düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2017

Öylesine veya Böylesine Bir Yazıdır Bu.


Blog yazmak, blog yazarlığı ünvanına sahip olmak demektir. yazarlık dediğiniz iş ise, bir kaç kitap yazmakla olabilecek bir durum değildir. yazmadan edemeyen insan yazardır. akademik makaleler yazmak zorunda olduğu için yazan insan, bu makaleleri kitaplaştırmak isterse, bu adama yazar der miyiz? ben deme taraftarı değilimdir, fakat sizler isterseniz dersiniz..

blogumu açma sebebimi düşündüm uzunca bir süre. yazmayı seviyordum. yazdıklarımı etrafımdaki insanlar okumayı seviyordu. lisedeydim henüz. ders esnasında hocayı dinlemez hikayeler yazardım. ama hep hocalarımdan beslenirdim. onlardan birer cümle, anlattıkları olaylardan birer cümle derken ders çıkışı "bu kez ne yazdın" diye etrafıma doluşan arkadaşlarımla bitirirdim derslerimi. yazmayı hep sevdim. ben yazdıkça hocalarım "kızcağız dersi deli gibi dinleyip, not alıyor fakat demek ki sınavda yapamıyor" deyip yüksek notlar da verdiler hani..

burada da hep sizlerle konuşur gibi yazdım. edebi bir kaygım, yüksek cümlelerim, ağdalı kelimelerim, nitelikli yazılarım olmadı hiç. fakat hep anlatmak istediğimi tam olarak anlatabildiğime inandım. en azından aldığım değerli yorumlarınızdan bunu çıkardım. benim için derdimi anlatabilmekti mesele. belki edebi sanatlara yeterince eğilemiyordum ama tanzimat dönemi yazarları gibi sanat toplum içindir düşüncesine sahip, en azından yazdıklarımın anlaşılması taraftarı oldum..

bu güne kadar bir sürü ürün denedim. sağolsun bazı markalar blog yazan ve okuyanlara gerekli önemi gösterip ürünlerini gönderdiler. ürünlerin bir çoğunda kusur buldum. yorumlarımı yazdım. bana bu kusurlar için çok teşekkür edip, o açıdan hiç bakmadıklarını, gerekli çalışmaların yapabileceklerini söylediler. ya da o kusurların kusur olmadığını, aslında durumun şöyle şöyle olduğunu söylediler. açıkladılar, tatmin ettiler. fakat genel anlamda yaptığım eleştirilerin kendi markalarını iyileştirme adına bir adım olduğunu söylerken asla benim bu işlerden ne anladığımı falan eleştirmediler. sonuçta ben kimya mühendisi değildim. fakat eleştirdiğim şey kremin yoğunluydu veya elimi yeterince yumuşatmamasıydı. ya da bir şampuan denediğimde şampuanın saçıma etkisinden hoşlanmamıştım. içerikleri hakkında tek bir bilgim olmamasına rağmen son derece kendime güvenerek yaptım eleştirimi. 

bu şekilde negatif yorumları gerçekçi bulduklarından olacak ki, son günlerde daha da fazla ürün göndermeye başladılar. yakında onlar hakkında yazacağım.

ve bir ara film eleştirmenliği yaptığımı biliyordur sıkı takipçilerim. bir basın gösteriminde film hakkında eleştirimi getirirken ne radyo-televizyon okuyup okumadığımı sordular, ne de aks atlamasını. hatta yönetmene sallarken yönetmenin de yanımda olduğunu bilmeden konuştuktan hemen sonra "aaa bak hiç o açıdan düşünmemiştim" dediğini de biliyorum. çünkü bir insana yapılan eleştiri, onu geriye değil, farklı açılardan bakmasına sebep olur. tabii kendisini tepelerde görüp "sen kimsin köpek" demediği sürece.

sinema eleştirmenliği yaparken hep çoluğumun çocuğumun izleyebileceği filmler ve yetişkinlerin izleyebileceği filmler diye ikiye ayırdım filmleri. ona göre yorumlar yaptım. kimisi muhafazakar yaklaşım dedi, kimisi başka bir şey. iletişim tasarım ve görsel efektlerle alakalı çalışma yapmış bir insan olarak oralara da çok dikkat ettiğimi de söylemeliyim sanırım. ama nedense insanlar yapmış olduğum teknik yorumlardan çok, ahlaki değerlere takıldığım noktalarda kaldılar. çünkü ahlaki değerlere özen göstermem nedense rahatsız edici ve hatta bu yüzden gereksiz yorumlar gibi bir kenara atıldı. 

bir şeyler hakkında yorum yapmanız istendiyse, yalan söylemeniz bekleniyor sanırım. ne hissettiğinizi, ne düşündüğünüzü değil de pohpohlamanız ve yere göğe sığdıramamanız gerekiyor. ben öyle yapmıyorum. ürün neyse, ürünle ilgili deneyimim neyse, bana ne hissettirdiyse onu anlatıyorum sizlere. reklam için bir şey yapmıyorum. ha reklam yapmak isteyenler oluyorlar sağ olsunlar. bana basın bültenlerini gönderip, üzerinde bir değişiklik yapmadan yayınlamamı istiyorlar. yayınlıyorum. keşke olumsuz eleştirilere tahammülü olmayan, ahlaki değerlere özen gösteren insanların cümlelerini gereksiz olarak gören kişiler basın bültenlerini gönderseler de ne istiyorlarsa onu reklam adı altında sizlere sunabilsek.. reklam olmadığı sürece, kimse kusura bakmasın, ben yaşadığımı ve düşündüğümü hiç bir edebi kaygısı olmaksızın, sizlerle konuşur gibi buralarda anlatacağım. 

beni takip etmeye devam ettiğiniz ve tüm değerli yorumlarınız için çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız!

25 Ocak 2017

Ayrışmaktan Vazgeçelim Mi Artık?

Yoksa siz hala ötekileştirilemediklerimizden misiniz?


Zira ben oldum olası öteki olmaya mahkum gibiydim. mesela ilk okuldayken ne olmak istiyorsun sorusuna öğretmen,polis,pilot cevapları verilirken ben araba tamircisi olmak istiyorum dediğimde ötekileşmiştim arkadaşlarımdan. Parmağıyla beni gösterip gülen perihan'ı asla unutamadım mesela. sonra ne olmak istiyorsun diye sorduklarında öğretmen dedim ki, bir daha öteki tarafta parmakla gösterilmeyim. sonra ne yalan söyleyim, gerçekten öğretmen olmak istedim ama bu öteki tarafta bulunduğumdan mı, yoksa öyle olması daha mantıklı geldiğinden mi, konuşmayı sevdiğimden mi, bilemem..

ötekileştirmeler asla bitmedi. daha yeni ötekileştik mesela geçen. mezhep denen bir şey dediler müslümanlıkta, seni beni onu bunu ayırdılar. arkadaşımın annesinin cenazesine katıldık. daha doğrusu katılmadık, çünkü bizler "hanefi" idik. yani öyle diyorlar. onlar ise "caferi". ev ziyaretine gittik biz de. orada es kaza biri sordu nerede kıldınız cenaze namazını diye, "bizim camii de aşağıda caferi camiisi var ya" dedi arkadaşım. bir keresinde caferii camiinde namaz kılmıştım. birden onu hatırladım. kadınlar beni köşeye yönlendirmiş, namazımı orada kılmamı söylemişlerdi. çünkü ben caferi değilmişim, cemaatlerine de uyamazmışım. camii değil mi burası?dedim, evet dediler. sanki başka bir dindenmişim gibi ötekileştirildim.

önce camiileri ayırdılar. sonra insanlarımızı. sen caferisin, sen hanefisin yok sen başka bir şeysin deyip müslümanlığı bölük pörçük yaptılar. aslında müslümanlık böyle bir şey değil di kitapta. hepimiz aynıydık. hepimiz yalnızca Kur'an-ın söylediklerini yapıyorduk, Hz Muhammed (sav) bizim peygamberimizdi, diğer tüm peygamberlerimiz gibi. O son'du, O'ndan sonra peygamber gelmeyecekti. Bizler de onun elçiliği ile getirilen kitaba inanacaktık değil mi? E o zaman madem kitap 1'di, bizler neden bölündük? 

en büyük hatayı işte burada yaptık. birbirimizi ötekileştirilerek. sadece din de değil. Howard Gardner'ın çoklu zeka kuramından yola çıkacağım. O zekaları çeşitlere ayırdı. çocuklarda belli zekaların baskın olduğunu söyledi. Misal bazı çocukların resim yapma yeteneğinin olması gibi. bu görsel zekanın gelişmiş olduğunu göstermekteydi. ya da sayısal derslerde zeki olan çocuğun sayısal zekasının, müzik aletlerini hiç bir eğitim almadan çalabilen çocuğun ise işitsel zekasının daha ileri olduğunu söyledi.  daha ilk okuldayken, görsel zekası üstün olan çocuğun elinden boya kalemi alındı ve "geçinmek istiyorsan ilerde, resim yapmamalısın, matematik çalış" dendi. eğer sözelci iseniz, ötekileştirildiniz. Çünkü sayısal zekası üstün olan öğrenci her zaman zekiydi. siz aptallar sınıfıydınız. yetenekleriniz göz ardı edildi, ötekileştirildiniz. yeteneğinize göre bir şeyler yapmadığınız ve yanlış zekanın üzerine gittiğiniz için ise hep başarısız oldunuz.

Hadi tüm başarısızlıklarımızı bizi etiketleyen büyüklerimize, etiketleyen kültürümüze, etiketleyen zihniyetimize bağlayalım. insanları düşünceleri, inançları, farklılıkları ile dışlamayalım, ayrıştırmayalım. çünkü esas konu farkındalıkların bilincinde olup, bu farkındalıkları etiketlemeden olumlu yönde geliştirebilmek.

Kendinize iyi bakın .

13 Ocak 2017

Yardım Edemeyen İnsan Modeli

Ah sayın okuyucu ah. Gün geçmiyor ki başıma ilginç bir olay gelmesin. Ve yine gün geçmiyor ki ben bu olayı gelip burada anlatmayım..

