşünsene her yapılan yapıya iş güvenliği satıyorsun. Korkuluklar, halatlar ve diğerleri" dedim o an. Hatta ciddi ciddi öyle bir atılım yapmayı düşündüm ki, dün öyle bir olay yaşandı. Sanırım oturduğumuz yerden bu olayları çözemeyeceğiz. Sistemin ciddi çöküşleri var, ve biz bir yerlerinden tutup kaldırma ile yükümlüyüz. Müslümansak böyle.

Gün geçmiyor ki bir evliliğe ilginç bir şekilde davet edilmeyelim. Whatsapp'tan davet edildikten sonra, Instagram'da bir fotoğrafa etiketlendik. Davetiye fotoğrafında her şey açıktı ve bekleniyorduk. Davetliyim anlayacağınız, tabi yerseniz.

İnsanları algılamakta çoğunlukla sorun yaşıyorum. Yaşadıkları şeyleri göze sokmaya inanılmaz meraklılar. Geçen gün bir arkadaşımı etkiletlemiş arkadaşı. Şok oldum. Bir odanın içinde bir sürü beyaz çarşafa sarılmış paket vardı. Üzerleri kırmızı kurdele ile bağlıydı. Kızcağız ortalık yerinde durmuş, ellerini kavuşturmuş, aptal bir gülümseme edinmiş, açıklama olarak "Sonunda bohçalar da gidiyor" demiş, tüm arkadaş,sülale, tanıdık kim varsa etiketlemiş. Orada yazar ne anlatmak istemiş, anlamadım. Bohçaların gitmesine olan sevincini mi paylaşmak istemiş? Hadi ordan. İyi de bize ne?

Yatak odalarını paylaşanlardan tutun da, evlilik sabahı kahvaltı sofrasını paylaşana kadar. Paylaşım meraklılığı yüzünden şehir şehir, ülke ülke gezenlere ne demeli? Sanırsın ki tv programı yapıyor da , her gittiği yerde para kazanıyor. Yok öyle bir şey.  Çılgınlar gibi para harcayan asalak gençler, birbirini dürtme, içki masalarını paylaşma,  gece hayatlarını insanların gözüne sokma peşindeyken; biz daha çok işçi katillerine göz yumarız. Çünkü okuyan gençlerimiz bilinçsiz ve aptal. Asalak yetişen, yeni medyanın elinde olduğunu sanarak her geçen gün kölesi olan gençlerimiz ile biz daha çok halatlar koparırız. Herkes için para önemli. Herkes için birilerine gösteriş yapmak önemli. Birileriyle bir şeyler paylaşmak, hava atmak önemli. Peki ya insanlık? Yardımseverlik? Dostluk? Mağrurluk? Yüz kızarması? Nerede bu duygular? Hepsi geçmişimizde mi kaldı azizim. Müslümansak eğer, bu böyle olmamalı.!

5 Eylül 2014

Son 3200 Engeli Olmadan Tweet Silme Programı

Merhaba Arkadaşlar. Twitter'da çok online bir insansanız ben gibi; binleri, hatta milyonları geçen twit sayınız vardır. Muhtemelen bundan utanıyorsunuzdur. Şimdi sizlere kendimin de kullanmış olduğu ve çok memnun olduğum bir programı önereceğim. Program sayesinde tüm twitlerinizi görebilir, silebilirsiniz. Biliyorsunuzdur mutlaka, twitter son 3200 twite kadar izin veriyordu. Fakat bu programla bendeki her şey gitti. Yazının tamamı "Candan blog" a aittir. Zaten sonunda linki de mevcut. Buyrunuz:

