ıvır zıvır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ıvır zıvır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mart 2015

Görücü Usulü Sorunsalı


Gün geldi, bu konu hakkında da yazmayı kendime bir borç bildim. Haydi gelin, görücü usülü nasıl olurmuş öğrenelim.

En başta söylemek istiyorum ki; bu yazıyı yazabilme adına bir sürü görücü usülüne katılmak durumunda kaldım. Aslında her biri ciddi görüşmelerdi fakat en sonunda olayı o kadar "ti" ye aldım ki, "Ben bunu yazarım anne" dedim. Annem ağzımı burnumu kıracaktı o an. Bunu yazmak, çok yanlıştı ona göre çünkü.

Kaç kez, kaç kişiyle görüştürüldüğümü bilmiyorum. Çünkü genellikle böyle şeyleri asla umursamadım. Ben evlenme taraftarı değildim asla. Hatta "İşte şu x kişisi seni çok beğeniyormuş ya" cümlesi duyduğumda yüzüm kıpkırmızı olur, elim ayağım titrer, ortamı terk eder, önce kendimden soğur, sonra o kişiyle asla aynı ortama girmezdim. Kafamda var olan biri varmışta, başka biri beni beğendiğinde bile O'nu aldatıyormuş hissine kapılırdım.

Sonra olayın hayırlı olan taraflarından bahsetmeye başladı çevremdeki teyzeler. İşte nikahta keramet vardır, bir kez görüşsen bir şey olmaz, bir çay içersiniz, on dakika konuş, görüşsen ne olur ki sanki zaten günde bilmem kaç kişiyle muhattap oluyorsun gibi cümleler duymaya başladım. Evet oluyordum fakat kimse bana "alıcı gözle" bakmıyordu. Evet, görücü usulünün belki de en sinir bozucu olan tarafı "alıcı gözle bakmak" olmalı. Sonuçta karşındaki insanla bir ömür yaşamayı düşünüyorsun. Tamam öyle düşünüyorsun fakat neden ağzına burnuna dik dik bakıyorsun. Hatta çorabının rengine bile. Bir kuzenim sırf beyaz çorap giydiği için kabul etmediği bir adamı anlatmıştı. O zamanlar "Yahu çorabını nerden gördün cafede" dedim. Bacak bacak üstüne atmış, o sırada görünmüş. "Hadi ordan" dedikten hemen sonra ikinci görüşmemde çorap rengine baktığımı farkettim.

Görücü usulü denen olayda, herşeye dikkat ediyorsunuz. Saç tarayış tarzından, ellerini nereye koyduğuna kadar. Komşu teyzenin beni türlü katekullerle getirdiği görüşmeyi hatırlıyorum da.. Ben ne güzel yicez, içcez modundayken, x mekanın kapısında takım elbiseli bir adamla karşılaştık. Adamın elini ayağını nereye koyacağını şaşırmasından anladım ki, ben değişik bir olayın içindeyim. Hani dedim ya, her şeye dikkat edersin diye, ben adamın cep telefonundaki çiziklere dikkat ettim. Görücü usulünde ailenizi geri püskürtebilmek için türlü bahaneleriniz oluyor. İşte bu çocuğun boyu kısa, bu şişman, bu çirkin, bu çok yakışıklı, bu çok kendini beğenmiş, bu çok ezik gibi şeyler. Hatta hiç birisi olmazsa "kanım ısınmadı buna ya" diyorsunuz. Fakat onu demeyin. Çünkü o zaman ikinci görüşmeye zorlanıyorsunuz ki, o ikinci görüşmeye gitmemek için attığım taklaları ben bilirim. En sonunda "bu kızın evlenmeye niyeti yok ya, Allah müstehakını versin" gibi cümlelere de maruz kalıyorsunuz.

İşte o görüşme sonunda, söyleyecek hiç bir şey bulamadım. Hani olumsuz bir özellik yok. Görücü usulünde en önemli şeyler olan din, iş, ev, araba gibi kriterlerin üzerinde bir insansa; bunu geri püskürtmek çok daha zor oluyor. Dedim ya, telefonun çizikleri dikkatimi çekti diye. "Bu adam galiba sinir hastası, sinirlendikçe telefonunu sağa sola fırlatıyor, kenarlarında çizikler oluşmuş, ben bunla evlenmem yaa" ağlaklığına girdim. Annem yüzüme anlamsızca baktıktan hemen sonra "Yok kızım yookkk, sen evlenemezsin" diye iç çekici bir ses geçirdi. Bir daha da görücü usulü kimseyle görüşme ayarlamadı, ortaklık yapmadı.

Fakat komşu teyzeler, aile büyükleri ve de en önemlisi arkadaşlar durur mu? Durmazlar tabi. "Bak bu çocuk tam senlik" diye başlayan her cümlenin sonunda "Yok arkadaş, ben daha çok kariyer meraklısıyım" cümlesini yapıştırıp, üçüncü üniversitenin yolunu tuttum. Çünkü okumak bir doğru orantının sağa yöndeşiyse, evlenmek de o derece zıttı. Okuyan kadına görücü gelmez çünkü.

Bu yazı görücü usülüne giriş niteliği taşımaktadır. Anlatacak hikayeleri part part, gözlerinizin önüne sereceğim.

Ha bu arada, son olarak; ben evlendim geçenlerde. Eğer merak ediyorsanız ekleyim; görücü usulü ile değil. Son yılların gözde olan internet tanışması ile de değil.

Hadi kendinize iyi davranın. Sağlıcakla kalın.

24 Mart 2015

Ivır Zıvır Part 42


Çok kötü fena grip oldum. Televizyonda grip için kötü şeyler diyorlar. Yok efenim neymiş, domuz gribi olabilirmişiz. Yahu domuz gribi olmasam bile, gördüğüm haberler sayesinde olacağım tutuyor. Ateş, halsizlik, baş ağrısı falan hepsi var bende. Ama en fenası halsizlik. Doktora gittim. 5 gün yat dedi. Söylemesi kolay tabi. İşimiz gücümüz yok ya bizim. Hayır işimiz gücümüz olmasa bile yatmayı sevmeyen bir yapım var. Hasta olunca yatan, kendini bırakan insanlara da acayip kılım. Bugün ikinci günüm olmasına rağmen, kalkıp pasta börek yaptım. Dün a kişisi ziyaretime geldi. "Hastaya benzemiyorsun, hasta dediğin yatar" falan dedi. Yatıp uzanmadıkça da kimseye hastalığını kabul ettiremiyorsun, bunu anladım.

İlaç kullanımım dolayısıyla baş dönmesi ve bazen bir şeyleri karıştırma gibi yan etkilerine maruz kalıyorum. Bir de uyuma hali söz konusu ki, muhteşem uykulardan bahsediyorum. Deliksiz ve ruyasız, uzunca uykular. Muhteşem dinlendiriyor insanı. Kafam da boş olsaydı, işte o zaman bu hastalık bana bedava yurt dışı tatiline eş değer olurdu. Fakat gel gör ki kafamın içinde kurtlar kuzular birbirlerini yiyip bitiriyor. Mutsuzum..

Ne kadar çok bilirsen o kadar mutsuz olursun dedi çok sevdiğim bir hocam geçen gün. Oturduk bir sınıfa, sandalyelerimizi çektik, muhabbet eder gibi ders işledik. Hani Amerikan filmlerinde grup terapisi olur ya, öyle bir şeydi. Hatta bir ara hoca, ayağa kalkmamı ve o şekilde kendimi ifade etmemi falan söyledi. Sonra da fazla okumamamı tembihledi. Eve gelir gelmez idefix'teki wishlist imi güncelledim bense. 115 liraya yükseldi istediğim kitaplar listesi. Almak içinse yaptığım fotoğraf işinden gelecek olan parayı bekliyorum. Normal insanlar o paralarla elbiseler alırken ben neden kitap alıyorum ve kitap alırken ağlamaklı oluyorum bilmiyorum. Ama sevinçten ölebiliyorum o an.