Bugün dedemlere kahvaltıya gidecektim. yolda başıma gelmeyen kalmadı. kar erimesi dolayısıyla arabalar ortada kalmış, bir sürü araç burun buruna bekliyordu. trafik kitlendiğinden, başka durağa yürümek zorunda kaldım. yürürken sağanağa tutuldum. zar zor kendimi mecidiyeköy'e attım. mecidiyeköy e geldiğimde herkes kupkuru iken ben sırılsıklam perişan haldeydim.. 58n hatlı otobüs geldi. akmerkez den geçiyordu. fakat normalde 58a'ya biniyorum çünkü tam kapının önünden geçiyordu. akmerkez'den 1 durak sonra bizimkilerin evi. ben de üşeniyorum biraz 5 dakikalık yolu yürümeye. arkada da 58r veya a var. gözlerimin uzağı görmediğini orada fark ettim. uzağı görememek nasıl bir duyguymuş çok iyi anladım. son günlerde biraz bilgisayarda fazla çalışıyorum ve çokça okuma yapıyorum diye heralde, gözlerimde aşırı yorgunluk var. genelde yorgun olduğumda uzağı göremem, ya da ben ona yormak istiyorum, öyle olsun çünkü. neyse, yanda duran kadına "pardon şu arkadaki otobus 58r mi yoksa a mı" diye sordum. "göremiyorum da, ayırt edilmiyor" dedim. kadın suratıma öyle bir baktı ki, sanki annesine babasına gelmişine geçmişine küfretmişim gibi. "ben de göremiyorum" dedi hiç bakmadan. yanındaki kadın da duydu, o da cevap vermedi. o kadar kötü hissettim ki, yani bu insanlar bu kadar mı duyarsız, bu kadar mı karaktersiz olabilir dedim kendi kendime..

bak yine moralim bozuldu.. siz siz olun, insanlara yardım edin. hani yol kesip, yalandan yol parası isteyen bile olsa durup dinliyorum ben. sonra bozuğum yok kusura bakmayın deyip gülümsüyorum karşımdakine. karşımdakinin insan olduğunu asla unutmuyorum. lütfen siz de unutmayın, kim olursa olsun.. Çünkü yardım etmek gerçekten can yakmıyor.

Bu günlerde kimse kimseye yardım etmiyor. Karakış varken, adamın teki arabasından bir şeyler almış, kapıyı kapamış fakat kapının önündeki kara saplanmıştı. yaşlıcaydı.. baktım yere kapaklanıyor. hemen yanına koştum, kolumu uzattım "buradan tutunup benden destek alıp çıkın" dedim. adam sanki ona dünyaları bahşetmişim tarzında baktı suratıma, hiç beklemiyordu böyle bir hareket. kardan kurtulduğunda öyle içten teşekkür etti ki... çünkü artık o kadar yalnızlaştık, dışarıya karşı o kadar yozlaştık ve o kadar nefretle dolduk ki, kimse kimseye yardım etmiyor, kimse kimseyi umursamıyor. ordaki adam düşerse düşsün, banane diyor. ya da çekip gidiyor yanından..

az duyarlılık, az yardımseverlik, az umursama lütfen.. bizi biz yapan değerler bunlar çünkü.. bari bunları kaybetmeyelim.

16 Aralık 2016

Modern Kölelik Nedir?



her sabah işe gitmek için erkenden kalkıp, karanlıkla yola çıkıp, tüm gün onun bunun isteklerini yapıp, söyledikleri alçaltıcı şeyleri kulak ardı edip, arkadaşların kuyu kazıp üstünüze basarak kademe atlamasına seyirci kalıp, hem ruhen hem de bedenen çöküp, karanlıkla eve dönmektir. karşılığında kazandığınız para denen madde ile ertesi gün işe gittiğinizde veya arkadaşlarınızla buluştuğunuzda giyinmek için kıyafetler almak, en lüks restaurantlarda yemek yiyebilmek için tekrar çalışmak zorunda kalmanızdır. 


sistemin bir getirisi olan para kazanma olayı değildir aslında modern kölelik. kazandığınız parayı harcadığınız yerler, aldığınız hiç giymediğiniz elbiseler, yemek yediğiniz mekanlar, kullanmadığınız ev eşyalarıdır modern köleliğinizin en büyük göstergesi. 5 yaşında okula başlayan çocuğun 20 yıl boyunca okul sıralarında en güzel zamanlarını geçirip, hep daha iyi bir işte çalışıp, daha çok paralar kazanması üzerine kurgulanan bir hayattır modern kölelik. üretmeye izin vermez, tüketmeye yönlendirir. hepimizin içinde bulunduğu bir güruhtur.

walk free wakfı yayınladığı bir raporda modern köleliği "bir kişinin sömürü amacıyla bedeni üzerindeki ve çalışıp çalışmama kararı hakkındaki özgürlüğünün elinden alması" şeklinde tanımlamaktadır. sanırım üst paragraflarda anlattığımdan pek bir farkı yok.

neden para kazanmak zorunda olalım? öğrenmek istemeyen milyonlarca insanı neden öğrenmeye zorunlu kılalım? üretmek isteyen insanları istemedikleri işler peşinde neden koşturtalım? çünkü modern kölelik bunu emrediyor. yalnızca kapitalizme hizmet etmemizi.. 

kadınların belli standartlarda olması, erkeklerin de onları kullanan tipler olmasını istiyor. dinlerde kadınların en çok ezildiği söylenirken, kapitalizt sistemde erkeğin istediği standartlara girmek isteyen kadınlar hem fizyolojik hem de psikolojik olarak kendilerini mahvediyorlar. daha bugün şişman olduğu için 18 yaşında intihar eden bir kadının haberini okuduk gazetelerde. çünkü sistemin istediği vücut ölçülerinde değildi, sistemin emrettiği yemekleri gereğinden fazla yemişti. 

neresine dokunursanız elinizde kalacak bir konu bu. şu an yapmak istemediğiniz her neyi yapıyorsanız bilin ki modern köleliğin bir eserini gerçekleştiriyorsunuz. ne kadar inkar ederseniz edin, hepimiz günümüzün kölesiyiz. evet, belki alınıp satılmıyoruz ama günümüzün en güzel zamanlarını birilerine para karşılığı satıyoruz. kendimiz bu yolu seçtiğimizden olacak ki adına da modern kölelik diyoruz. köleliğin modernleşmiş hali ha? hadi geçmiş olsun.

10 Aralık 2016

Bırakın İstediğini Alsın!


Çocuklar hakkında hüküm verebilmek için  çocuk sahibi olmak gerekmiyor sanırım. Sonuçta eğitimle alakalı bir eğitim alıyorum :D cümleye bak. neyse, akademi de öğretilen çocuğun istediğini istediği zaman sizin gözetiminizde yapmasıdır.
benim annem çok erken anne olmuş. abimi kucağına aldığında 19, beni doğurduğunda ise 20 yaşındaymış. o zamanlarda çocuk eğitimi ve gelişimi konusunda hiç bir bilgisi olmamasına rağmen, harika eğitimler vermiş. vermiş diyorum, çünkü bugün okulda yapılması gerekenler başlığı altında söylenen her şeyi annem bilinçsizce bize vermiş.

mesela abimle aramızda 1 yaş vardı. hep ona abi demek zorunda kaldım, kesinlikle saygıdan değil, büyüklüğünden. kendisi ile durmadan çatışma halindeydik. çoğunlukla benim kıskançlığım yüzünden. normalde büyük çocuk küçük çocuğu kıskanır gibi görünür ama bizde durum tam tersiydi. kıskanacak hiç bir şey bulamasam, gözündeki gözlüğü kıskanıyordum. o derece.. tabi böyle olunca kavgalarımız hiç eksik olmuyordu. annem hep kenardan bizi izler, kavganın boyutunun fiziksel darp haline gelmesini bekler, sonra ikimizi de kolumuzdan tutar odamıza kapatırdı. "buradan aranızdakini çözmeden çıkamazsınız" derdi. biz içerde iki dakika daha tartışırdık. sonra odadaki cezamızı algılar, kader birliği yapmamız gerektiğini hisseder, hafiften barışmaya çalışırdık. aradan beş dakika geçerdi, odadaki oyuncaklarla yeni bir oyun kurardık. annem gelir, kapıyı açar, hafifçe gülümserdi. biz oynamaya devam ederdik.

abimle küslük durumumuz üç dakika falan sürerdi. sanırım benim yengeç, onun balık burcu olmasındandı. o koskoca cüssenin altında o kadar duygusal bir adam vardır ki, anlatılamaz. annem bir gün çok sinirlendiğinde bana dönüp "zaten sen erkek olmalıymışsın, abin kız" demişti. yaptığım bir hata yüzünden abim içli içli ağlamıştı. içine kapanan, alınan ve küsen taraf o olduğundan, kız tribi asla yapamadım. yapmayı da öğrenemedim. trip atma hikayem 3 dakikayı asla geçmedi, geçemez de hala.

annem her zaman kendi kararlarımızı kendimizin vermesi gerektiğine inandı. babam ise ondan daha radikaldi. annem bazen müdahale etmek istediğinde bile onu durdurup, bırak istediğini yapsın bakalım derdi. annem bir keresinde bir ayakkabı almış, gelmişti. hayatımda bir çorap dahi benden habersiz alınmadığından o kadar nefret etmiştim ki o ayakkabıdan, oturup sinirden ağlamıştım. babam görünce anneme kızmıştı. babam asla "sen küçüksün, sen sus, konuşma, karışma" demedi bana. hep büyük bir kadınmışım gibi karşısına alıp anlattı, konuştu, fikrimi sordu. ve fikirlerimi dinlerken gerçekten dinledi, karşılığında kendi fikrini söyledi. 

sanırım kişinin kendini ifade edebilmesi açısından baba desteği çok önemli. yeni evimize taşındığımızda artık abimle paylaşmak zorunda olduğum odadan kurtulup yeni bir odaya sahip olacaktım. babam bir sürü katolog getirdi eve. o zamanlar internet yok tabi. katalogdan beğeniyorsunuz genç odası falan. ben de bir tanesini beğendim. annem "o dolap çok küçük kızım sana yetmez" dedi. babam "karışma, beğendiyse alsın, yorum yapıp kafasını karıştırma" dedi. ben o genç odasını aldım. inanın daha ilk haftada dolabın küçüklüğünden, masanın kullanışsızlığından laf etmeye başladım. "kendin seçtin" dediler, bunun üzerine hayıflanma hakkımın olmadığını anladım.. artık aldığım şeylerin kullanışlılığına bakmaya başladım. bu seçimi yaptığımda 6. sınıftaydım ve o günden sonra seçimlerimde hep dikkatli oldum..

hatta yeni gelin evine gittiğimizde koltukların güzelliğinden bahsedilirken "onu bunu bırakın da yatak oluyo mu bu" diye sormaya bile başladım. benim için görüntüden çok kullanışlılık önemli oldu.

yaptığım seçimlerin sonuçlarına katlanmak zorunda olduğumu bilmek biraz ürkütücü olsa da, güzeldi. annemlerden asla nefret etmedim bana zorla aldıkları bir eşya için, çünkü asla almadılar. babam hep istediğimi seçmem konusunda yönlendirici oldu, fikirlerimi söylemem konusunda da.. lise yıllarında kapanmak istediğimde annem karşı çıktı, o zamanlar küçük olduğumu iddia etti. bir de tabi o salak uygulama vardı ki, okullara girerken başınızı açıyordunuz.. bunun benim için çok zor olacağını falan söyledi. ben kararımı verdim diye söylenirken, babam yine beni karşısına alıp "hayat senin hayatın, seçimlerin de senin" dedi ve izin verdi. okuldan çıkarken okulun içinde kapanmama karşı çıkıyorlar diye babama gelip okulda kavga çıkaracağımı, taşkınlık yapacağımı söyledim. ona da izin verdi, her zaman hakkını savun dedi. hakkımı savundum, artık okulun içinde giriş katta bulunan tuvaletleri kullanmamıza izin verildi.