Toplu Tweet Silme – Tüm Tweetleri Birkaç Dakikada Silin

Toplu olarak tweet silmek istediğinizde yapmanız gerekenleri adım adım yazacağım, zor bir kısım yok zaten.
1) http://martani.github.io/Twitter-Archive-Eraser/ adresini açın, sol tarafta Download Installeryazan butona tıklayın. Programın yükleme dosyası bilgisayarınıza indirilecek.
2) Programı yükledikten sonra çalıştırın. Aşağıdaki ekran karşınıza gelecek. Bu adımda programa Twitter hesabınıza erişim izni veriyorsunuz, böylece program arşivinizden tespit edilen tweetlerin toplu silme işlemini gerçekleştirebilecek.
Burada Sign In butonuna bastığınızda açılan internet penceresinde Twitter tarafından onayınız istenecek, siz onay verdikten sonra Twitter size 7 haneli bir doğrulama kodu gösterecek. Bu 7 haneli kodu bilgisayarınıza yüklediğiniz uygulamaya girdiğinizde yükleme ve yetkilendirme işlemi tamamlanmış olacak.
Uygulama şifremi görebilecek mi?
Hayır. Twitter’ın doğrulama sistemi size ve uygulamaya özel bir doğrulama kodu oluşturuyor ve şifreniz uygulamayla paylaşılmıyor. Size verilen doğrulama kodunu sadece bu programı yetkilendirmek için kullanılan geçici bir şifre olarak görebilirsiniz.
3) Bu adımda Twitter Arşivi’nizi uygulamaya yüklemeniz gerekecek. Bu konuda bilgi sahibi değilseniz, öncelikle Twitter Arşivi İndirme konusunda yazdığım makaleyi inceleyebilirsiniz. İndirdiğiniz Twitter Arşivi’nin .zip uzantılı sıkıştırılmış dosyasını masaüstüne çıkartın. Programda Step 2 başlıklı sayfada Add Files butonuna tıklayarak[Arşivinizin_olduğu_dizin]/data/js/tweets konumundaki tweet dosyalarını programa tanıtın. Burada dosyalar dönemlere bölünmüş şekilde bulunurlar. Dönemleri çoklu seçim ile seçebilirsiniz.
4) Üstteki adımı uyguladığınızda tweetlerinizi programa tanıtmış oldunuz. Varsayılan olarak tüm tweetler silinme için işaretlenmiş durumdalar. Uygulama içerisindeki filtreleri kullanarak çeşitli tweetleri bulabilir ve istediğiniz tweet’in silinme için işaretini kaldırabilirsiniz. İşareti kaldırdığınızda o tweet silinmez. Erase Selected Tweets butonu, programda seçili olan tüm tweetleri Twitter hesabınızdan siler ve retweetleri kaldırır.
İşlem bu kadar.

Unutmayın!

Tweet silme işleminin geri dönüşü yok. Arşiv olarak tüm tweetlerinizi bilgisayarınıza indirmiş dahi olsanız, Twitter geri yükleme gibi bir seçenek sunmadığı için bir tweetiniz bir defa silinirse bunun geri dönüşü mümkün değil.

Kaynakça: http://www.candanblog.com/toplu-tweet-silme-son-3200-siniri-yok/

1 Eylül 2014

Ben Kimim?

Merhaba ile başlayan cümleleri hiç sevmediğim halde kullanırım. Yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide dengede dururken aniden dengesini kaybedecek gibi yaşamaya çalışmaktayım. Öğrenciyim, öğretmenim, yazarım, okurum, anlatırım, dinlerim, severim. Çok fazla eleştirir, eleştirdikçe eleştirdiklerimi yaparım. Hayat felsefem "Derler ki bazı hayatlar zaman için bağlıdır birbirine,çağlar içinde yankı bulan eski bir çağrı ile zincirlidir ötekine"

İletişim için buraya adres ve telefon numarası yazmak gerekirken, hiç profosyonel olmayan;

hayalmeyal.buschra@gmail.com

https://twitter.com/bsrabayram

http://ask.fm/bsrabayramm

Google + Büşra Bayram

adreslerden bana ulaşabilirsiniz. İstediğinizi sorup,öğrenebilirsiniz.