Mutluluğu kaybetmemize neden olan bu kitaplarmış. Çünkü bilgi virüs gibiymiş. Bu virüse ne kadar maruz kalırsak, o kadar zehirlenirmişiz. "Bilgi virüsü" diyor hocam buna. Bu da mutluluğa engel teşkil ediyor. Düşünsenize bir, adamın teki var. Çikolatanın tadını kesinlikle bilmiyor. Anlattığınızda da yalnızca dinler. Fakat siz çikolata yiyen ve onu delice seven bir insansınız. Hatta öyle ki,arada krize falan giriyorsunuz. Bilgi de bu çikolata gibi. Olmadığında da olduğunda da size mutsuzluk veriyor. Oluşu size kilo, şişmanlık, basen ve selülit gibi zararlara yol açıp mutsuzluğu vad ediyor. Yeseniz de mutlu oluyorsunuz, yemeseniz de. Bir kez tadmışsınız onu, vazgeçemiyorsunuz da. İşte kitap okuma ve bilgi açlığı da böyle bir şey.

Küçükken, "İnek değilim ben yea" diye ağlardım. Şimdilerde inekliğin bilincine varıp, bununla gurur duymaya başladım. Çünkü aptal ve bilgisiz insanlar gördükçe aptal hareketlerde bulunan insanlara dayanamadığımı anladım. Daha çok kitaplara yöneldim böylece. Hayır, asosyal olmadım kesinlikle. Aksine, insanlarla dalga geçebilme ve eğlenme adına daha sosyal oldum. Sanırım benim de kitaptan kaçış noktam insanlar ve aptal hareketleri.

Haricinde, hala ilgisizlikten nefret ediyorum. Kesinlikle bunu borderline olmama bağlayabilirsiniz. Fakat yapabileceğim bir şey yok bu konuda. İlgi olmayınca ben ben olmuyorum resmen içime başka bir şey kaçıyor. İşin ilginç kısmına gelecek olursak, ilgi olunca da ben başkası oluyorum. Bazen içimde 4 ayrı Büşra varmış gibi hissediyorum. Benliklerim birbiriyle çelişkili fakat bir o kadar da tutarlı gibi. Gereğinde gereğini yapan, birbirlerini aşağılamayan ya da alt etmek istemeyen 4 ilginç karaktermiş gibi. Yok efenim şizofreni değil bu. Hepsinin ismi farklı, statüleri farklı değil. Sadece aynı kişinin farklı taraflarından bakış açıları gibi bir şey. Ah nasıl anlatsam bilemedim ki. Sanırım anlatamıcam ben. En iyisi susayım. Evet susadım.

11 Mart 2015

Ivır Zıvır Part 41


Çok değerli okuyucu, şimdi sen bu yazıyı okurken 41 kere maşallah de. Çünkü gördüğüm kadarıyla takipçi sayım hızla artmış. Son zamanlarda buraları boşlamış olmama rağmen. Bu da demek oluyor ki, bir teşekkürü borç bilmeliyim sizlere. 1799 kez teşekkürler. Google Plus'taki 2890 kişiye de öyle. Bu artış arttıkça ben yazmaya devam ederim.

Bu günlerde yazamama sebeplerimi sıralayım dilerseniz. Çok fazla iş aldım başıma. Bir sürü projemin yanı sıra, bir kaç iş daha aldım. Projeleri yetiştiremiyorum, kafam bir türlü boş olmadığından. Boş olmama sebebime gelecek olursak evlilik arefesinde bulunmam. Efenim ben geçenlerde nişanlanmıştım, hakkında yazı yazmadım. Nişan tepsimi, yüzüklerimizin bulunduğu parmakları çekip koymadım ya buralara, inanamadınız sizler tabi.

Nedir o arkadaş? Hani kınamayım, başıma gelmeden ölmem diyordum fakat olmadı çok şükür. Elimizin fotoğrafının çekilmesine izin bile vermedik, o derece öğhk geldi. Allah'a şükür ben ne kadar sosyal medya meraklısıysam A kişisi o kadar sosyal medyadan uzak duran bir insan. Bu yüzdendir ki, "Onu paylaşma, bunu gönderme, şunu yayınlama" gibi laflar etmiyorum. Geçenlerde yediğimiz bir yemeğin sunumunu beğendiğimde çekmek istediğimde ağzımı burnumu kıracaktı, o ayrı. Neymiş efenim, milletin canı çekermiş,olan varmış olmayan varmış. Müslüman insan yapmazmış böyle şeyler. Hayır onu paylaşma acısı öyle bir içime oturdu ki.. Anladım o yüzüğünü parmağına geçirir geçirmez kapak fotoğrafı yapan insanın psikolojisini. Henüz o kadar ilerletmedim durumu. Umarım ilerletmekte nasip olmaz.

Sosyal medyayı etkin kullanamama sebeplerimden bir tanesi ise, almış olduğum fotoğraf işi. Sanırım en sevdiğim iş bu diyorum her seferinde. İşte bi iç çekim yapılıyor. Photoshop'unu falan yapıyorum. Sonra miss gibi iş. Bir günde çekim, üç günde shop işlemi derken miss gibi iş çıkıyor bana. Aslında bunu ciddi şirket işine dökebilirim. Arayın, gelip makinelerinizi, eşyalarınız ve web sitesinde yayınlamak istediğiniz neyiniz varsa hepsini çekip dönelim. Memnuniyet baş tacımız olsun. Dur bu fikir burada dursun. Çünkü muhtemelen yarın sabah uyandığımda hatırlamıyor olacağım..

Sizlerde de var mı bu aptallaşma bilmem ama ben her şeyi unutur oldum. Az önce tanıştığım insanın ismini unutmaktan tutun da, eski zamanlarda aynı sınıfta bulunduğum insanlara kadar her şeyi unutur oldum. Umursadığım bir kaç şey haricinde her şeyi unutuyorum. Bu umursamazlıktan geliyor biliyorum fakat yine de ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Umursarsam beynimi boş yere gereksiz bilgiler ile dolduracakmışım gibi geliyor. Barthes, Propp, Aristotales, Karl Marx, Deleuze, Freud gibi adamlar ve düşünceleri varken, hiç bir şey bilmeyen, cahil takımı, yeni yetme kültürsüz insanları ve aptal aşk sorunlarını dinlemek bana gereksiz geliyor. Bence size de öyle gelmeli.!

Bugün kitap okuma önerisi: George Orwell - 1984
Film izleme önerisi: Thurman Show

Bu ikisini okuyup izleyin de , nasıl bir hayatta deney faresi gibi yaşamak zorunda olduğumuz bilincine varın. Aslında burası hiç ıvır zıvır değil!

22 Şubat 2015

Ivır Zıvır Part 40

Geçenlerde Nestle Coffe Mate Bol köpüklü ürünü elime ulaştı deneyip hakkındaki fikirleri yazmam için. Yanına da bir poşet nescafe koymuşlar. İkisini de arkasında yazılan ölçü niteliğinde denedim.Gerçekten berbat bir tadı vardı. İçtikten sonra midem de rahatsızlandı. Raporumda aynen bunları dile getirdim. Henüz piyasaya sürülmemiş olan ürünün üreticilerine bir mesajınız var mı sorusuna; ürünü kesinlikle piyasaya sürmemeleri gerektiğini, yeterince geliştiremediklerini, eskisi ile aynı olduğunu ekledim. Doğrucu Davut olmak her zaman iyidir aslında. Fakat bir daha bana ürün göndereceklerini sanmıyorum. Ürün göndersinler diye de sevmediğim, beğenmediğim ürünü yüceltemem, kimse kusura bakmasın.

Bu haftaki projelerimi düşündükçe başıma ağrılar giriyor. Hayır, kesinlikle gözüme bir şey kaçmadı. Bu gördükleriniz baş ağrısı göz yaşları.

Kara kış çekip gitse de denize girsek. Çünkü ben denizin üzerinde uyumayı çok özledim. İnsanın uyku düşkünü olması böyle bir şey olsa gerek.