bu yüzdendir ki, ailenin her zaman çocuğunun arkasında olması, çocuğunun kararlarına saygı duyması harika bir şey. sizler de bırakın çocuğunuz istediğini alsın, istediğini yapsın. tabii sizin gözetiminiz altında. yaptıklarının sonuçlarına katlanmayı öğrensin..

hep sorarlar a kişisini nasıl anlattın babana diye. malumunuz babam da bana en az benim ona düşkün olduğum kadar düşkündür. hatta geçenlerde anneme "oğullarını mı seviyosun yoksa beni mi" diye sorduğumda hemen lafa girip "nasıl erkek çocukla kız çocuk aynı sevilir, kız çocuk başkadı" demişti. öyle başka sever kız çocuğunu. annem abimi doğurduğunda (babam asla ultrasonda çocuk cinsiyetini öğrenmek istemezdi, bu yüzden doğumda öğrenmişler) babamın kucağına vermişler , babam anneme dönüp, kız doğana kadar yapacağız deyip gülmüş. ne kadar içten istemiş ki bir yıl sonra ben olmuşum şans eseri :) a kişisini babama ben söyledim. annem her zamanki gibi "babanla aranda olan konuyu babanla konuş, beni aranıza sokma" dedi. asla aramıza girmedi. bizde babam son duymadı, çoğunlukla ilk duydu her şeyi. çünkü annem asla buna izin vermedi. kötü bişey yaptıysak da iyi bişey yaptıysak da aramıza girmedi babamla. 

babayla arasına girmeyin çocuğun anneler. bırakın kendilerini istedikleri gibi ifade etsinler. dinleyin onları.. onlar en doğal halleriyle yaşıyorlar her şeyi. hep gözetim altında tutun, ama tuttuğunuzu da belli etmeyin. sevin onları, öpün, okşayın, sevdiğinizi çok belli edin. sevdiğinizi o kadar belli edin ki, sokaklarda sevgi aramasınlar, başkalarının kucaklarına atlamasınlar. aile sevgisini başka insanlarda bulmaya çalışmasınlar. kardeşinizi sevin, kuzeninizi sevin, ailenizi sevin. 

5 Kasım 2016

Yeni Evlilik Sorunsalı: Çocuk Yapma


Az önce yeni evli bir arkadaşın yazısını okudum. Oradan hırslandım sanırım. Çünkü yalnız değildim. O da yalnız değildi. Yeni evli isenizdi eğer, hemen çocuğunuz olmalıydı. Fakat hemen derken öyle evlenir evlenmez de değil. Çünkü öyle olursaydı, tüm insanlar yanlış anlardı. İşte aradan biraz zaman geçseydi, ondan sonraydı.

Evlendikten çok değil beş ay kadar sonra "ne zaman çocuk istiyorsunuz" soruları başlar. "henüz istemiyoruz" diyerek savuşturursunuz soruları. eğer çok düşünceli bir insansanız "hazır olma" durumunu beklersiniz. aradan biraz daha zaman  geçer. bu kez de "eee çocuk yok mu" diye sormaya başlarlar. siz yine "henüz yok, ilerde inşallah" dersiniz. fakat yetmez, o kişi sizi ikinci gördüğünde bu kez "neden yapmıyorsunuz" diye sormaya başlar. nedenlerinizi sıralarsınız. işte hazır hissetmiyorsunuzdur, eviniz müsait değildir, o değildir bu değildir. bu kez korkutmalar başlar "ama yaşın geçiyor kızım, yapsanıza" sanki mutfakta kek yapıyorsunuzdur. onlar için çocuk yapmak o kadar boş birşeydir. çocuğu nasıl yetiştireceğinizi düşünmezler. ya da toplumdaki bunca çarpıklığa; çocuğunuzu okula bile güvenle gönderemeyeceğinize takmazlar.

siz böyle böyle düşünedururken 1.5 yıl geçer evliliğinizin üzerinden. etrafınızda artık çocuk yapmanız gerektiği baskısı döner de durur. bundan sonra ise bizzat başıma gelen bir olayı anlatacağım. 1,5 yıllık evliyim ve x kişisi bir gün beni telefonla arayıp merhabalaştıktan sonra "tedaviyi düşündünüz mü" diye sordu. ilk önce anlamlandıramadım. "ne tedavisi?" dedim. ama derken, birden beynimde şimşek çaktı. "çocuk canım" dedi.. onlar için çocuktu canım.

işte o an anladım nasıl bir his olduğunu. yani çocuk isteyipte nasip olmama durumunu. böyle bir soru o durumda sorulsaydı bana, nasıl kendimi yetersiz, nasıl yarım hissedebileceğimi. "biz daha çocuk düşünmedik" derken sesim titredi. 

sormayın arkadaş! sormayın çocuk olayını! gerçekten olmayadabilir. bu sorularınız karşınızdaki insanın canını nasıl yakıyor ah bir bilseniz. çocuk bu yahu, gizlice bir kenarda aniden ortaya çıkan bişey değil ki. 9 aylık hamilelik süreci var. mutlaka haberdar eder kişi sizi, o etmese karnı eder. nedir bu merak? neden yani? mutlu mu oluyorsunuz karşınızdaki ezilip büzülünce! 

gerçekten can sıkıcı. sormayın diye yazıyorum bunları. etrafınızda yeni evli, eski evli veya ne olursa olsun, kim olursa olsun sormayın çocuk konusunu. günümüzün en büyük sorunlarından biri evlat sahibi olamamak. durum böyleyken, karşınızdaki insanın canını bir kez de o saçma sözlerinizle yakmayın. emin olun çocuğu olan insan saklamaz. hele evliyse hiç saklamaz. 

30 Ekim 2016

Freelance Çalışmak

Freelance serbest çalışmak anlamına gelmektedir. İngilizce'den çevirmek istediğimizde direkt karşılığı ise "bağımsız savaşçı" dır. Çok havalı ve kolaymış gibi gözükse de işin aslı hiç de öyle değildir.

Tek başınıza bir çok işi bir arada yapmanız gerekir. genelde tasarımcılar freelance çalışmayı sever. tasarımcı ruhu özgürlük istediğinden olsa gerektir. kendimden biliyorumdur. fakat gelin görün ki, bir yerde çalışmadığınızdan asla sizi çalışan sıfatına sokmazlar. "ne iş yapıyorsun" derler. "freelance, evden çalışıyorum" dersiniz. "hmm, o da iyi." derler. hani karşınızdaki insana x bir şirkette çaycılık yapıyorum deseniz daha çok memnun olacaktır. fakat yaptığınız işe asla inanmaz. çünkü evdesinizdir.  ne kadar kaçarsanız kaçın "ev hanımı" sıfatına sahip olursunuz. evde oturup popo büyütüyorsunuzdur

sosyal güvenliği isteğe bağlı yapmadıkça, rüyanızda görürsünüz. nasıl olsa evdesinizdir diye misafiriniz eksik olmaz, bir sürü plana dahil olmak zorunda kalırsınız. "işim var" deseniz, "amaaan ne işin var ki" diye aşağılanan bir çalışma planına sahip olursunuz. asla saygı görmezsiniz. fakat bazen bir ayda kazanılan parayı (asgari ücret) siz bir işte kazanırsınız. Fakat asla o bir ay çalışan insanın gördüğü değeri görmezsiniz, ne de olsa evde yata yata çalışırsınız (!)

peki gerçekten öyle midir? evde yata yata mı çalışırsınız? aksine, iki yakanız bir araya gelmeden çalışırsınız. evde zaten işe yoğunlaşmak zorken, bir de bir sürü ev işi daha sizi beklemektedir. dur şunu yapayım, hadi bunu da yapayım derken akşamı edersiniz. bu yüzden freelance çalışanlar genellikle gece çalışır. çünkü gece yapılacak bir iş kalmamıştır, etrafta sizi rahatsız edecek dış etkenler yoktur, sokak daha sessizdir..

İşlerinizi son ana kadar yetiştiremediğiniz fark edersiniz. zorla da olsa ulaştırırsınız fakat genelde müşteri de belli bir şirketiniz olmadığı için sizi pek ciddiye almaz. bir sürü işini de yaptırmayı dener. nasıl olsa elinde tutmak istediğinizi düşünür. gerekli, gereksiz bir sürü işi yapar; evinize de davet edemediğinizden tüm işlerinizi mail üzerinden veya telefon üzerinden halletmeye çalışırsınız. bazen saatlerce insanlara laf anlatmaya uğraşırsınız. bunun sebebi müşteri veya siz değil; yüz yüze görüşme imkanınız olmadığından tasarımı bir türlü istediğiniz şekilde anlatamamanızdır.

son olarak evin rahatlığı evet hiç bir yerde yoktur, evet. trafikten uzaksınızdır. ya da sizi ezmeye çalışan, üstünüze basıp basamak atlamaya çalışan, arkanızdan dedikodunuzu yapan iş arkadaşlarınız da yoktur. arkadaşlarınız ne zaman isterse onlarla buluşabilir, kendi izninizi kendiniz oluşturabilir, canınız isterse çalışır, canınız istemezse çalışmazsınız.

diyeceğim o ki ben freelance çalışan olarak oldukça mutluyum. karışanım, görüşenim yok. tek muhattabım müşteriler. millet ne derse desin, isterse adam yerine koymamaya devam etsin ben kazandığım paradan da, yaptığım işten de çok memnunum. bu kadar para yeter deyip, bütün bir ay çalışmayıp takıldığım zamanlar da oluyor. zamanımı satmıyorum kimseye, işimi satıyorum. sanırım en güzeli de bu. siz de kendinize iyi bakın ve sevdiğiniz işi yapın.

28 Ekim 2016

21. YÜZYIL İNSANI OLARAK MÜLTECİ SORUNUNA BAKIŞ AÇIM

Çok değerli dostlar. Bugün sizlere arkadaşım Bedirhan'ın yazısını paylaşmak istiyorum. Düşüncelerine kesinlikle katılmakla birlikte, farkı bir bakış açısı geliştirmeniz dileğiyle paylaşıyorum. Ellerine sağlık yüreği güzel Bedirhan

************

Adım Bedirhan,  Elazığlı düşük gelirli bir ailenin en küçük bireyiyim. Üniversite mezunuyum,  apolitik bir insanım. Siyasetten,  ekonomiden,  rasyonel şeylerden daha çok hümanist  olaylar ve maneviyat ile ilgileniyorum. Hayattaki en değerli olayın sanat olduğunu düşünüyorum.  Ben A partisi için hiç bir şey yapmam, daha çok para kazanmak için at yarışı gibi kendime hayatı  zehir etmem, kendimi etiketlemem, örneğin; sağdan da alırım soldan da .... Yeter ki insani olsun. Ne de olsa insan olmak zor zanaat.

Dediğim gibi insanlığa inanıyorum, gözümün önünde kimsenin ezilmesini, hor görülmesini istemiyorum...Hangi milletten olursa olsun, hangi görüşten olursa olsun insani şartlar içinde yaşayabilsin ve haksızlığa uğramasın. Kimse haksızlık karşısında susmasın, evet herkes sevgi, barış çerçevesi içinde yaşasın ancak haksızlıklara susmasın, haksızlığın önüne geçmek için gerekirse kendini feda etsin, herkesi karşısına alsın.. Kısacası herkes kapısının önünü süpürse dahi kafidir.

Bugün yine kendimi zalimce eleştirdirdiğim bir günümdeyim. 21. yüzyıldayım, azami şartlarda yaşıyorum, barınacak bir evim var, masa başı bir işte çalışıyorum ve faturalarım ile kiramı ödeyebiliyorum. (İşimi sevmiyorum ancak mezun ve işsiz arkadaşlarımı görünce derin bir nefes alıyorum ardından onlar için hayatın zorluklarını düşünüp kederleniyorum.) Bugün dünyanın en büyük sorunu nedir sizce? Bunu kendime sordum, Ortadoğu'daki savaşlar, Afrika ülkelerindeki susuzluk ve açlık, gelişmiş ülkelerin bencilliği petrol sevdası ve kendilerini  dışarıya kapamaları,  bazı toplumların ütopik ve efsanevi dünya senaryoları, eğitimsizlik, hastalık derecesindeki  milliyetçilik, siyasi liderlerin kişisel bunalımlarının bedelini yönettikleri toplumun ödemesi, hastalıklar özelikle kanser, ekolojik dengenin bozulması, doğaya saygısızlık, insanlığın elden gitmesi, kapitalizmin insan ruhunu hafifletmesi ve maddeye  olan düşkünlük, sosyal medyanın duyguları emmesi, gerçekliğin kaybolması... hangisi?
Şahsi fikrim uzun süredir devam eden Afrika'daki açlık ve su sorunu, bunun için UNICEF'e küçük bir bağışta bulundum,  sularının içine beyaz bir toz atılıyor ve o toz suyu arıtıyor içilebilecek kıvama getiriyor. Maaşımla geçimimi sağlıyorum bir bölümü ile kendimi geliştirmek için çeşitli kurslara katılıyorum, kalan küçük bölümü ile de yardım etmek istiyorum. Bunun  için bir çok araştırma yapıyorum. Kendimi geliştirmek için daha çok pay harcıyorum çünkü ben ne kadar gelişirsem dünyaya o kadar katkı sağlayabilirim. Varlıklı kimseler ya da orta gelirli aileler bilirim çıkarcıdır insan psikolojisi, ettiğiniz yardımlar bir çocuğun hayatında bir basamak oluşturursa çoçuk o basamağı çıkarsa sizde yukarı çıkarsınız. Yardım değil aslında bir basamaktır o. Kendimize yaptığımız bir yatırımdır. Ancak en çok vicdanı yönü ile övünen bu toplum bu özelliğini kaybediyor.Unutmayın  bir fast food markasındaki bir menü parasıyla bile yardım yapılabiliyor.

Esenyurt'ta oturuyorum, merkeze uzak, daha çok alt gelir grubu ailelerin oturduğu bir yerde. Afrika'nın çeşitli ülkelerinden, Ortadoğu ülkelerinden her yerden insan var. Ve benim içimi kemiren bazen insanlığımdan utanmama sebep olan sahnelerle karşı karşıya kalıyorum. Yalın ayak dolaşan, okula gitmesi gereken yerde dilenmeye, karnını doyurmak için sinirli kızgın gözlerin içine bakan esmer, kirli mülteci çocuklar....

Kirliler evet barınma problemleri var, karınları aç arkadaşlar ötesi var mı? Hiç açlıkla sınandınız mı? İnanın çok zordur.
Ama bugün bir esnaf o koca yaba gibi elleriyle bir tanesine vurdu. O güzelim yanağının sızını içimde hissettim. İnsanlığa tapan ben o adama neler yapmak istedim bilemezsiniz. "Bu pislikleri o kamplara kilitleseler ya annasını....." dedi.

Biraz baktım, elimden bir şey gelmedi, çocuk hızla uzaklaştı o sözleri duymadı, duysa belki anlamazdı, belki Türkçe'de bilmiyordu. O çocuğa acıyın diye yazmıyorum bir insana acımak da utanç verici bir şey. Toplumda yanlış bilinen Suriyeli Mülteci bakış açısı var bu yazıyı onu düzeltmeye katkı sağlamak için yazıyorum. 

1)NEDEN KAMPLARDA KALMIYORLAR?

O adi herifin sorusunu yanıtlamak isterim. O kamplarda aslında Suriye'yi bu güne getiren mezhep çatışmaları var. Çoğu Suriyeli için güvenli değil. Muhalif Suriyelilerde orada karşıt görüşlülerde orada. Alevi olanlar kimliklerini gizliyor ancak kamplarda kimsenin bilmediği tedirgin bir hava mevcut. Bunu o bölgelerde yaşayan arkadaşlarımdan bizzat öğrendim. Kesinliği yok ancak bir çok araştırmacıda bu konuya çalışmalarında değinmiş. 5 tane şehirde 20 kamp mevcut bu kamplarda 250 bin civarı Suriyeli yaşıyor. Türkiye'deki Suriyeli nüfusu son rakamlara göre 2 milyon 523 bin. Yer sıkıntısı var hatta arkadaşımın dediğine göre kampların önünde çadır kurmuş yaşayan aileler var. Ayrıca kamplar sınıra çok yakın, mülteciler sınırdan uzak bir yerde barındırılmalı BMMYK ( Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği) göre kural böyle.

2) KİRA FİYATLARINI ARTTIRDILAR VE  SAATLİK ÇALIŞAN İŞÇİ FİYATLARINI DÜŞÜRDÜLER  !

Bu konu hakkında şunu yazmak istiyorum ve empati yapın, ne olur sonuna kadar empati yapın. Savaştan kaçmışım, dilini bilmediğin, kültürüne yabancı olduğum bir ülkede cebimde beş para yok. Ama ben dandik bir eve değerinin beş katı kira ödemek isteyip, saati 20 liraya (Örnektir bu rakam reel değildir.) çalışmak varken 5 liraya çalışmak isteyeceğim.  Neden böyle bir şey isteyeyim. Yani ülkemizdeki Suriyeli mülteciler neden bunu istesin arkadaşlar?

3) EĞİTİMLERİ NE OLCAK?

Mülteciler arasında çok sayıda Suriyeli öğretmen var. Bir müfredata göre sistem hazırlanır ve o çocuklar sokaklardan toparlanıp eğitim almaları sağlanır. Eğer bu çocukları sokaklarda dolaşmaya ve o kızgın saldırgan büyüklerden azar yemeye devam ederlerse küçük küçük çeteler kurulur ve şiddet eğilimleri baş gezer. Ne ekersen onu biçersin misali. Zaten travma yaşamış çocuklar, her 3 çocuktan biri şiddet görmüş durumda. Araştırmaya göre her 3 çocuktan biri ailesinden birini kaybetmiş. Bu çocukları daha fazla karanlığa hapsedemeyiz.  O çocukları mendil uzattıkları için azarlamak yerine eğitimleri için bir kuruluşa bağışta bulunabiliriz. Asla para verip mendil almayın, onlara para vermeyin sonra bu yolu tercih edecek onlar ve aileleri. Onun yerine çantanızda onlar için bir meyve saklayın, yiyecek bir şey ısmarlayın. Bir çorap, bir ayakkabı, ne varsa çantanızda manevi değeri olan ve onların içini ısıtan bir şey....

4) BU SURİYELİLER NASIL TÜRKİYE'YE AYAK UYDURACAK?

Adaptasyon sorunu için ülkede  geleceğe dönük eğitimler yaratmalı. Ülkemizdeki başarılı İSMEK kurumu gibi. Ülkemiz zaten (maalesef ki Suriye'den hallice) çok uzak bir kültür değil Suriyeliler için. Eğitimler ile illerdeki toplumsal iletişim sorunu ortadan kaldırılmalı. Bu konuda en büyük hata sığınmacı politikamızda gizli. Suriye'den göç edenlere mülteci demiyor sadece misafir olduklarını söylüyorlar. BMMYK'da ( Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği) misafirlik adı altında bir terminoloji söz konusu değil. Misafir değil bu insanlar apaçık mülteciler. Yoksa sulara kendilerini neden bıraksınlar? Neden ölümü göze alıp kaçsınlar? Ya peki Aylan bebek?  Gerçekle yüzleşmeli ülke ve ileriye dönük sığınmacı politikaları izlenmeli. Suriye'de savaşın biteceği tarih belli değil, hem yeni gelen rejimin adaptasyon sürecini de ele alırsak misafir  yanlış bir tabir. Ancak ülkemdeki mülteci anlayışını eksik bulmama rağmen destekliyorum. Kapılarını Avrupalı sözde gelişmiş ülkeler  gibi kapatmadı. Hatta çok çirkin bir olay yaşandı yakın zamanda. Türkiye'ye "sen mültecileri ülkende tut  sana şu kadar para verelim bize yaklaştırma" gibi rezilce tekliflerde bulunuldu. Almanya bu rezil teklifin başrolüydü. Bir Avrupalı olsam bu verilen karardan utanç duyardım ve rahatsızlık hissederdim. Eminim rahatsız olan bir çok kişi vardır.

Son olarak ülkemizde yapılan araştırmalara göre Türkiye'de yaşanan  1 milyon 340 bin 573 suç olayının Suriyeliler  5 bin 727'sine karıştı. Suriyelilerin, "adli olaylara karışma" oranı 2013 için yüzde 0,43 (on binde kırk üç) olarak açıklandı. Bu son araştırma rakamları.
Eyüp'te Ramazan ayında Suriyeli bir grup genç tarafından etrafım sarıldı param istendi. Ancak ben bütün savaştan kaçan insanları suçlamadım.
Kendimi bu konuda hiç bir şey yapmamak ile suçlarken bu yazıyı yazmak istedim. Eğer iki kişi dahi okuyup yazıdaki ana mesajı alır ve yanlış bir mülteci bakış açısına sahipse ve bu bakışın açısını düzeltirse çok mutlu olacağım.

Lütfen bir damlanın okyanusu karışması ile olanları araştırın....

20 Ekim 2016

Yeni Medya Mı Geleneksel Medya Mı?