Siz bu yazıyı okurken, yazıyı uzayan tırnaklarımla yazamadığımı fark ettim. Gidip kesmem gerek. Ben klavyede yazı yazarken bile rahatsız oluyorken, insanlar onca uzun tırnağıyla nasıl yemek yapabiliyorlar hayret ediyorum. Hayret etmenin yanı sıra iğreniyorum da. İğrendiğimi dile getirdiğimde "ben taharet almıyorum yea" yanıtını almıştım. Daha da iğrenmiştim. Sonuçta pislikler de çeşit çeşit.

Görünür pisliklerin yanı sıra, görünmeyen pislikler de mevcut. Kadına şiddete karşı olduğumuz şu günlerde öyle bir kadın duydum ki, kadın halimle ağzını burnunu kırasım geldi. Aslında az bile. Bilmiyorum. Türlü şeyler geçirdim aklımdan. İzlediğim korku filmleri sağ olsun. Bir kadın düşünün. Evlenmiş. Mutlu ki, bir de çocukla taçlandırmış mevzuyu. Sonra eski sevgilisine dönme kararı almış. Fakat bunu asla kocasına söylememiş. Gizlice buluşmuş, görüşmüş hep eski sevgilisiyle. Hatta muhtemelen kocasına en çok koyacak olan şeyi yapmış, gece yatağından çıkıp, sevgilisi ile buluşup sabah karşı evine dönmüş de hiç bir şey olmamış gibi devam etmiş. Bu konuda başka da bir şey söylemek istemiyorum. Sadece insanoğlu gerçekten bu kadar iğrenç, bu kadar pis ve bu kadar aşağının aşağısı olabilir mi diye düşünüyorum. Sen annesin sonuçta.

Aldatmanın çeşitleri var mıdır bilmem ama gerçekten azcık şerefi olan insanların aldatmanın yanı sıra karşısındaki insanı insan yerine koyup "Ben artık sana karşı bir şey hissedemiyorum, özür dilerim, buraya kadarmış" tarzında cümleler edebilmesi gerekir. Hayatında biri varken, başka birilerine bakma şerefsizliği hakkında hiç konuşmuyorum bile. İki çocuğu olup, çalıştığı iş yerinden bir adama kaçan komşu kadın kadar itici durumlar bunlar. Ya da evde karısı otururken, sağda solda başka kadınlarla gezen adamlar gibi. Biz nasıl bu hale geldik ey müslüman? Ahiret gününü, hesap gününü hiç mi düşünmezsin?

Son zamanlarda duaların sırlarına aklım ermezken, sonuçlarına nail oluyorum. Allah ile en güzel iletişim şekli dua. İnanılmaz muhteşem yanıt veriyor ve bazen kabullenemesek bile, aslında en iyisini veriyor bize. Zaman geçtikçe anlıyorum. Zamanında büyük tepkiler verdiğim şeylerin aslında benim için ne kadar da hayırlı olduğunu. O yüzden ben Allah'ın vekil sıfatını kullanarak dualarımı ediyorum. Artık aklımın eremediği ve doğru ile yanlışı ayırt edemediğim zamanlarda en güzel vekili tayin ediyorum: Allah. O, benim için en doğrusunu seçiyor.  Deneyin. Çünkü Allah o kadar büyük ki, hepimize yeter. Sadece O yeter.

21 Ocak 2015

Ivır Zıvır Part 37

Bugünler de o kadar kötüyüm ki.. Kötülüğümün sebebini de bilmiyorum. Sanki tüm yakın arkadaşlarım ülkeyi terketmiş gibiyim.. Neden böyleyim ama. Nedenim yok. Çünkü tüm yakın arkadaşlarım hala bu ülkedeler.

Can sıkıntısından ölmek üzereyken, insan ne yazabilir ki? Bu yaz iş bulma konusunda ciddi adımlar atmam gerekiyor sanırım. Sanırım değil, kesinlikle öyle. Hadi bakalım.

Ve elbette yazamıyorum. Hele ki aklımdaki senaryoyu kağıda dökememek beni öldürüyor. Bugün koridorda durup Zeynep'e "Yahu bu filmi çekelim, noooluur, gerçekten muhteşem bir senaryom var" dedim. Arkadaşları yurdu terkettiği için benden kötü durumda olduğundan olacak ki, "olurr" gibi bir şey söyledi. Fakat sırf ben kırılmayayım diye. Çekeceğimizden değil. Çünkü o muhteşem senaryo, elle tutulur bir yerde değil ki, okutup da "Aaa harbi, çekelim bunu" desin kız.

Kafanda milyonlarca şey varken hiç bir şey yapamamak ne kadar kötü bir şeydir bilir misin? Bilmezsin. Ben anlatmazsam asla da bilemeyeceksin. Bence bilmelisin. Çünkü bilmek kadar güzeli yok. Tabi kötüsü de. Çünkü ne kadar çok bilirsen, o kadar çok üzülürsün. Benden bu kadar. İyi çalışmalar.

12 Ocak 2015

Ivır Zıvır Part 36

26 yıldır yaşıyorum ve tanıdığım onca insandan öğrendiğim onca şey varken mutlu olmam imkansız gibi gözüküyor. Bu kadar insanı nasıl tanıyabiliyorsun diye sorduklarında vereceğim cevaplar o kadar fazla ki.. İlkokul,ortaokul,lise, üç üniversite, beş kurs, yurt, dershaneler,meclis, iş hayatı falan derken bir sürü insan.. Ve artık, bu insanı nereden tanıyorum acaba diye düşünüp, Facebook'ta ortak arkadaşlarımıza bakıp karar veriyorum. Az ve de öz dostlukları olan insanlara ise hayranlıkla bakıyorum. O kadar güzeller ki..

Şimdi görüşmediğimiz ama bunu eğer okuyorsa kendisinden bahsettiğimi bilen bir arkadaşım "Çok bilme Büşra, ne kadar çok öğrenirsen o kadar mutsuz olursun" demişti ya hani; işte o zaman bana saçmalıyormuş gibi gelmişti. Fakat şimdi çok haklı olduğunu düşünüyorum. İnsan aptal olduğu sürece mutlu oluyor çünkü. Bilmediği şeyler ne kadar fazlaysa, korkacağı şey de o kadar az oluyor. Kendi içindeki bu ters orantı, kesinlikle mutluluğun formülü..

Eskiden 30 yaşına kadar yaşamam derdim hep. Şimdi bakıyorum da çok az kaldı be. 17 yaşımdayken dünyayı kurtarma planları yapan Büşra, 23 yaşındayken çocuklara adamıştı kendini. Aman Allah'ım ne günlerdi onlar. 2 yıllık bir çalışma prensibim vardı ve yaşadığım en muhteşem anlardan bir tanesiydi. Uyku-sever bir insan olarak yaşadığım en yoğun günlerdi. Mesela 47 saatlik uyumama rekorumu kırmıştım. Arada uyku nöbetleri geliyor, bir kenara çekilip, iç sıkıntısından ağlıyordum fakat yine de uyumuyordum. Sabah 5'te yetim çocuklarla buluşuyor, akşam 11'de eve dönüyordum. Sonra eve gelince fotoğrafları ayıklıyor, düzenliyor ve yine sabah 5'te çıkıyordum. Kesinlikle yorulmuyordum. Çünkü yetim çocukların verdiği enerjiyi, kapitalist sistemin öngördüğü hiç bir para veremezdi. O huzuru da.

İnsanın hayatında gurur duyduğu şeyler olmalı. Yaptığım ve gurur duyduğum iş, kesinlikle o yetim çalışmasıydı. Şimdi ona bir tanesi daha eklendi. Hayatımı hayatına bağladığım insan.

Bugünlerde inanılmaz duygusal, inanılmaz korkulu ve inanılmaz kendimden bi'haberim.

Dün bir araştırma okudum, burada da paylaşayım. Yapılan araştırmaya göre; yalnızlık duygusu insanlar tarafından dışlanma ile olmazmış. İlgisini görmek istediğiniz kişi/kişiler tarafından ilgi duymadığınızda yalnız hissedermişsiniz. Gerisi hikaye çünkü..

Bir de diş konusunda inanılmaz sıkıntı çekiyorum son günlerde. Anneme göre nazar değmiş fakat alakası yok. 6 yaşımdayken düz yolda düşüp çenemi yardığımda çenem bayaa büyük bir zarar görmüştü. Sonra üzerine 12 yaşındayken merdivenlerden yuvarlanıp, o kadar çok yerim varken yine çenemi yardığımda tekrarladı. Bir de üzerine patenle düşünce, kendinden geçiverdi. Şöyle ki, 24 yaşıma gelince yemek yerken ötmeye başladı. Kat-kut sesler çıkarmaya başladı. Doktora gittim. Geceleri dişlerimi sıktığımı, zaten zarar görmüş olan çenemi zorladığımı ve bu yüzden bu seslere maruz kaldığımı söyledi. Yemek yerken ben değil de yanımdakiler çok rahatsız oluyordu. Rahatsız olmalarının sebebi ise, benim acı çektiğime inanıyor olmaları. Canım acımıyor desem de, o kadar sese imkanı yok deyip durdular. Sonra psikolojik bir teste tabii oldum, geceleri dişlerimi sıkma sonucu. O kadar ilginç sorulara maruz kaldım ki.. Derken ağzıma uyurken splint takmamı önerdiler. Geceleri onunla uyumak o kadar zor ki.. 4 ay kadar ona dayandım. Sonra ağırmayan çenem ağırmaya başladı. Yanlış tedavi sonucu, başka bir hastaneye gitme kararı aldım. Bu arada ilk tedavimin yapıldığı hastane "Medipol Diş Hastanesi"ydi.

Neyse efenim. Son günlerde ruyamda hep öldüğümü görüyorum. Bir ruhun gelip benimle sözleşmesinden sonra her üç günde bir böyle ruyalarla yaşıyorum. Korkuyla uyanıp, yaşadığıma şükrediyorum. Tövbe etmem gereken onca şey varken, şimdilerde ölmek istemiyorum.

7 Ocak 2015

Ivır Zıvır Part 34

En sevdiğiniz bölümün bu olduğuna eminim. Çünkü çerez niteliğinde bilgiler veriyorum sizlere. Bakın misal.

Bugün malumunuz kar yağdı İstanbul'a. Öğleden sonra başlayan yağış, kesinlikle okulları tatil ettirecek nitelikte değildi. Eski valimiz olsaydı, kesinlikle izin vermezdi buna. Fakat yeni valimizin çocukları henüz küçük sanırım. Bu yüzden daha kar yağmadan okulları tatil ediyor. Ya da lise öğrencilerinin gelecek seçimlerde oy kullanacağını çok iyi biliyor. Geleceğe yatırım önemli.

Hafif tutmuş karın üzerinde yürüyordum. Kar daha henüz tutmaya başlamıştı ve caddede benden başka kimse yoktu. Tam o sırada yolun ortasına ayak izlerimle bir şeyler çizmek geldi aklıma. Tüm caddede değişik bir tasarım planladım. Ve başladım sağa sola yürümeye kocaman adımlarla. Tam o sırada bir araba geçti tam tasarımın ortasından. Neyse dedim, üzerine bir şeyler daha ekledim. Yaşlıca bir amca uzunca süre beni izlemiş olacak ki "Kızım deli misin?" diye sordu gayet ciddi. Hayır deliyim diyelim. Doktor musun? Sanırsın ki Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde Profosor olmuşta, derdimi çözecek. Sen de benim gibi canı sıkılan bir insansın işte. Sanane yani. Diye iç geçirdikten hemen sonra "yoo" dedim sinirle. Deli misin sorusuna verilecek daha iyi cevaplarım vardı fakat nedense deli olduğuma inanıp bu ilginç soruyu bana yönelten adam için yeterli gelmişti. Tasarımımın içine ede ede yürüyerek uzaklaştı.

Bırakıp eve doğru yola koyuldum. Zaten soğuktan da nefret ederim. Tam Temmuz sıcaklarında ısındım derim, hava tekrardan soğumaya başlar. Üşümeyi amaç edindim sanırım. Bu da benim imtihanım. Hayır üşüdüm deyince de hemen Çapa Tıp Fakültesinden 5. sınıfta ayrılmak zorunda kalmış edasıyla başıma üşüşen teyzeler "Sende kansızlık var galibaağğ" diye ağız yamultuyorlar. O kadar çok "Kansız" hissettim ki kendimi, doktora gidip "Ben kansızım heralde" dedim. Aile hekimimiz hanımefendi gülümsedi. "Kansız "olmak zoruna gidiyor insanın. Test sonucu "Kanın gayet normal, her şey düzgün. Bir daha bunun için gelme" dedi ciddi ciddi. O teyzelere selam olsun madem burdan.

Günüme tersten giriş yapayım bir de. Sabahta okula gittim. Derslerim çakıştığı için bir derse giremiyordum. Dönem başında, vizelerden önce olmak üzere iki kez hocayı bu konuda bilgilendirmiştim. Final için sınav ve ödev vermiş. Ödevi teslim etmeye gittim. "Sizi ilk kez gördüm" dedi. Ama bana öyle bir bakıyor ki, sanırsınız ben uzaydan düşmüşüm fakültenin ortalık yerine "Alla Alla, neye benziyo bu" diyor. "Benim ben, Bihterin" demedim. Ama "Büşra işte hocam, böyle böyle, bu muhabbet üçüncü kez geçiyor aramızda" dedim. "Hee neyse finalde görüşürüz madem" dedi. Ama öyle bir tonlama vardı ki, sanırsınız finalde bana özel bir kağıt hazırlayacak, siyah gotik elbisesi ile, simsiyah makyajının dudak kısmından kanlar akacak. O durumda alırım elime sarımsak, otururum napim.

Sonra A kişisi ile buluştuk. Ama o kadar sıkı giyindik ki, üşümemiz için ciddi çaba harcamamız gerekiyordu. Her zaman gittiğimiz mekana gittik. Öğle namazını kılmak için hemen mekanın yanında bulunan camiiye koştum. Mekandan çıktığımdan önüm açıktı. Camiden çıkınca bir rüzgar vurdu suratıma, bilir misiniz bilmem bir filmde adamları cezalandırmak için parmaklarını buzlu bir bölgeye uzatıp üç saniye içinde kopartıyorlardı. Bir an öyle hissettim kendimi. Hemen mekana koştum. A kişisine "Çok üşüdüm" dedim. Çay içiyordu o sırada. Çayını uzattı. Ben de sevindim "al iç, için ısınsın" falan diyecek diye. "Al tut, ellerin ısınsın, fazla soğutma ama" dedi. Hani şimdi yazarken gülüyorum ama o an ki şok halimi hayal edebiliyorsunuzdur diye umuyorum. Zira camiiden çıkarken ki soğuk şokun iki katı falandı diyebilirim. Aldım bardağı, elimi ısıtıyordum ki "Neyse çayım soğumasın" deyip çekip aldı elimden. Bu konuda başka da bir şey söylemek istemiyorum.

Eve geldim. Yaklaşık 6 saattir aynı tasarımın üzerinde oturuyorum. Yani tasarımı yaptım da üzerine oturdum gibi olmasın bu cümlelerim. Yapmak için oturdum fakat tek çiziğim bile yok olarak algılayın siz bunu. Sanırım uyur da uyanırsam, her şey çok daha güzel olacak. Kendinize iyi bakın madem.

27 Aralık 2014

Ivır Zıvır Part 33


"Moralim bozuk" "Canım sıkkın" gibi cümleleri sarf ettiğimde, "Noolur anlat, ne oldu, hadi ama" diye üzerime geldikten sonra; zorla da olsa ağzımdan laf alan insan "Amaan, salla. Boşver" dediğinde, ağzını burnunu kırmak istiyorum. Çünkü benim için önemli. Çünkü benim canımı sıkmayı başarmış. Çünkü moralimi bozmuş. Çünkü sallayamıyorum. Sen umursamaz tavırla dinledikten hemen sonra "Bunu mu kafana takıyorsun yea" diye de aşağılıyorsun ya derdimi, heh işte, işte o an hayat daha bir cehennem kesiliyor başıma.