Yeni medya bilgisayarların işlem gücü olmadan oluşturulamayacak veya kullanılamayacak olan ortamlara denir. Genellikle dijital olup, kullanıcısına veya hedef kitlesine etkileşim olanağı sağlar.
Medya ise; yığınlarla iletişimi sağlayan radyo, televizyon, gazete ve dergiler gibi basın yayın organlarının tümünü kapsayan ortak ad, kitle iletişim araçları vs.

Evet, bu bilgileri viki den aldıktan sonra devam ediyorum dostlar. şu an karşınızda bu ikisi için çok özel bir kapışma hazırladım. yeni dünyaya açılan bir medyadan bahsediyoruz. evlerimize ilginç bağlantı sesiyle ulaşan internet ile aramıza katılan yeni medya hayatımızda artık çok farklı bir yerde. bazı insanların yaşama sebepleri bile diyebilirim. özellikle etkileşimin bolca olduğu ve artık katılımcı bir profil çizdiği için vazgeçilmez bir hal aldı. 

yeni medyanın en büyük özelliği elbette interaktif yani etkileşimli olması olsa gerek. insanlar artık sadece okuyucu değil, aynı zamanda yorumcu, bazen de o paylaşımı oluşturan konumunda olduğundan geleneksel medyadan keskin çizgilerle ayrışıyor.

gelelim günümüzün geleneksel medyasına. hep yakındığım durumdan tekrar yakınmadan edemeyeceğim. şu an okuduğumuz dergilerde, gazetelerde ve televizyonda onun bunun tanıdığı yer aldığından yeterince aptal programlara, haberlere ve reklamlara maruz kalıyoruz. düşünülmemiş, para kazanmak için yapılan paylaşımlar söz konusu. eğitici yanı olmayan, aksine insanları uyuşturucu ve belli fikirlere yönlendirici etkisi olan paylaşımlar hayatımız için yeterince can sıkıcı. eşik bekçisi denen insanların yönettiği haberler ve programlar hep birbirini tamamlayacak ve aynılaştırılmış tektipleşmiş insana dönüştürme yönünde.

peki tüm içeriğine müdahale edebildiğimiz yeni medyayı doğru mu kullanıyoruz? tabi ki hayır! yine geleneksel medyanın yönlendirmelerinin etkisinde kalarak, tamamen tüketim toplumu olduğumuzu göstermenin bir ayrıcalık olduğuna inanarak, saçma sapan paylaşımlar yapıyoruz. fakat gelin görün ki haber alma konusunda yeni medyaya daha çok güveniyorum.

geçen gün bir gazete aldım. okuyamadım. çünkü oradaki haberleri zaten dün gece internette okumuştum. bunca hayat akışının içinde basılı bir medyanın bizleri takip etmesi olanaksız. Flaş haberlerle durmadan tekrar yazılı basın çıkmayacağına göre ve tv de gösterilme sıklıkları belli olduğundan; oldukça geride kalıyor. gerek twitter dan gerekse facebooktan veya haber sitelerinden oldukça hızlı bir biçimde haberi alıyorsunuz. 

yani kısacası yeni medya hem hızlı, hem etkileşimli, hem de güvenilir bir kaynak. fakat gelin görün ki; bu konuda ufak bir araştırma yapmıştım. ülkemiz için önümüzdeki en az 10 yıl kadar süreyle yeni medya kullanımının tam olarak herkesi kapsaması imkansız. bırakın interneti, suyun gidemediği evler var hala. suyun giremediği evde gazete okunur mu? pek sanmıyorum fakat yine de kahvehanelerde basılı gazetelere maruz kalıyorlar. medya deyince içine televizyon da girdiğinden tv üzerinden haber alma isteklerini karşılıyorlar ki; televizyonların hali ortada. gazeteden çok daha vahim haldeler maalesef.

şimdilik bizler için hayal olsa da umarım yeni medya doğru kullanılmayı öğrenilir ve geleneksel medyayı çok geride bırakır. zira medya bunca salağın elindeyken, insanlar da medyaya bu kadar maruz kalıyorken; bunca insanın ahmakça davranması kaçınılmaz bir gerçek.

28 Eylül 2016

Hayalindeki Meslek Meydan Okuması

Meydan okumada ikinci güne gelmişiz. Bugün de hayalimizdeki meslek hakkında bir yazı yazmamız gerekiyormuş. Daha önce benzer bir yazı yazdığımda aynen paylaşmak istiyorum sizlerle :) Buyrun efenim, okuduysanız tekrar okumayın (zaman kaybı), okumadıysanız okuyun. Yok ben de yazıcam diyorsanız; lütfen yorum bırakın, hayalinizdeki mesleği okuyum :)

"Yaşlıların şu meşhur lafı hep beni benden almayı başarmıştır. Ne oldum değil, ne olacağım diye düşün!

Çocukluğumdan beri yaşlılarla takılan bir insan olarak bunu hep amaç edinmişimdir. Yaşlılar dediysem, öyle 85 yaşlarındaki insanlar değil; benden yaşça büyük olan insanlardan bahsetmekteyim. Bu yüzden hep ne olacağımı düşündüm. Mesela ben küçükken polis olmak isterdim. Ortaokulun son sınıfına kadar bu amaçla yaşadım. Büyüyünce polis olacaktım ve süperkadın olarak tüm sokaklara korku salacaktım. Kötülerin azılı düşmanı, iyilerin kahramanı..

Sonra lise için polis okuluna başvurmak istediğimde matematik hocamın, ay pardon Türkçe hocamın etkisiyle vazgeçtim. Sen öğretmen olmalısın dedi bana. Yine bir ne olacağım korkusu aldı beni. Oturdum, öğretmen olma hayalleri kurdum. Üniversite sınavına ilk girdiğimde öğretmenliğe tutmadı puanım İstanbul içinde. Branş okumak istemediğimden yalnızca 5 tercih yaptım ve hepsi öğretmenlik.. Tabi hiç biri olmadı. Sonraki sene hala ne olacağım korkusu vardı içimde. Psikoloji okumaya karar verdim bu kez. Çünkü lisedeki mantık hocamı çok seviyor, mantıklı bir insan olmak istiyordum. Tekrar sınava girdim.

Babam beni karşısına aldı; kızım sen Kaymakam ol en iyisi dedi. Babamın kızıydım ben. Yine ne olacağım korkusuyla Kaymakam olmaya karar verdim. Sonra Kamu Yönetimini okumaya başladım. Baktım ki ben bu okulu bitiremeyeceğim, dersler çok saçma. Tekrar sınava girdim. Bu kez annem beni karşısına aldı. Kızım sen sosyal bir kızsın; Halkla ilişkiler okumalısın dedi. Ben yine ne olacağımı düşündüm. Anneme hak verdim. Benim kadar halkla ilişkili olmak isteyen başka bir insan yoktu heralde. Sonra annemin tercihi ile Halkla ilişkiler ve Reklamcılık kazandım. 2. senesinde Kamu Yönetiminden de mezun oldum. Kaymakamlık sınavına girmeye karar verdim ama ne olacağım korkusu izin vermedi. Halkla ilişkilerin staj döneminde aslında halkla ilişkiler okumak istemediğime karar verdim. 3. senesinde de Görsel iletişim tasarıma geçtim. Çünkü bir tek o bölüme geçtiğimde bir çok dersimi saydırabilecektim.

Bir çok dersi saydırıp 4 yıllık üniversiteyi 2 yılda bitirebilme azmini gösterdikten sonra kızım sen şimdi ne oldun sorusuna asla kısa bir cevap veremedim. Mesela, öğretmen oldum diyebilirdim. Ama hayır; ben kamu yönetimi mezunu, halkla ilişkiler ve tanıtım mezunu, görsel iletişim tasarımcıydım. Sanırım en sonunda ne olduğuma karar verdim. Fakat bu kez de insanlar görsel iletişim tasarımcıyı tanımadı. Grafikerim dedim. 2 yıllık mezunu heralde deyip aşağılandım.

Bu arada fotoğrafçılık kursları, bilgisayar eğitimleri de aldım. İngilizce öğretmenliği de yaptım bir ara bir dershanede. Sonra uzunca bir süre fotoğrafçılık yaptım. Fakat asla ne olduğuma karar veremedim. Aslında ne olacağıma da karar veremedim. Arada insan olmaya çalıştım; fakat gel gör ki, bazen onu da başaramadım.

Şu an sen nesin diye sorana, verebileceğim kısa bir yanıtımın olmaması sıkıntısındayım. Bazen yazar, bazen fotoğrafçı, bazen kamu çalışanı, bazen reklamcı, bazen grafiker oluyorum. Size ne lazımsa yaparım abi diyenlerdenim.

Fakat bana gelip sorarsanız; şu an yüksek lisansımı psikoloji alanında yapmak istediğimi söylerim. İçten içe; hala o mantık, psikoloji  ve felsefe üçlüsü içimi yiyip bitiriyor. Biz bu dünyaya okumaya gelmedik mi zaten? Ne demişti Allah? "Oku, seni yaradan Rabbinin adıyla Oku."

24 Eylül 2016

Toplu Taşımadaki Gerilimi Düşürmek İçin Kafes Dövüşü Turnuvası

Zaytung'da okuduğum bu haberi paylaşmadan geçemedim dostlar. Bence mantıklı.