Sanatsal bakış açımızı arttırmak adına Akbank Sanat Beyoğlu'ndaydık. Mutluluktan ölebilirdim. Ama ölmedim. Fakat gerçekten çok mutlu oldum. Cafe'sinden tutun da, kütüphanesine kadar her şeyine aşık oldum. Daha önce Joan Miro'nun sergisinden ağlayarak çıktığımı hatırlıyorsunuzdur. Bu kez, tam benlik bir yerdeydim. Hevesimi alamadım. Tekrar gideceğim. Siz de gidin.  "Dijital Sonrası Tarihçeler: 1960'lar ve 1970'lerin Medya Sanatından Kesitler" Serginin ismi. Sanırım Şubat sonuna kadar orada olacaklar. Girişte ve üst katta sergi alanı. Kısa filmleri asla izlemeyeceğim dediğim anda duvara yansıyan videoart'ın içinde buldum bir an kendimi. Oturup çözümleyecek kadar içine hapsetti beni. Aslında film izlemem yasaktı ve gerçekten bana uygun olmayan bir filmdi. Fakat işte gel gör ki, izledim. Muhteşemdi.

Ve bazen insan kendini ciddi anlamda yalnız hissediyor. Bu da ciddi anlamda sinir bozucu olabiliyor. İşte o an ölümü düşünüyor insan. Doğarken yalnız olan insan, ölürken neden yalnız olmayı istemez ki?

16 Aralık 2014

Ivır Zıvır Part 32


Selam! Yine anlatıyorum, sizler dinliyorsunuz. Amaç bu zaten.

Yarın okulda bir kermes varmış. Bunun için daha önce bir kez denemiş olduğum simit - poğaça dan yapacağım. Eğer güzel olursa, paylaşcam bu kez tarifi sizlerle. Bazı arkadaşlar bundan rahatsız olsa da, güzel oluyor ya. Sizler de sebeplenin.

Paralel ve devlet arasında gelip giden muhabbetten sıkıldım. Kim bilir nereye 4. köprü projesi yapılıyor bu sırada.

Perşembe sabahı çok ilginç bir yere kahvaltıya gideceğiz bir kız arkadaşımla. Aslında A kişisi ile gidecektik fakat kendisi şimdilerde o kadar yoğun ki, görüşemiyoruz bir türlü. İnsan özlemeden edemiyor. Neyse, mevzu bu değil. Mekana gidip, fotoğraflar çekip, yine paylaşacağım sizlerle.

Britney Spears'tan Overprotected dinleyin. Güzel parça

Bu saatte uyumak istiyorum aslında.

Metrobüsler hala çok kalabalık.

Hava bahar havası mı kış havası mı bir karar versin lütfen.

Köri ve soya soslu tavuklar birer can'lar.

En kısa zamanda Jadore'ya gidelim lütfen. Geceleri rüyamda görüyorum yediğim cheese cake'i. Bu cümle tamamen Zeynep arkadaşıma göndermedir!

Sıradaki göndermem de her akşam içki masasını grupta paylaşan arkadaşa gelsin. Sokakta buldukları boş şişeleri bir masaya yığıp "İçiozz biz yeaa" diyorlar. Umarım öyledir. Yoksa, zıkkımın integralini içsinler.

10 Aralık 2014

Ivır Zıvır Part 31


Google +'da yine yabancıların paylaştığı bir fotoğrafa Türkçe yorum attım. Kadın nazikçe ve değişik ingilizcesiyle "lütfen ingilizce yorumlar yazın" dedi. Aslında Rus'tu. Bir sonraki yorumumu Osmanlıca yazmaya karar verdim bende. Fakat klavyem müsait değil, şükretsin.

Bugün bir mesajla irkildim. F isimli bir hatun olsun. Adını vermek istemiyorum. Biz ona kısaca Filiz diyelim. Filiz adında kaydolan bir hatun selam yazmış. Kaydettiğime göre tanıyorum dedim fakat kim olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Okuldan olduğunu belirten birkaç harfte yazmışım Allah'tan. "AAa filiz merhaba" dedim. "Beni hatırlamana çok memnun oldum" dedi. Aslında neye benzediği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Bir kermes işinden bahsetti. Çarşamba günü okul içi yardıma ihtiyaçları olduğunu ve görüşmemiz gerektiğini de ekledi. Umarım kızı görünce hatırlarım.

Yarın Sosyal Medya üzerine bir sunum yapacağım. Çalıştığım halde, heyecandan unutacağım yine cümlelerimi. Allah beni yaratırken heyecan tozumu biraz fazla tutmuş anlaşılan.

Bugün trafik inanılmaz fazlaydı. İnanmayacaksınız belki ama metrobüs trafiğinden bahsediyorum. Bildiğiniz durdu metrobüsler. Yolcu indi-bindi olayı yüzünden hemde. Çok kötüydü. Hayır derse geç kalınca da "metrobüste trafik vardı" dediğinizde millet size yalan söylemiş edasıyla bakıyor.

Facebook'ta sevgilisi ile ortak hesabı olmasa, iyi kız aslında.

Türkiye insani yardımda dünya birincisi olmuş. En sonunda iyi bir şey de iyi bir şey olduk. Allah razı olsun.

Kefaret filmini izledim. Üzerine yazmak isterdim fakat neden o kadar yüksek puanlar aldığını bulamadığımdan yazamadım. Yine sevemedim bir kült filmi. Ben benimle ne yapacağım böyle?

30 Kasım 2014

Ivır Zıvır PArt 30


İzledim: Pulp Fiction. Puanım: iyi ki bunca zamandır izlememişim ve keşke izlememeye devam etseymişim. Mia Wallace'ı görünce bir heyecanlandım yalnız. Bizim Mia sahnede dedim. Bir gururlandım. Bir sevindim. Ne bileyim, kafamdaki Mia ile birleştirdim falan. Mia'yı tanımayanlar ne dediğimi anlamayacaktır. Ama eğer o beni okuyorsa, kendisini anlatacaktır burada. Fakat filmi gerçekten beğenmedim. Beğenilecek tek yanı da yoktu zaten.

Kült filmleri izledikten sonra her ağlamaklı olduğumda "ben filmden ne anlarım ki zaten" deyip tüm eleştiri oklarını kendi üzerime alıyorum. Sonra uzunca bir süre film izlemiyorum. Taa ki gereksiz gördüğünüz, izleyince bir şey anlamadığınız fakat bana bir çok şey anlatan filmlerle karşılaşıncaya kadar. Akşamları eli ayağı titreyip "Filmim geldi benim yaa" diyen bir insanım sonuçta.

Bu günlerde kınadığım hatta kınamayı bile akıl erdiremediğim şeylerin içinde buluyorum kendimi. Hiç hoş değil. Hemen silkelenip kendime geleyim.

Bir sürü projenin içinde debelenip dururken mutlu olmayı başaramıyorum. Arkadaşlık sıkıntısı çekmekte tüm sorunu kendimde buluyorum. Kesinlikle kimsede sorun yok. Fakat işi düşünce arayan arkadaşlara hastayım. Onların yeri bir ayrı bende. Canlarım benim.

Bugün bir mekana kızıp Çatalca'ya kahvaltıya gittik. Yaklaşık 1 saat süren yolculuk boyunca uyumadım. Kendi rekorumu kırdım diyebilirim. Gittiğimiz mekan Antikköy adında bir yer. Gitmeyi düşünürseniz önerebilirim. Açık büfe kahvaltısını pek beğenmedik biz ama mekan ilginçti. Ha , bir daha gider miyim? Sanmıyorum.

Çok geç uyuyup çok geç uyanmayı planlıyorum. Beni de böyle kabul etsinler.


25 Kasım 2014

Ivır Zıvır Part 29

Selam! Ben yine anlatıyorum alakasız.


Uyku problemi çekiyorum. Özellikle 3 gün önce yanıma gelen azrail kılıklı öcü yüzünden. Beni gelip alacağını söyledi. Bir tarihte verdi fakat bir türlü anlayamadım tarihi. çünkü ağzında geveledi. Sonra giderken "sözleştik bak, unutma, geleceğim" dedi. Rüyaydı evet, fakat nedense insan geleceğine inanmadan yaşamak istiyor. Evet öleceğiz ama, ne bileyim ya. Daha gençtik, güzeldik ama.

Blog tutma amacı bazı insanların içini dökmek iken, bazılarının ortam yapmak. Sosyal medya da çok farklı olup, normal hayatta asosyal olanlardan bahsediyorum. Arkadaşları ve ortamları olmadığından sosyal medya insanlarını çokça abartıp, çokça bağlanabiliyorlar. Hatta online hayatları normal hayatlarının önüne geçiyor. Tüm dostluklarını net üzerinden kuruyorlar. Net üzerinden tanıştıkları insanlarla bile yüzyüze gelince konuşamıyorlar. İşte ben onlardan değilim. Her seferinde söylüyorum,yine söyleyeceğim ben yüzyüze iletişimi seviyorum. Burada ben yazarım, siz okursunuz, kural bu.

Blogumu kendi ismimle yazıyorum, blogumdan etrafımda bulunan herkesin haberi var. Bir çoğu takip ettiğini söylüyor ama üç gün sonra o kişi hakkında burada saydırıyorum; hiç bir tepki görmüyorum. Demek ki takipte etmiyorlar, ediyormuş gibi yapıyorlar. Bu yüzden korkmadan yazabiliyorum sanırım. Bazen "a kişisi yanlış anlar mı acaba "diye düşünüyorum tabi. Ama olacak o kadar. Çünkü O yanlış anlamasın.

Eskiden fotoğraf makineleri ve lenslerine bakardım delice. Sonra teknosa ya gider, teknolojik ilerlemelere bakardım. Şimdilerde yeni moda tabak setlerine falan bakar oldum. İnsanlar değişiyor demek ki. Değişelim.

Bugün Zeynep'le bir çılgınlık yapalım dedik. Yapabileceğim en büyük çılgınlığı yaptım. iki menü yedim. 1 sularında olmasına rağmen hala acıkmadım. Sabah kahvaltı yapmasam da olur. Midem de bozuldu zaten. Ciddi çılgınlıktı, kesinlikle evde-okulda ve türevlerinde denemeyiniz.

Ntv'de mc-Bay diye iki takımın maçını izliyorum bir yandan. Takımların isimlerini bile bilmiyorum ama Bay 2-1 önde Mc'ye karşı. Allah arttırsın.

18 Kasım 2014

Ivır Zıvır Part 28

Ivır zıvırlarıma hoşgeldiniz. Genelde yazacak bir şey bulamadığımda buraya kaçıyorum. Ama siz zaten bunu biliyorsunuz.

Otobüsler ve metrobüsler neden bu kadar kalabalıklar? Geçenlerde Joan Miro sergisine gittik bir arkadaşla. Dünyanın öbür ucundaymış kendisi. Ya da biz dünyanın öbür ucundaydık. Allah'ın Cevizlibağ'ından kalkıp Sabancı Müzesine gittik Arnavutköy'de. Olabildiğince uzak bir yoldu bizim için. Boş bir otobüste yerimizi edindik ve bir saatlik yolumuza merhaba dedik. Türk milletim o kadar misafirperver ki; Arnavutköy'de ikamet eden 75 yaşındaki teyze ile muhabbete daldık. Sonra bizim muhabbetimize kalabalığa istinaden bir kaç kişi daha katıldı. Elit kesimin elit insanları olduklarından, pek bir ortak noktamız çıkmadı, ama olsundu. Güzeldi.

Joan Miro demişken, bir çok tasarımcının kendisinden esinlendiği söyleniyor fakat bana sorarsanız o resimlerden yalnızca anaokulu çocukları esinlenir. İlkokul 2'yi geçmez o resimler, geçerlerse döverim hepinizi. Yalnızca 2 tabloyu alıp evime götürürdüm koskoca sergide. Ağlanacak bir durumdaydım resmen. Ayrıca ışıklandırmasını da sevmedim serginin. İçimi o kadar kararttı ki, bir ara ortalık yere oturup ağlayasım geldi. Oturup ağlasaydım tüm karamsarlık gidecekti belki de.

Sergi Çarşamba günleri ücretsiz. Sergi alanına gitmeden önce geçeceğiniz koru ve o muhteşem manzarası için o yol çekilir. Fakat kesinlikle Joan Miro için değil. Gitmişken girip bir bakının ama fazla da takılmayın. Ciddi manada zaman kaybı.

Zaman kaybı olarak gördüğüm başka yerler ise, otobüs beklenen o zamanlar..

Bir de bir dersim var, tam bir zaman kaybı. Bana bir şey katmadığı gibi, tüm iç huzurumu da çekip alıyor damarlarımdan. Allah affetsin.

11 Kasım 2014

Ivır Zıvır Part 27


Bunca işim varken gelip post giriyorsam, vay bana vaylar bana. Yarın 5 tane sınavım var, fakat ben hiç birine çalışamıyorum. Nedenini de bilmiyorum. Sanırım ateşim de çıktı. Hasta olup yataklara düşcem az kaldı.

Bu haftayı atlatırsam, çok iyi olacak benim için.

Bu günlerde başıma çok ilginç şeyler geliyor. Geçen gün yaşamadığım kadar büyük bir kaza yaşadım. Allah daha büyüklerini yaşatmasın ama gerçekten korktum. Trafik kazasıydı. Araçlar hasar gördü fakat elim ayağım boşaldı resmen. Az daha çok yüksekçe bir yerden uçuyorduk arabayla. Allah korudu.

Bu sabahta kaynar suyu üzerime döktüm. Kesim yaparken bacağımı kestim Öyle bir kestim ki anlamadan, kotum bile parçalandı. Neyse, tarz oldum. Türbanlı kıza bak, pantolonuna bak dediler muhtemelen. Siz benim ne yaşadığımı biliyor musunuz? Yo dostum yo.

İzlemek istediğim filmler de var aslında ama izleyemiyorum. Hemen söylüyorum: Gizli Pencere, Kimlik ve Chef. Hepsini merak ediyorum.

Bugün yaptığım tasarımlar beğenildi. Mutlu olmadım. Düzeltmem gereken yerler yüzünden tekrar uğraşmam gerek. Bir kez de "heh olmuş bu" densin. Ama nerdee?

Yemeden içmeden kesilip Kpss ye hazırlanmalıyım sanırım. Devlet işi tam benlik. Ya da oturup kitap yazmalıyım. Yazdığım kitapları okuduğunuzda para kazanmalıyım. Fikirlerimi satarsam özgür olur muyum ki?

Önceki yazılarımı okuyupta yorum yapmayanlara selam olsun.

Beni bugün gizli bir numara aradı. Yılların telefon kullanıcısıyım. Böyle bir şeyle karşılaşmamıştım. Yazılmaya değer bence. Çünkü sesimi dinledi ve uzunca bir süre kapamadı. Sen neden kapamadın diyorsunuz şimdi. Çünkü telefonum dondu.

Şu teknoloji benden çektiği kadar kimseden çekmemiştir, işte buna eminim.

4 Kasım 2014

Ivır Zıvır Part 26

Günün şarkısı asla paylaşmayı sevmediğim fakat dinlemekten inanılmaz haz aldığım Cry me a river. Dinleyin;


Arkadaşımı sevgilisi aldatmış. Arkadaşım da sevgilisini terk etmiş. Fakat hala Facebook ve bilumum yerlerden silmemiş. Hiç düşünmeden silmesini söyledim. Ama merak edeceğim sonra diye cevap verdi." Merakını hak etmeyecek bir şerefsizmiş o " dedim.  Durdu, düşündü "Şerefsiz kelimesi ona çok yakıştı" dedi. "Bir lazın en büyük küfürüdür bu" dedim. Bundan ötesini bilmeyiz biz çünkü. 

Ben küçükken ailemden başka kimseyi sevemem sanıyordum. Kardeşime hamile kaldığında annem 5 ay boyunca yeni doğacak çocuğu nasıl seveceğimi düşündüm. Çünkü bana kalırsa sevmek hep meşakkatli bir işti. Bu yüzden hiç kimseyi sevmeyi denemedim. Taa ki sevmeyi öğreninceye dek.