Art arda yaşanan toplu taşımadaki şiddet olaylarını değerlendirmek üzere bu akşam saatlerinde bir araya gelen İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nin toplantısı az önce sona erdi. Şehirdeki gerilimi azaltmak üzere alınacak önlemlerin masaya yatırıldığı toplantıdan çıkan en çarpıcı karar ise, İstanbul'un kilit noktalarında ve toplu taşıma duraklarında kafes dövüşleri düzenlenerek vatandaşların deşarj olmasını sağlama yönünde...
Yaklaşık 3 saat süren toplantının ardından kameraların karşısına geçen İBB Başkanı Kadir Topbaş, özellikle bugün yaşanan ve metrobüs vakasınının önemli bir alarm işareti olduğuna dikkat çekti. Yaşanan gerilimin, en fazla 5-6 milyon kişinin yaşaması gereken bir alana yaklaşık 20 milyon kişinin doluşması nedeniyle ortaya çıktığını belirten Topbaş, "Tabii böyle olunca herkesin varlığı diğerine batıyor. Oksijenin de yetersiz gelmesi yüzünden yavaş yavaş akıl sağlığını yitiren vatandaşlarımız olmadık sebeplerle birbirlerine dalıyorlar. Yolcular diğer yolculara, yolcular şoföre, şoför yolculara her an girişebilir, girişiyor da zaten. Bugün ucuz atlattık ama Allah muhafaza çok daha feci olaylar da her an yaşanabilir" derken, yoğunluğun en fazla yaşandığı yer olan toplu taşımada tehlikenin daha da belirgin bir hale geldiğini ifade etti.
"Nasılsa dalacaklar"
İBB Başkanı Topbaş, yakın bir zamanda büyük bir deprem ya da veba salgını benzeri bir hastalık olmadıkça şehirde bir nüfus azalması beklenmediğini de sözlerine ekleyerek şöyle devam etti: 
"Bu durumda bizim üzerimize düşen, vatandaşlarımızı bir nebze rahatlatmak, deşarj olmalarını sağlamak. Toplantıda arkadaşlarımızla bunları konuştuk. Ne yaparız da en azından zaiyatı azaltabiliriz diye kafa yorduk. İlk aklımıza gelen şey, 'bunlar nasılsa birbirine dalacak, bari güvenli bir yerde kontrollü olarak dalsınlar' oldu. Bu amaçla başta Avcılar, Zincirlikuyu gibi yoğun duraklar olmak üzere kademeli olarak tüm metrobüs duraklarımıza vatandaşlarımızın rahat rahat kozlarını paylaşabilecekleri kafesler yaptıracağız. Yolculuk esnasında ya da öncesinde birbirine bilenenler girsin bunlara, kazananlar, ayakta kalanlar sinirlerini atmış bir şekilde pırıl pırıl çıksın kafesten. Ha keza şoförlerimiz de aynı şekilde bu turnuvalara diledikleri zaman dahil olabilirler. Onlara da bu konuda yetki ve izin verdik..."
Toplu taşımada "doğal seleksiyon" dönemi
Uygulama sayesinde yolculardan zayıf olanların kafeste elenerek toplu taşımadaki yoğunluğun da azaltılacağına dikkat çeken Topbaş, son olarak "Sistem bir yandan da doğal seleksiyon gibi işleyecek. Biz istiyoruz metromuza, metrobüsümüze de öyle her isteyen değil hak edenler, bileği kuvvetli olanlar binsin. Mert dayansın, namert kaçsın. Yazık günah bak kaç milyarlık araç pert oldu bugün..." ifadelerine yer verdi.

23 Eylül 2016

İletişim Fakülteleri Kapansın!

Şimdilerde her forumda karşıma çıkıyor bu cümle. Hak veriyorum istemsizce. Hem de bir iletişim fakültesi mezunu olarak. En çok da bu yüzden hak veriyorum gerçi. 

Gelin bir alıntı yapayım önce:

"Sayıları 80’i bulan İletişim fakülteleri her yıl 10 bin civarında mezun veriyor. Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinden aldıkları nitelikli eğitimlerle mezun olan iletişim mezunları işsizlik sorunuyla karşı karşıya.. İletişim ve medya sektörünün 2 büyük il (İstanbul, Ankara) dışında hemen hemen hiç gelişmemiş olması mezunların kendi mesleklerini yapmalarında en büyük engel. Yerel radyo ve televizyonların büyük kısmı adeta maaş vermemek için iletişim mezunu dışında gönüllülüğe dayalı çalışmaya yönlendiriyor. İletişim mezunları özel sektör ve devletin olumsuz yaklaşımları nedenleriyle kendi mesleklerini iletişimciler dışında herkesin yaptığının altını çiziyor.
İletişim mezunlarının çalışabileceği alanlar geniş aslında. Hükümet’in gerekli yasal düzenlemeleri yapması durumunda işsiz iletişimci sorununun çözülmemesi için bir neden yok. Örneğin iletişimcileri ilgilendiren alanları bir bir sıralıyoruz ve soruyoruz: BU KURUMLARDA ÇALIŞANLARIN YÜZDE KAÇI İLETİŞİ MEZUNU? HER SENE BU KURUM VE KURULUŞLARDA KAÇ İLETİŞİM MEZUNU ALINIYOR?
Basın Yayın ve Enformasyon: ÇALIŞANLARIN YÜZDE KAÇI İLETİŞİM MEZUNU? HER SENE KAÇ İLETİŞİM MEZUNU ALIMI OLUYOR?
Türkiye Radyo-Televizyon Kurumu: ÇALIŞANLARIN YÜZDE KAÇI İLETİŞİM MEZUNU? HER SENE KAÇ İLETİŞİM MEZUNU ALIMI OLUYOR?
Anadolu Ajansı: ÇALIŞANLARIN YÜZDE KAÇI İLETİŞİM MEZUNU? HER SENE KAÇ İLETİŞİM MEZUNU ALIMI OLUYOR?
BASIN İLAN KURUMU: ÇALIŞANLARIN YÜZDE KAÇI İLETİŞİM MEZUNU? HER SENE KAÇ İLETİŞİM MEZUNU ALIMI OLUYOR? YA DA BASIN İLAN KURUMU İLETİŞİMCİLERİN DAHA FAZLA İSTİHDAMI İÇİN SON 3 YIL HARİCİNDE NE YAPTI VE SON 3 YILDA NE YAPTI?
TÜM DEVLET HASTANELERİNDE: İLETİŞİM UZMANI VE HALKLA İLİŞKİLER DEPARTMANLARINDA KAÇ İLETİŞİM MEZUNU ÇALIŞMAKTA?
MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI: Formasyonlu binlerce iletişim mezunu var. MEB’in 2015-16 tüm formasyon almış iletişim mezunları için ayırdığı toplam 5 kadro… SORUYORUZ: MEDYA OKURYAZARLIĞI NE OLDU?İLETİŞİM DERSİNİN OKULLARIMIZDA OKUTULMAMASI NEDENDİR? İLETİŞİM VE SUNUM BECERİLERİ VEMEDYA OKURYAZARLIĞI DERSİNİ VEREBİLECEK DONANIMDA OLAN FORMASYONLU İLETİŞİM MEZUNLARINDAN KAÇ KİŞİYİ İSTİHDAM ETTİNİZ? MEB, DİKSİYON VE GÜZEL KONUŞMA DERSİNİ VEREBİLECEK ÜNİVERSİTE MEZUNLARI İLETİŞİMCİLER DEĞİL MİDİR?
ADALET SARAYLARI: İLETİŞİM UZMANI SIFATIYLA KAÇ İLETİŞİMCİ ÇALIŞTIRILMAKTA?
2009’dan bu yana hemen hemen her yıl Meclis’e kanun teklifi, çeşitli soru önergeleri verilmekte. Ancak İletişim mezunları lehine henüz olumlu bir gelişme yaşanmış değil.
İLETİŞİMCİLER İŞSİZLİKTE 1. SIRADA

Fakülte mezunları arasında işsizliğin en çok yaşandığı alan mezunlarını maalesef iletişim fakülteleri veriyor."
Evet sayın okuyucu, iletişim fakültesi mezunlarının durumu tam olarak bu. Bizler açıkta aylak aylak dolaşıyoruz, deli gibi iş arıyoruz. Bizim işlerimizde ise ilkokul mezunları çalışıyor. Onun bunun kızı, karısı, arkadaşı olması yetiyor medya sektöründe çalışmak için. Okumasanız da olur. Çoğunluğu ilk ve ortaokul derece okullardan mezun, iki kelimeyi yan yana getirip bir cümle kuramayan metin yazarları ile dolu ortalık. Çekilen reklamlardan, izlediğimiz dizilerden, fotoğraflardan, haberlerden ve diğer her ne varsa maruz kaldığınız hepsinden anlayabilirsiniz bunu. Sonra karşımıza çıkıp "Ne olacak bu gençliğin hali, nedir bu genç nesil, sonumuz ne olacak?" diye ağlayan insanlar da bunlar. 
Sen ne anlarsın bizim ne olacağımızdan? Gitmişsin en alakasız yerlerde okumuşsun, yerimizi işgal etmişsin; sonra saçma sapan işler yapıp insanları en çok etkileyen yerlerde sırf daha çok para kazanabilmek için takılmışsın, bir de gelip kendi şekillendirdiğin toplum hakkında aptalca atıp tutuyorsun!
Bu, kendi ellerinizle yaptığınızdır. Bu kendi elimizle yaptığımızdır. Bu medya, bu internet, bu iletişim araçları kimsenin oyun alanı değil! Şimdi def'olun gidin, kendi çöplüğünüzde oturun. Daha fazla para kazanacağım diye insanların beyninin içine etmekten, toplumu yozlaştırmaktan, sırf daha çok gidiyor diye saçma sapan programlar yapmaktan elinizi ayağınızı çekin.
Ha diyeceksiniz ki, kim istediği işi yapıyor ki? En çok da iletişimciler kendi işini yapamıyor maalesef. İletişim gibi en çok eğitime muhtaç olan bir sektörde, eğitimsiz bilgisiz ve seviyesiz insanlara maruz kalıp; topyekün geriye gidiyoruz;bilginize..

23 Ağustos 2016

Duygularını Bastırma!



Gözyaşları güçsüzlüktür!

İmrenme yıkıcıdır.

Ve kızgınlık yanlıştır!

Neredeyse hiç bir şey hissetmemeliyiz gibi. Bütün hayatımızı duygularımızı gizleyerek geçiriyoruz. Gerçek hislerimizi saklayarak. Sonra da neden bu kadar stresli, kaygılı ve depresyonda olduğumuzu merak ediyoruz.  Sadece onları serbest bıraksak ne olur? Hissettiğimiz bütün duygulara direnmeyi ve onlardan utanmayı bıraksak? Ve hissetmenin yanlış olduğu duygular aslında tamamen doğalsa?

Beş tane doğal duygu var. Ve onları anlamak için bir haritaya ihtiyacımız var.

KEDER: istemesen de hoşçakal demene izin veren şey. İfade etmenin çok doğal olduğu bir duygu. Ama keder bastırıldığında depresyona dönüşür.Sen kederi kontrol edersin, depresyon ise seni kontrol eder.

KIZGINLIK: hayatta kalmamız için gerekli olan koruyucu ve ilkel iç güdü. İfade etmenin çok doğal olduğu bir duygu. Ve asla biri için zarar verici ya da tehditkar olmak zorunda değil. Ama kızgınlık bastırılırsa hiddete dönüşür. Sen kızgınlığı kontrol edebilirsin, hiddet ise seni kontrol eder.

İMRENME: Başarılı birini gördüğümüzde bize ilham veren şey. Ve bizi en yükseğe tırmanmaya ve olabileceğimizin en iyisi olmaya sevk eden şey. İfade etmenin çok doğal olduğu bir duygu. Ama imrenme bastırılırsa kıskançlığa dönüşür. Sen imrenmeyi kontrol edebilirsin, kıskançlık ise seni kontrol eder.

Bütün bu duygular KORKU dan kaynaklanır. Hissetmenin çok doğal olduğu bir duygu. Korkularımız bizi koruyan iç güdülerimiz. Yüzleşilmeye ve ifade edilmeye ihtiyaç duyulan korku, bizim en yüce duygumuz olan SEVGİ nin bir ifadesi. Çözüm hissetmeyi durdurmak değil,  o başlangıç.

Yukarıda okuduğunuz yazı bir arkadaşımın paylaşmış olduğu videoda geçen cümlelerdir. Çok mantıklıca geldi, paylaşmak istedim. Duyguların birbirleri ile bağlantılı olduğunu, hareket hiyearşsine göre düşünmeden sevilemediğini bile iddia eden bir insan olarak; altına imzamı atmak gerçekten isterdim. Duyguların bastırıldıkça elimizden çıkıp gittiği, sinirlenince ve üstüne gitmeyince daha da büyüdüğünü de eklemek isterim. Keşke bastırmadan sevdiğimizi söylüyor gibi, nefret ettiğimizi de haykırabilsek.

Bir de işin en kötü yanı ne biliyor musun sayın okuyucu; bir şey ne kadar büyükse; acısı da o kadar büyük oluyor. O yüzden kimseyi büyük sevmeyin, büyük üzülmeyin, büyük kırılmayın ve büyük korkmayın. 

20 Ağustos 2016

Görgüsüzlüğün daniskaları

Geçenlerde x bir yerde araba muhabbeti olduğunda; "ama ben orada araba kullanamam gerçekten çok zor" dedim. Kendini beğenmiş, sonradan görme x kişisi suratını ekşiterek bana dönüp "Senin ehliyetin mi var sanki?" dedi. "Evet, yaklaşık 9 yıldır var, aktif olmasa da araba kullanıyorum çoğunlukla" dedim. "Ne bileyim hiç fotoğraf video falan görmedim " diye ekledi.

Çünkü günümüzde araba direksiyonunda fotoğraf çektirmediyseniz; araba kullanmayı bilmiyorsunuz. Bas bas bağırmanız gerekiyor. Günümüzün görgüsüzleri, sonradan görmeleri, direksiyon başına geçtikleri an; yanlarındakinin eline telefonu tutuşturup video çektiriyorlar. Bir de afilli şarkı açıyorlar ki; sormayın gitsin. Ömründe ilk kez direksiyona oturmuş ve muhtemelen o video yeterince beğeniyi alınca bir daha oturmayacak olan,başka yerlerdeki ezikliğini bu şekilde bastıran o insanlardan bahsediyorum evet.

Hayır bir de garip bir güruh var. Sosyal medya da bir şeyler paylaşmadıysanız ne söylerseniz söyleyin inanmıyorlar. Misal geçenlerde benim evli olmadığımı iddia eden bir arkadaşım vardı. Sebebi ise; düğün -kına vs videolarını veya fotoğraflarını instagram da paylaşmamış olmam. Aslında yeni nesil evlenen genç kızlar gibi inciğini cinciğini "Ay işte evimizi diziyoruz, ay şunu aldık, ay bunu giyicem, şu makyajı şurda yapıcam, şurda osurduk"paylaşan biri olmadığımdan tüm bunlar. Ha rahatsız oluyor muyum, çoğunlukla. Bu kadar özeli, bunca güzeli paylaşıp eskitmenin anlamını bulamıyorum.. Yani onca ayrıntıyı bilmek zorunda değilim. Senin kocanla yaşadığın muhteşem evlilik yıldönümünü de..

Ah bunca söylenip evlilik yıldönümü ile afişe olmuş bir insan olduğumu da eklemeliyim sanırım. Ne de olsa eleştirdiğimizi yaşamadan ölmüyoruz. Yıldönümü yemeğimizde x yerde check-in yaptım. Genelde yapmam öyle şeyler ama mekan istanbul'dan çok uzakta kafa dinlemelik bir yer. Üzerine de böyle bir şey yazdım. Kuzenim nasıl olduysa evlilik yıldönümümüzü unutmamış. Hemen altına tüm iyi niyetlerini sundu. O kadar çok tebrik aldım ki anlatamam.. Hiç beklemediğim bir şeydi. Tabi inanılmaz utandım da.. O gün bugündür check-in yapmıyorum farkındaysanız :))

Neyse kendimle ilgili küçük anektottan sonra eklemeye devam edeceğim bu görgüsüzleri. Bu görgüsüzler genelde maddi anlamda sıkıntılar çektikten sonra koca evinde maddi açıdan iyi bir şeyler görüp; bunu insanların gözüne sokmayı amaç edinirler. Öyle böyle değildir ama bu. Sorsan fakirler için çok üzülürler, Suriye için ağladıklarını iddia ederler fakat her dakika marka çantalarıyla fotoğraf çektirip, kıyafetlerini tüm ayrıntılarıyla takipçilerinin gözüne sokarlar. İşin kötü kısmı bunları takip eden bir güruhun olmasıdır. "Kıyafetini nerden aldın canığğıımm" diye sorarlar bu tayfalar. "Ayy çok tatlığsınn" diye de eklerler. Kıyafetini muhtemelen soranın asla alamayacağı bir yerden almıştır.  Gururla cevap verir diğer tüm yorumları yanıtsız bırakırken. Çünkü o bir markadır artık. Kocasının parası çok yaşasındır. Kocası olmasa muhtemelen bir yerlerde öylesine çalışacakken; şimdi o tatil senin, bu tatil benim gezer. Çocuğunu eline alır; sağda solda fink atar.

Bu görgüsüzlerin sayesinde marka imajları pekişir. Marka bilinci hayatımıza yerleşir.. Onlar Suriye, Afganistan, İran, Irak diye ağlayıp dururlar, bir sürü demogojiye girerler fakat o iğrenç markalarını da gözlerimize sokmaktan - o markalar sayesinde aşağılık duygularından kurtulmaya çalışırlar. Çünkü marka; kesinlikle imaj belirtisi değil; aşağılık duygusunun bastırılma ve kendini yüksek gösterme çabasından ibarettir. Allah onları ıslah etsin.

10 Ağustos 2016

Ters İbraz (ChargeBack) ve Kötü Niyetli Satıcılardan Korunma Yöntemleri - 2

Merhaba, daha önce burada bahsettiğim yazıda nahoş bir durumla karşılaştığımızda, eğer visa yada mastercard bandrollü kartlar kullanarak alışveriş yaptığımızda Chargeback yani Ters İbraz ile hakkımızı nasıl arayacağımızı, ödediğimiz ücreti bedelsiz nasıl geri alabileceğimizi anlatmıştım. İlgili yazı için buraya tıklayabilirsiniz. Bu yazıdan 2 ay sonra, paralel olarak gerçekleştirilen Tüketici Hakem Heyeti sonucu yani Mahkeme kararıda kahramanımıza ulaşmıştır.

Olayı özet olarak anlatırsam, kargo ile eve gelen bir üründeki kusur teslim alındıktan sonra kullanıma hazırlanırken alıcı tarafından tespit edilmiş, durum satıcıya bildirildikten sonra "ürünü teslim alıp açtığı" için satıcı tarafından sorumluluk kabul edilmemişti. Satıcı teknik servisten bir şekilde aldığı "kullanıcı hatası" raporuna rağmen kusurlu bulunmuş.

Aşağıdaki mahkeme kararında dayanak  olarak şu maddelere yer verilmiş:

"Teslim tarihinden sonra 6 ay içinde ortaya çıkan ayıpların, teslim tarihinde var olduğu kabul edilir" 

Diğer maddeler için tutanağı inceleyebilirsiniz.


29 Temmuz 2016

Hayatınızın en güzel zamanı?


herkesin hayatında bir dönem harika geçmiştir. o zamanlara tekrar dönüp, tekrar yaşamak istemişsinizdir bazı şeyleri. tekrar yaşasam asla sıkılmam dediğim dönem lise zamanlarımdı. lisedeyken harika arkadaş ortamımız vardı. birbirimize şakalar yapar, dalga geçer, eğlencesine okula giderdik. ev geçindirme derdi, para sıkıntısı, üstün görme ve aşağılama gibi dertler yoktu. ekmek elden, su göldendi o zamanlar. 

lise hayatımızda aşk da yoktu bizim. şimdi ki gibi birileri birilerine aşık olmazdı. eğer sınıf arkadaşınızsa bacınızdı. birisi bacınıza nasıl yan gözle bakarsa canınız sıkılırsa, öyle canı sıkılırdı sınıf arkadaşlarımızın. birbirimizin arkasını kollardık, severdik birbirimizi. güzel günlerdi. en çok eğlendiğim, delice yemek yiyip kilo almadığım, hiç bir şeyi sallamadığım, en aklım havada, en uçarı aynı zamanda da aptal zamanlarımdı. 

liseden sonra üniversite, iş hayatı falan derken; insanların iki yüzlülükleri ile tanıştım. artık giydiğin marka, konuştuğun insan, tuttuğun takım, sevdiğin müzik, yediğin yemek, içtiğin kahve gibi her şey çok önemliydi. akıllıysan dostun boldu. çünkü onların ders konusunda sana ihtiyacı vardı. sonra ilişkiler de değişti. erkekler kadınlara iğrenç gözle bakıyordu. en azından o dönemler bana öyle geliyordu. kadınla cinsel ögeydi artık. erkekler de avını bekleyen avcı. selam veriyorsan yanlış anlıyor, hemen avlanmaya çalışan tilki gibi etrafında dolaşıyorlardı. nefret etmek için milyonlarca sebep varken, daha da nefret edilesi feminenliğe doğru gitmekten korkuyor; uzaklaşıyordum. bir dönem insanlarla olan ilişkimi ciddi anlamda süzgeçten geçirdim.

sanırım en korkunç dönem oydu. artık insanların bana yalan söylediğini düşünüyor, herkesin çıkarı uğruna yaşadığını fark ediyor, kimseye güvenemiyordum. çünkü insanlar topraktan yaratılıyordu ve her an çamurlaşabiliyorlardı. bir çok çamurla karşılaştım. bir çok kez çamurlaşan insanların yaptıklarına şahit oldum. bu da beni benden çok korkuttu.

derken hayatımın asıl en güzel zamanını yaşamaya başladım. babamın etkisi ile bir sivil toplum örgütüne katıldım. örgüt, uluslar arası çalışan , insan hak ve hürriyetlerini savunan bir oluşumdu. insanlara olabildiğince mesafeliydim yine. fakat bir gün, Somali'den gelen bir çocukla yaşadığım ilginç diyalog beni çok farklı bir yerlere getirdi. insanlara yardım etmenin güzelliğini, insanlardan çok yapılan şeylerin farkındalığını anladım. Şöyle ki, insana insan olduğunu hatırlatan en güzel şeyi bulmuştum: kahramanlık. ben o ufak yetimlerin kahramanıydım. bana öyle içten abla diyorlardı ki; sonradan duyduğum her abla kelimesinde onları anacaktım ve onlara yardım eder gibi abla diyenin isteğini asla geri çevirmeyecektim. 

ben o çocukları gerçekten çok sevdim. Somali, Açeh, Abd, Macaristan, Moro, Türkmenistan, Azerbaycan ve niceleri.. Onlarla bir şeyler yaşadıkça hayatın aslında ne kadar boş olduğunu fark ettim. O küçük yaşta yaşadıklarını gördüm. Babalarını kaybetmişlerdi, ya da annelerini. O acıyla baş etme halleri o kadar garipti ki.. O kadar güzeldi ki.. O an yaşanan tüm dünyevi acıları düşündüm. ne kadar da boştu..

fakat en büyük boşluğa mülteci kampına gidince yaşadım. aynı evde yaşayan insanları gördükçe, tecavüzden korkan kadınlarla göz göze geldikçe, dilini bilmediğim çocuklara çikolata verdiğimde sanki kendilerine dünyayı bahşetmişim gibi davrandıklarında, işini gücünü kaybeden adamların acizliğini ve ezikliğini göz bebeklerinin küçülmesinde gördükçe ; aslında dünyada var olan acıların ne kadar büyük olduğunu anladım.. 

eski mutluluklarımı hatırladım. anlık mutluluklardı. gelip, geçiyorlardı.. tıpkı o insanların bir zamanlar yaşadıkları gibi. birden en büyük mutluluğu kalbimin ince bir sızısında hissettim. onlarla birlikte olmanın o ince sızısı.. onların acılarına ortak olmanın, o kocaman sofralarda kuru ekmeği paylaşmanın güzelliğinde hissettim..

eve döndüğümde artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı. bir yetimin aylık geliri için 75 tl demişlerdi o zaman. aldığım her şeyde 75 tl yi aradım. annem bir çantaya 500 tl verirken, 75 tl ile bir yetim geçiniyordu. markadan nefret etmeyi öğrendim o çocuklarda. aldığım her markanın dönüp dolaşacağı yeri izledim Abd menşeisi olan bir belgeselde. yardım ve yataklık etmekten içeri düşen insanlar gibi cehenneme düşücem korkusu sarsa da bedenimi; sosyal statü belirtisi olarak görülen markalardan tam anlamıyla uzaklaşamadım yine. fakat her çok para harcadığımda aklıma geldi o çocuklar.. o çocukların yaşadıkları.. aman banane herkes kaderini yaşar diyemedim. 

az önce suriyeli bir çocuğu dinledim. üç cümlesinden birinde "kardeşimi öldürdüler" diyordu. kardeşini gözlerinin önünde öldürmüşler ki, ya da ölüsünü ne halde görmüş ki; göz yaşlarını tutamıyordu her "kardeşim" dediğinde.

şimdi tekrar neler için üzüldüğünüze, neyin peşinden gittiğinize, neye çok harcadığınıza bir dikkat edin. gerçekten kapitalist sistemin istediği gibi tüketim toplumu olup, tüm duygularınızdan arınıp çalışıp emek sarfedip parayla mutluluğu satın aldığınızı mı sanıyorsunuz? yoksa gerçekten insancıl duygularla insanlara yardım edip, insanlığınızı unutmadan; sadece ihtiyacınız olanı mı satın alıyorsunuz?

benim hayatımın en güzel zamanı bana gerçek değerleri katan o günler olmuştu. 

26 Temmuz 2016

Ve ..

Aslında günlerdir erteliyorum yazı yazmayı. Buraya internetten topladığım bilgiler ışığında bir kaç bir şey yazmak isterdim. Fakat yazmayacağım. Çünkü darbe her zaman, tüm topluluklarda yalnızca siyasete değil; tüm toplumsal yaşantıya atılmış bir tekmedir. Asla mazur görülemez. Dünyanın hiç bir ülkesinde insan hak ve özgürlüklerinin gözetildiği hiç bir yerde darbe hoş karşılanmaz. Darbe yanlısı olup "halkı yine halkın seçtiği yönetir" zihniyetine sahip insanları anlayamazken; 80 darbesini yaşamış bir memleket olarak 50 yıl geriye atıldığımız dönemleri unutmadan darbeye hayır diyorum!

Ölenlere Allah'tan rahmet, kalanlara sabır diliyorum. Bu olaylara sebep olanları da Allah'a havale ediyorum, Çünkü; Dönüş O'nadır

Instagram da 9gag tarafından ertesi akşam paylaşılan ve beş altı saat sonra kaldırılan şu paylaşımı da yapmadan geçemiyorum. Benzerlik mi, rastlantı mı, yoksa başka bir şey mi; bilmiyorum..

1 Temmuz 2016

Bu bir üzüntü yazısıdır.


Bazen ne yazacağını bilemezsin.. Ben iki gündür yazıp yazıp siliyorum. Söyleyecek milyonlarca kelimem varken, sesimi kesip oturuyorum. Çünkü ne konuşursak, ne söylersek söyleyelim; kendini bilmezin biri gelip evinden herhangi bir iş için çıkan insana zarar verebiliyor. 

Havaalanı patlaması olmadan önce, metrobüsle Avcılar'a gidiyordum. Yolda giderken insanları yine her zamanki gibi izlemeye koyuldum. İşin ilginç yanı herkes mutluydu. Ellerinde telefon, ya biriyle mesajlaşıyor, ya komik bir video izliyor, ya da müzik dinliyorlardı. Herkeste bir tebessüm vardı. Huzurluyduk. 

Sanırım çekilmez olan bu. Başkalarının dayanamadığı bu. Zaten kendi içimizde bir sürü çürük elma varken, onlara rağmen yaşamaya çalışırken; bir de bizi hiç beklemediğimiz yerlerden vurmaya başladılar. Neden? Paraysa para, güçse güç. Ne istiyorsanız verelim de düşün şu milletin yakasından. Evlerinden hiç bir şeyden habersiz; hayat gayesi için çıkan insanları rahat bırakın. Yeterince tecavüzcüsü, çocuk tacizcisi, hırsızı, dolandırıcısı olan ülkemde zaten birbirimizle zar-zor geçiniyoruz. Bizi para ve cinsellik kölesi yapan sisteme her dakika zaten küfrediyoruz. Bir de size gerek yok.


Düşünsene burnunun dibinde bomba patlamış. Meslektaşlarının parçaları önüne düşmüş. Sen 100 liraya kontak açıyorsun. Esnaflık bu değil. İnsanlık demiyorum, çünkü yanından bile geçmiyor. Nerede bizim yardımseverliğimiz, nerede bizim dostluğumuz-kardeşliğimiz? 

Bombalar patladı. Hava alanında eşini-dostunu-akrabasını almaya giden, mesai yapan, hiç bir şeyden habersiz başka ülkeden ülkemize gelen insanlar hayatlarını kaybetti. Hep bu tip eylemler yapan insanların, öldürdükleri insanları tanısalar aslında ne kadar sevebileceklerini düşünürüm. Savaşlarda da.. Tanımadan, sırf birileri söyledi diye, hiç suçu olmayan, hiç bilmedikleri, ne olursa olsun istatistik sayı uğruna öldürdükleri o insanlarla aslında ne kadar da iyi dost olabileceklerini, çok iyi anlaşabileceklerini düşünürüm. Hani hep derler ya "seninle başka zaman, başka bir yerde, başka şartlar altında tanışsaydım aslında her şey çok farklı olurdu" diye. Kesinlikle öyle olurdu. 

İşte şu üst paragrafta anlattığıma merhamet diyoruz kısaca. İnsanların insanlara merhamet duygusu kalmadı. Keşke azıcık olsa. Keşke azıcıktan biraz daha fazla olsa. Bir insanı hayata getirmek kolay değil. Onu büyütebilmekte. O insana hayatını kurdurtmakta. Bir babayı-anayı veya kardeşi; arkadaşı ya da hayatınızda bir şekilde var olmuş bir insanı o şekilde kaybetmekte hiç kolay değil. Davanız ne, ne için yapıyorsunuz bilmiyorum ama; artık bu yaptığınıza bir son verin. Bu şekilde hiç bir şey çözümlenmez. Sadece istatistik bilgi olarak kalırsınız tarihte. Ha, benim dini inancıma göre; o kadarla da kalmazsınız. Allah bu eylemleri yapanlara elbette adaletli bir şekilde davranacaktır.

26 Haziran 2016

Bir Erkek Bir Kadını Neden Sever?


Eski yazılarımın arasında buldum, tekrar paylaşmak istedim, buyrun: 
Şimdi en zorunu yapıcam; bir erkek gözüyle bakıcam. Aslında büyüdüğüm ortama bakılırsa; genelde "erkek"leri iyi anladığım söylenir. Abili bir ortamda büyüyosanız bu gayet normal. Oynadığınız oyunlar; adam öldürme, araba yarışları, futbol oyunlarının ötesine geçmez. Çocukken de bebeğiniz asla olmaz.. Abiniz ve arkadaşlarıyla takılırsınız. Çocukluk arkadaşlarınız hep ortak olur.

Erkeklere sordum. Bi kadını neden seversin dedim. Aldığım cevaplar:

-Gözlerine baktıgında artık değildir dünyada uyuşur tüm bedeni... Bu duyguyu hissetmek için.. Evet olabildiğince duygusal bi yaklaşım. Ama bunu söyleyen arkadaş, daha burnu çiçeğinde aşık,söylemeden geçemicem.. :)

-Oturmasına kalkmasına dikkat ediyorsa ve bana ayak uydurabilirse..

-Bakımlı ve hoş olması. Bilhasla güzelliği için..

-Masum görünüşü, ilk bakışlar ve ilk görüşmedeki asilliği..

- Çıkar için sever, sanırım anladınız siz onu..

-Kız ulaşılmazsa; o yüzden sever.. Ulaştıktan sonra da terkeder..

-Erkekler kızına göre sever.. Bunu da anladınız siz..

Biri de "ben kızları sevmem" dedi :) Bunu da anladınız siz :))

Aldığım cevapların özeti bu şekildeydi. Şimdi kendi görüşlerimi vermenin zamanı geldi. Erkek sevdi mi "manyak gibi" sever. Bi arkadaşımın da söylediği gibi "ölümüne" sever.. Erkekler mantıklarını çalıştıramazlar pek severken.. Pat diye aşık olup, işte hayatımın kadını bu diye atlarlar.. O'nsuz olamayacaklarını sanırlar. Ama yine de aşklarına sadık kalmazlar, o ayrı..

Bir erkek bir kadını, hayatını paylaşmak için sever,bana kalırsa.. Yalnız ölmek istemediğinden.. Yalnızlığı kaldıramadığından.. Paylaşım meraklısı olduğundan.. Kadın-erkeğin birbirine olan gerekliliği yüzünden sever.. İlk bakışta kaşına gözüne bakar, sonra içine takılır.. Bir erkek bir kadının içine takılsa da; Farkettirmekten korkar.. Erkekler korkaktır. Aslında sevmeye korkarlar..

Bir erkek bir kadının gülüşünü sever. Gözlerini sever.. Paylaşımlarındaki sınırsızlığı sever. Ya da sınrıları zorlamayı, ya da sınırları. Kadınların etrafındaki duvarları bile sever..

Eklemek istediğin bişey varsa; tabi.. :)