25 yaşıma geldiğimde yalnızlık iksirini içeceğimi ve bunun tadını aldığımda vazgeçmemin çok zor olacağını söylemişlerdi. Tek başıma film izlemeye, bir yerde oturup kahve içmeye, sokağa çıkıp fotoğraf çekmeye başladım sonra. Fakat o da bir yere kadar. Taa ki ..

Ben özelimi anlatmadıkça özelim özellikten çıkıyor. Bu gün ambalaj tasarımımı bitirdim. Canıma değsin, güzel oldu. Ben sevdim.

Fakat hala fotoğraf çekemedim. Yooo çektim aslında geçen gün. Yaklaşık 38 taneydi. Sevdiğim 3 fotoğraf çıktı içinden. Sonra hepsini sildim. Çok sevemedim demek ki.

Hayatta çeşitli zorluklar var. Ve bunlardan bir tanesi, izlediğiniz reklam filmine sürerliliği olan afişler tasarlamak. Şöyle ki, bir tanesini Mecidiyeköy'e asacağız, diğerini Taksim'e. İkisi de reklam filmine gönderme yapıp, ürünü öne çıkaracak ve aynı zamanda birbirinin devamı olacak. İşin en kötü yerini söyleyim: Cuma 8.30'a kadar vaktim var. Aslında 9. Ama 8.30'da orada olup, sunumumu hazırlamam lazım. Hayır, hayır ağlamıyorum.

Hayattaki çeşitli zorluklardan bir tanesi ise, salonda Tv karşısında uyuyakalan abimi kaldırıp yatağına yatmaya ikna etmek. 185'li boylarda olan abime geçen gün kilosunu sordum. 105 dedi.Hani kucaklayım desem, imkansız yani. Kolunu bile kaldıramayacağıma göre, nedir bendeki bu yerine yatırma aşkı? Kapatayım ışıkları, yorganı örteyim üstüne, orada beli itile tutula uyusun ama di mi? Heh işte, o da öyle olmuyor.

3 Kasım 2014

Ivır Zıvır Part 25


Geçen gün izlediğim korku filmini hala yazmadım. Yazmaya değer bulmadım belki de. Filmin ismi Anabella. Ben chucky gibi bir film beklerken, dramatik bir şey çıktı karşıma. Aptal sarışın kadın kocasının şehir dışına çıkmasını fırsat bilerek hemen bodruma eşya taşımaya çalışınca anladım ki ben boşuna oturuyorum o sinema salonunda. Hele ki yanımda A kişisi durmadan üfleyip, püfleyince daha bir ilginç oldu. Bir de inadıma gülmeleri yok mu? Hayır korku filmiyse korkacaksın değil mi? Neden o kahkahalar ha neden? Tamam haklıydı belki. Tamam ama yine de ne bileyim ya. Filmi hatırladım sinirlendim yine. Neyse, gitmeyin o filme. İzlemeyin de. Sonunda o bebeği yakmak yerine ellerinde taşıdılar ya kaşıkçı elması gibi. Sanki bozdurup bozdurup harcayacaklar haspalar.

A kişisi dedim de aklıma geldi. Kendisinden bana tembellik bulaştı. Uyumayı seven yapım daha bir sever oldu. Bu da yetmez gibi unutkanlığını da bulaştırdı. Yarın sabah bilgisayarımı unutmamak için postişler astım sağa sola. Postiş denmiyor muydu ona? Neyse işte, sorun  o değil. A kişisi çok tatlı bir insan olur hayatımda. Özledim bak.

Bu günlerim karmaşa ile geçiyor ve ben hiç bir şeyi algılayamıyorum. En iyisi mi yastığa sarılıp uyumak. Uyuyunca geçiyor, inanmıyorsunuz.

Kırk yılda bir oyun oynuyoruz, onu da gidip annesine şikayet ediyor. Alla'm çok tatlı ya. Yerim onun ağzını burnunu. namnamnım.

İstek üzerine bir yazı yazacağım yarın. Kafamı toplamayı bekliyorum.

Hayallerinizle hayatlarınızı kesiştirin. Her şeyiniz gönlünüzce olsun..

Bu hafta sinemaya güzel filmler gelecek diyorlar. Geçen gün filme geldim, sinemadayım cümlesini kurdum ben. Benden güzel şeyler beklemeyin lütfen.

Lütfen susar mıyım? Tabi ki. 

31 Ekim 2014

Ivır Zıvır Part 24


Bazen tasarımın benim işim olmadığını düşünüyorum. Ben yazarım. Yazmalıyım. Yazacağım bir işim olsaydı, en güzeli olacaktı. O zaman mutlu da olacaktım belki.

Malt ne der bilir misiniz? İşte bu linkte şarkısı. Dinleyin, günün şarkısı olsun bu.

Bugünlerde film seçiminde olabildiğince durgunum. Birileri bana bir şeyler önersin, önermeye hiç durmadan devam etsin.

Bugün İbb Beyaz Masa'ya yine bir şikayet dilekçesi verdim. Bu kez hepimizi ilgilendiren bir olaydı. Metrobüslerde deli gibi çalışan kaloriferler. Zaten sokağa uygun çıkıyoruz, dışarda donuyoruz, kalabalık metrobüslerde nefes almak bile zorken bir de kalorifer sıcağıyla boğuşuyoruz. İnsan gibi yaşamıyoruz toprağını sevdiğim İstanbul'umun kalabalığında. Gerçekten bunalıyorum her şeyden. Tabi böyle yazmadım ama buna yakındı yazdıklarım. Lütfen metrobüslere bindiğinizde havalandırmaların açılması gerektiğini söyleyin. Gerçekten yanıyoruz. Sonra dışarda donuyoruz. Sonra da hasta oluyoruz.

Bugün Şenel'e sürpriz doğum günü partisi yaptık. İnanılmazdı.

Bugün Öznur'la uzun zamandır edemediğim havadan sudan muhabbetimizi yaptık. Güzeldi.

Bugün yine delice oyun oynayıp, tüm yapmadığım işleri erteleyeceğim.

Bugün markete gidip peynir reyonunda yaklaşık 10 dakika zaman öldürdüm. Muhteşemdi. Çünkü peynirlerin çeşitlerini çok seviyorum. İzlemek bile mutlu ediyor.

Sonra bugün sırf ucuz diye 6 tane yufka alıp, eve gelip sigara böreği sardım. Bol peynirli ve bol maydanozlu. Siz siz olun, evinizin civarında yufkacı varsa yufkanızı marketten almayın. Ev halkı tarafından inanılmaz tepki topluyorsunuz. Kendimden biliyorum.

Beni tanıyan herkes kafamı dağıtmak için yemek yapmayı çok sevdiğimi bilir. Aslında mutluyken de yapmayı çok seviyorum. Aslında ben tüm işi gücü bırakıp, bir mekan açıp işletmeliyim. Boğaziçi mezunu çocuk Boğaz'da işletme sahibiyse, ben de yapabilirim bence.

Neyse, sonuç olarak bir ıvır zıvırın daha sonuna geldik. Ve ben uzun zamandır fotoğraf çekmedim. Hayır, ağlamıyorum. Gözüme bir şey kaçtı.

1 Ekim 2014

Ivır Zıvır Part 23

Bazen bazı insanlar sinir bozmaktan başka bir işe yaramıyor. Hele ki ay'ın konumu yengecin üzerindeyken. Efenim çok sinirliyim ve tüm sinirimi ayın durumuna bağlıyorum. Dokunsanız parçalıcam. Dokunsanız sinirden ağlıcam. Bunlar hep ay'dan. Ölsem de bitse.

İzlemem gereken filmlerin listesini yaptım. 2'dir izleyip yazmıyorum. Aşkolsun bana.

İzlediğim filmlerin de kritiklerini yazıcam bir ara, belki yarın yazarım. Kesinlikle yazarım. İşim bu. Sanırım "yazmak" fiili erkek olsaydı, hiç düşünmeden evlenirdim onunla. Sonra beraber sabahtan akşama kadar yazardık. 

Bir de peyniri çok seviyorum. Her türünü. Ne olsa yerim.

Bir de çikolatadan nefret ediyorum. Eski günlerimde aşıkken, şimdilerde nefret ediyor olmam benim aslında ne kadar da dengesiz olduğumun göstergesi. Düşünsene, krizlere girip çikolata yiyen insan, şimdilerde çikolata yedikten yarım saat sonra onu kusuyor. O derece nefret ediyor. Tadı da bir garip geliyor hani. Demek ki neymiş? Neyse ney.

Her 3 arkadaşımdan 2'si işsiz. İşsizlik başa bela. Depresyonları da öyle. Depresif insanları sevmeme sebebim ise, depresyonun bünyeme edindiği yer. Yani aynı kutuplar birbirini itiyor dostum. Yapacak bir şey yok. Mutlu insanlar görmek istiyorum etrafımda. Mutlu olur musunuz hemen? Yoksa ben sizi mutlu etmek için elimden geleni yapmaya çalışıp kendimi heder edicem.

Duman-Aman Aman şarkısı ile Yürek şarkısı bende kıyasıya rekabette. İkisini de çok seviyorum fakat hangisi daha çok bilemiyorum. Bu ikisini kendi içimde yarıştırma sebebimin mallığını düşünmekte size kalsın. (Burada yazar kesinlikle kendisine hakaret ediyor)

Erkekler kadınlara ilgi göstermiyor, ondan sonra terkedilince "kadın beni terketti" diye depresyonlara giriyor. Bir arkadaşım aradı az önce, erkek arkadaşını terkedeceğini söyledi. Akıl almak için aramış. Ne kadar doğru bir adres değil mi? "Bu konuda verecek aklım yok ama sen içinden geleni yap" dedim. Çünkü ilgisizlikten bunalmış ve ağlak bir kadın vardı karşımda. Ağlayan kadın da olsa, erkekte olsa hoşuma gitmiyor. Ağlatmayın birbirinizi.

Bugün Muhittin adında bir çizgi karakter yaptım. Sizleri de tanıştırayım. Kendisi üç boyutlu bir animasyon olacak. Yerim onu ben.

Hayat bize güzel di değil mi? Artık değil!

26 Eylül 2014

Ivır Zıvır Part 22


Son günlerde çok ilginç şeyler olmakta. Hayat zaten çok ilginç değil mi?

Evli olan bir arkadaşım "Tasarımcıyım diyorsun ama evimi gelip bir tasarlamadın" diye sitem etti. İki dakika kadar düşündükten hemen sonra "Renkli koltuklar ve renkli el izlerinin bulunduğu bir duvar düşünüyorum salonuna" dedim. Aslında bu kendi salonum için hayalimdi. Tepkisini merak ettim. "Olmaz öyle şey, iyyy boşver, istemem" dedi. Böylelikle evime gelecek olan misafirlerin tepkisini de öğrenmiş oldum. Açıkçası umrumda da değil hani. Krem rengü duvarlardan, kahverengi vitrinlerden, 12 kişilik koskoca masalardan falan gına geldi. Tasarım diyorsanız eğer durum böyle. Hiç kimsede olmayan, özel şeyler olmalı. Normal dışı, ya da çok normal. En azından bizim için.

Bugün vapurda birisi şemsiyesini unuttu. Peşinden koştum fakat yakalayamadım. Şemsiyeyi de yerinden almadım neyse ki. Artık vapur sahiplerine kaldı. Ama yine de elimden geleni yaptım.

Yine elimden tüm geleni uyandırmak için de yaptım, o da olmadı. Bu günler bana kara mizah resmen.

Saçak Golden Teras Cafe'den kahvaltı satın aldım. Grupanya ile satın aldığım kahvaltı için rezervasyon yaptırmam gerekiyordu. Aradım, telefonun kullanım dışı olduğu söylendi. Şansa bakın ki bugün Mimar Sinan Cafe'de arkadaşla kahvaltıya gittik. Gitmişken yakın olan Saçak Golden'a da uğrayalım rezervasyonumu yaptırayım dedim. Gittiğimde adam mekanın kötü durumda olduğunu, müşteri çekemediklerini, bu yüzden açık büfe kahvaltı servisinin kaldırıldığını söyledi. Ödemeyi yaptığımı ve paramı nasıl geri alabileceğimi sordum, ya da başka bir çözüm varsa önermelerini söyledim. Yapabilecekleri bir şey olmadığını söylediler. Mevzuyu Grupanya'ya belirttim. Ne olacağını ciddi manada merak ediyorum. Dedim ya, bugün bana karamizah.

Kahvaltı severliğim hep kafama iş açıyor zaten. Yine geçenlerde Taşlıhan Restaurant'a rezervasyon yaptırdım. Sonra öğrendim ki, mekan dünyanın öbür ucu. Dünyanın olmasa bile İstanbul'un öbür ucu. Anadolu Kavağı diye geçiyor fakat Karadeniz'e kıyısı olan bir yer. Oraya da nasıl gideceğimi hiç bilmiyorum. Dedim ya, bu günler böyle ilginç.

Neyse efenim, bugün gezmelere doyamadık okuldan bir arkadaşla. Hatta ismini de yazayım da meşhur olsun: Vildan. Bayaa çılgınca şeyler yaptık. Mimar Sinan Cafe'de kahvaltı, Beyazıt-Sahaflar çarşısında kitap alış-verişi, Eminönü'ye kadar tramvay yolundan yürüyüş, Marmaray ile Üsküdar'a geçip kızkulesi karşısında yağmur altında kahve içip,vapurla eve dönüş. Evet evet, bugün gezmelere doyamadık. Uzun zamandır gezmemiştim.

Gezmek dedim de, Vildan'ın kilo takıntısı var. Adım sayar diye bir şey indirmiş telefonuna, ciddi ciddi adımlarımızı sayıyordu. En son baktığımızda 9850'ydi ve henüz günün yarısındaydık. İkimiz de yürümeyi seviyorduk. Fakat bana sorarsanız kilo vermek için yürümeye ihtiyacınız yok. Ekmeği ve şekeri kesin kilolar ciddi ciddi gidiyor. Yok efenim kahvaltıda ekmek yemeden olmaz diyorsanız bir daha düşünün. Çünkü oluyor. Tecrübe ile sabit. 3 gün sonrası alışıyorsunuz. 15 günde 3 kilo veren birini tanıyorum. Deneyin, kaybınız olmaz.

21 Eylül 2014

Ivır Zıvır Part 21

Bugün isimsiz bir telefon aldım. İsimsiz değil aslında, numarası gayette vardı. Neyse efenim, merakla açtım telefonu. Bana "X yere bir baş vuru yapmışsınız ve tüm elemelerden geçerek kazandınız" dedi. Önce dalga geçilen herhangi numaralardan bir tanesi sandım. Sonra "Nereden arıyorsunuz" diye tekrar sordum. Adam yerin ismini söyleyince birden beynimde şimşekler çaktı. Avrupa Birliği Bakanlığına bağlı olduğunu bildiğim bir mevzuydu. Daha önce bir form doldurmuştum ve çok ilginç sorular vardı. Sorulara içimden geçtiği gibi, hatta yer yer espirili şeyler yazdım. Hobilerimden tutun da fobilerime kadar bir çok şey vardı. Beraber kalmak istediğiniz insandan istekleriniz nelerdir diyordu, "Beklentiye girmem, hayal kırıklığına uğramamak adına" dedim. Bu tip cevaplardan hoşlanmış olacaklar ki 15 günde 12 ülke gezebileceğim müjdesini verdiler. 2 gün düşünme müddeti istedim. Düşünecek bir şey yok oysa ki. Tabi ki gitmeyeceğim ama yazılarım beğenilince seviniyorum be gülüm.

Her şeyini kaybeden insanlar daha mutlu oluyorlar. Çünkü kaybedecek bir şeyleri kalmıyor, korkacak bir şeyleri de. İnsanın kaybedecek şeyi çoğaldıkça mutsuz oluyor. Mutsuzlukta fena bir şey. Ha bir de çok düşününce. Mutsuz olmamak adına bunlardan uzak durun.

Bir de bazen öyle şeyler olup, kafanızı karıştırıyor ki; neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. O halde: