düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mart 2016

Cemaatçilik

 “Dinlerini bölük bölük edip her biri bir kişinin taraftarı olmuş olanlar var ya, sen hiçbir konuda onlardan olamazsın. Onların işi Allah’a kalmıştır. Daha sonra Allah, onların yaptıklarını kendilerine bildirecektir.” (En’âm, 6/159)

Ayet paylaştım ama tüm mezhepler, cemaatler dinimizi bölük bölük etmiyor mu? Birinin farz dediğine diğeri sünnet derken, aynı dinden bahsedilmesi mantık hatasına düşürmüyor mu bir nevi.

Dindeki çözülmelerin sebeplerinin en başında Kur'an okuyup anlamak yerine "hoca" denilen insanların söylediklerinin ışığında ilerlemek değil mi zaten? Halbuki Allah yine kitabında ;
"Biz bu kitabı sana, her şeyin ayrıntılı açıklayıcısı, bir doğruya iletici, bir rahmet, Müslümanlara bir müjde olarak indirdik.."(16 Nahl Suresi 89) diyor.

Her şey ayrıntısıyla açıklandığını söylüyorken Allah, neden biz Kur'andan uzak duruyoruz hala?
Çünkü bize zamanında demişler ki; sen anlamazsın, o olabildiğince karmaşık bir yapıya sahip, her cümle aslında başka anlam taşıyor.. Uzaklaşmışız da uzaklaşmışız.. Önce mezhepler çıkmış ortaya.. Yetmemiş üstüne cemaatleşme çıkmış. Ayrılmamamız gereken tek konu din iken; hepimiz birbirimizden kopmuşuz.

Dini 4'e bölmüşler, üzerine cemaatlerle din kardeşlerin arasına nifaklar sokmuşlar. Hatta cemaatler de öyle ileri gitmişler ki, kendi cemaatlerinden olmayanlardan alış veriş bile yapmamışlar. Sadece kendi cemaatlerinin yaptığı yardım kermeslerine katılmışlar, sadece kendi cemaatleriyle görüşmüşler..

Hadi gel şimdi Müslüman Müslümanın kardeşidir, bütünüzdür de?! Hayır efendim, bölmüşler bizi. Hoca denen insanlar bölmüş hem de.. Bölünmelere izin vermişiz. En başından vermişiz. Hanefi demişler, şafi demişler.. Biri haram demiş, diğeri sünnet, öbürü farz. Sana hangisi kolaysa onu seçmişsin. Açıp Kur'an okumamışsın. Sonra da neden tüm zorluklar Müslümanların başında demişsin. 


22 Şubat 2016

Selam Plaza İnsanı, Bu Yazım Sana!

Bu yazıda  ayrıcalıklı insanları ele alacağım. Plaza insanlarını.. Bu yazım yalnızca onları ilgilendirdiğinden hedef kitlem olabildiğince düşük. Çünkü plaza insanı bizler gibi yemek yemez, bizler gibi içmez, bizler gibi tuvalete gitmezler. Onlar hep yüksektedirler..

Ömrünüz boyunca okuyup "büyük adam olma" ya şartlandırılmışsınızdır. Aileniz sizin iyi bir meslek sahibi olabilmeniz için tabiri caizse bir yerlerini yırtarlar. Dershanelere paralar dökerler, istediğiniz her şeyi edinmenizi sağlarlar, psikologlara götürürler. İstedikleri ve önü açık okullardan birini kazandıysanız eğer; sizden iyisi yoktur bu gözünü sevdiğim memlekette.. Fakat yetmez yine de herkese hava atılacak plaza da çalışmanıza.. Yetmesi için bir de yurt dışına çıkar, masterinizi da tamamlarsınız.. Sonra döndüğünüzde gerek bir tanıdık, gerekse aldığınız yüksek puanlarla işte o hayalleri kurulan plazaya ayak basarsınız..

Ah ne güzeldir o plazadaki topuk sesleri.. Bayanların hepsi birer içim sudur. Çünkü plazada çalışmak istiyorsanız eğer kapitalist sistemin tüm isteklerine cevap vermeniz gerekir. Öncelikle marka giymelisinizdir. Çünkü şeytan marka sever. Ah pardon kapitalist sistem.. Kapitalist sistemin en büyük getirisi olan plazadaysanız eğer, sizde markadan taviz vermemelisiniz. Orada çalıştığınız sürece, yine orada giymek zorunda olduğunuz kıyafetler için, oradan kazandığınız parayı, yine orası gibi büyük bir alış veriş merkezinde harcamalısınız ki kapitalizm çarkı dönsün.. Kışkırtıcı güzelliğe sahip olmanıza gerek yoktur.. Mini etek, yüksek topuklar ve ağır makyaj sizi böyle göstermeye yetecektir de artacaktır bile.. Zaten herkesin üzerinde olan plazada çalışıyorsunuzdur..

Plazaların en büyük etkisi budur. Herkesten yüksek, ihtişam sahibi, en yukarda olmanızı sağlar.. Oralara giderken harcadığınız şeylerin önemi yoktur.. Ya da o plazaların yapılma sebebi de sizi ilgilendirmez. Sizi ilgilendiren tek şey, kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacak, daha üstün ve daha yukarda görünmenizi belirtecek olan plaza hayatıdır. Halbuki plazalar insanlar arasındaki statü farkını açmak, kapitalist sisteme ayak uydurulmasının gerekliğini vurgulamak, az kazanan ile çok kazanan arasında çeşitli duygusal çöküntüler oluşturmak, aşağı tabaka olarak vurgulanan bir tabaka ortaya çıkararak yukarı tabakaya itaati sağlamak, belli kısmı aşağılarken belli kısmı yüceltmek için vardır. Fakat bu sizin umrunuzda değildir. "Hayır efendim, ben bu binada çalışmam" demezsiniz, diyemezsiniz. Aynı parayı kazanacağınız iki katlı bir atölye mi, plaza mı deseler; ağzından salyaları akan varlıklar gibi plazaya koşarsınız. Çünkü kapitalizmin babası orasıdır.

Kapitalizmin babası demişken, bu plaza hayatı gökdelenli yaşamın başlangıcının 1884'lere kadar dayanması da ilginçtir. O yıllarda insanlar bu yapılardan korktuğu için ortaya çıkar. Plazalar öyle durduk yere ortaya çıkan, yer ihtiyacından yükseltilen, arsa parasından kaçınmak için yapılan yapılar değildir. Kapitalizmin dayatılmasıdır ve bizde afiyetle yemişizdir..

Plazada çalışan insanlar aldıkları paranın çoğunu yine yedikleriyle, giydikleriyle kapitalist sisteme gönderirler. Sırf diğer insanlardan ayrışmak için.. Sırf herkesten üstün olabilmek için.. Sırf bunun gibi bir çok kapitalist sebep için..

Şimdi plazada çalışan birisi gelsin ve bana hayır efendim biz orada şu sebepten çalışıyoruz desin ve kapitalizmin ana merkezi olmadığına inandırsın beni.. Orada üstünlük olmadığını, insanları kategorize etmediğini açıklasın. Peki neden bu yükselti? Tanrının hep yükseklerde olduğuna inanan bilinçaltının yükseklik aşkını tanrılaşma olarak algılamasından mı ileri gelmekte yoksa? Yoksa diğerlerini korkutmak mı? Hadi bana elle tutulur düzgün bir şey verin. Fakat unutmayın ki daha ben şehrin bozulan tarihi dokusundan bahsetmedim bile.

Son olarak hadi sıkıyosa bırakın o işleri.. Eminim çok daha iyi yerlerde çalışabilecek kapasitedesiniz. Vazgeçelim şu kapitalist dayatmasından. Binaları indirelim 5 kata. Yine hepimiz selam verelim birbirimize.. Kimse kimseye üstünlük taslamasın.. Levent'te alışveriş merkezine gitttiğimizde burnu havada insanlar görmeyelim. Artık insanları çalıştıkları yerlere göre sınıflandırmayalım. O binalar yine dursun. Müze olarak kullanalım. İnsanlara kapitalizmin ölümünü anlatalım gezerken. Hadi.

16 Şubat 2016

Kadın Olma Sorusalı


Kadın olmak muhteşem bir şey. Yaratılışa bakmak isterseniz eğer, gerek estetiği ile, gerekse nazik yapısı ile dünyada eşi benzeri olmayan varlık kadın. Fakat gelin görün ki, günümüzde bu demek değil.

Günümüzde kadın olmak gerçek bir sorun. Çünkü izlediğimiz filmlerin hepsinde kadınlar ya yalancı, ya sahtekar, ya aldatan, ya da aptal. Genel olarak kadına bu tip kimlikler yükleniyor. Kadın reklam filmlerinde temizlik yapan, yemek yapan veya işe gitmek zorunda olan bir tipken, ata erkillik her dakika gözümüze sokulan bir dert.

Daha da beteri şimdi maalesef  ekranlarımızda. Kadınların endüstrileşmesi. Hepimizin aynı olmasını istiyorlar. Kadınlar tek bir beden olmak zorunda. Manken denilen tek tip insanlar her fırsatta gözümüze sokuluyor ve onlar gibi olmamız bekleniyor. Uzun bacaklar, kocaman göğüsler, ince bel, geniş kalça ve güzel bir yüz. Yüzünüzün güzel olmasına gerek yok aslında, tonlarca boya kullanıp yüzünüzü başka bir yüze bile çevirebilirsiniz. Hatta bunun sonunda evlendikten sonra kocanız sizi doğal halinizde gördüğünde tanımaz. 

Eleştirilecek tonlarca şey var bu konuda. Kadınsanız eğer, şişman olmamalısınız mesela. Çocuk doğurmalısınız, koşuşturmalısınız ama şişman olmamalısınız. Bacaklarınız pürüzsüz olmalı. Karnınız her zaman fit ve kaslı olmalı. Çocukların her dediğini yapmalı, kocanızın her isteğini gerçekleştirmeli fakat yine de bakımlı olmalısınız. Yorulmaya hakkınız yoktur. Hasta olamazsınız. Aile ilişkilerini düzene sokmalı, tüm sülale ile de iyi anlaşmalısınız. 

Buna ek olarak tonlarca reklam izlemelisiniz. Reklamlarda tonlarca yiyecek reklamı olmalı, canınız ister istemez çekipte yediğinizde, kendinizi suçlu hissetmelisiniz. Sonra hemen ardından zayıflama ilaçları kullanmalısınız. 

Ha ilaç demişken, bir de çocuk yapma sorunsalı vardır. Korunma yollarını hep siz düşünmelisiniz. Çünkü o çocuğu siz taşıyacaksınız, siz bakacaksınız. Bu yüzden beyne pıhtı atma riski olan, sizi felç etme sorunsalı var olan, karaciğerinize her gün zarar veren doğum kontrol haplarını içmelisiniz. 

Her ay delice adet gördüğünüz normal zamanlarda ise, etrafınızdaki insanlardan birazcık merhamet beklemeniz trip olarak algılanır. Aman siz sinirlisinizdir, aman siz çekilmezsinizdir.

Kadınların başında dert hiç eksilmez. Sokağa çıkarsınız, tacize uğrarsınız. Bu da yetmez tecavüze uğrarsınız. Üst üste giyinir kendinizi örtersiniz, örtünme ile suçlanırsınız, doğru dürüst bir yerde çalışamazsınız. Mutlaka kendinize uygun bir iş bulmanız gerekir. Örtünmezsiniz, biraz kısa giyseniz aranıyor olursunuz. Çalışmanızın sebepleri ise çeşitli yerlere bağlanır. İhtiyacım yoksa çalışmayım dersiniz, bu kez de tembellikle suçlanırsınız. Halbuki sizi bekleyen koskoca ev işleri, aile ilişkileri ve beslemeniz gereken çocuklarınız vardır. Bunlar işten sayılmaz. 

Asalak olmakla suçlanırsınız. Okursanız çok bilmiş, okumazsanız cahil olmakla itham edilirsiniz. Genelde siz suçlusunuzdur. Çünkü asla o televizyonlarda gösterilen kadınlar gibi olamazsınız. Olmaya çalıştığınız her dakika darbe gören psikolojiniz, gerçekten sinir bozucu olmaya başlar. Değişik ihtiyaçlarınız ortaya çıkar. Asla yapmam dediğiniz şeyleri de yapmaya başlarsınız. Çünkü onaylanmak istersiniz, yüceltilmek.. Tıpkı o televizyondaki kadınlar gibi..

Gerçek hayat işte böyle zordur. Kadın olmak gerçekten çok zordur. Belki dağınık anlattım ama kadın olan anlar böyle bir derdi. Bize verilen en büyük kıymeti bizi cehennem yapmaya çalışan tüm dış etkenlerden sıyrılmak dileğiyle.

29 Ocak 2016

İslami Terör İlleti Gerçek Mi?

Merhaba sayın okuyucu. Yeni blog keşiflerimden bir tanesinde böyle bir yazı gördüm. Beğendim, ben de düşüncelerimi aktarmalıyım dedim. Çünkü islam terörü her gün gözümüze sokulan bir illet.

İslamiyeti Kur'an-ı Kerim'den okuyan, fakat gerçekten okuyan ve anlayan insan; islamın kişilere huzur, mutluluk, saygı, sağduyu, hoşgörü gibi yalnızca olumlu duygulara ilettiğini bilir. "Cihad" kelimesini "terör" ile karıştırmak ise gerçekten çok acı bir durumdur. 

İslami terörizm adı altında Müslüman insanların gerçekleştirdiği söylenen ve her nedense (!) dini çeşitli sonuçlara ulaştığı öne sürülen bir çeşit eylemlerdir. Fakat dinle bağdaşmayan hareketler sergilenir, Suçsuz insanlar öldürülür, suçsuz insanlara zararlar verilir ve bunun adına "islami terör" denir. Yani İslam için yapıldığı söylenir. Fakat İslamiyeti gerçekten bilen bir insan; suçsuz bir insanı öldürmenin tüm insanlığı öldürmeyle eş değer olduğunu zaten bilir. Peki bu söylem neden evlerimizde?

İşte tam da burada karşımıza Medya çıkıyor maalesef. Gramsci'yi duydunuz mu bilmiyorum fakat medya üzerine ciddi araştırmalar yapar. Medyanın insanları istediği gibi yönlendirebildiğini, medyanın belli bir azınlığın elinde olduğunu ve bu azınlığın çıkarları doğrultusunda yönetildiğini anlatır. Azıcık okursanız, zaten anlarsınız medya alemini. Haberleri medyada yer aldığı şekilde ve yer aldığı kadarıyla biliriz. Mesela; Irak-Amerika savaşında Amerika'nın yaptığı propogandaları hatırlayın. Irak'ta çok büyük bomba yapım yerleri vardı ve bu bombalar tüm dünyayı yerle bir edebilecek durumdaydı. Her nedense oraları asla bulamadılar. Özür dileyip çıktılar. Fakat ne olmadığına dair medyada bir haber gördük, ne de başka bir şey. Çünkü medya patronları bizlere ne düşünmemiz gerektiğini zaten aylar öncesinden söyledi.

Şu an okuduğumuz haberler bizlere ne düşünmemiz gerektiğini söylüyor. Aynı haberleri seyrediyoruz, farklı açılarla veriliyor fakat aslında söylenenlerin hepsi aynı. Ortaya bir konu atılıyor, tüm hafta onunla ilgileniyoruz. Çünkü düşünmemiz, araştırmamız engellenmek istiyor. Dönelim İslami Terör olayına. Şu an ortaya çıkarılan bu düşünce sayesinde İslam düşmanı, Müslüman antipatisi olan milyonlarca insan var yurt dışında. Müslüman olarak tanıştığınız bir Avrupalı "Ama biz sizleri böyle bilmiyorduk" diyorlar. Çünkü onlara göre hepimizin sırt çantasında bomba var. Neden mi?

İkiz kule saldırılarına dönelim. Müslüman olduğu söylenen insanların yaptığı eylem tüm Müslümanlığa yaftalandı.. Hepimiz Müslüman olmakla terörist de olduk. Çünkü medya bu olayı olabildiğince abarttı. Allahuekber diyerek saldırdılar, insanları bombaladılar. Ya da belki de öyle olmadı. İslam düşmanı medya patronları öyle düşünmemizi istedi.. Peki gerçekten o eylemleri yapanların hepsinin gerçekten müslüman olduğuna ne kadar inanıyorsunuz?

Ben şahsen inanmıyorum. Çünkü gerçek müslüman kimseyi haksız yere öldürmez. Suçsuzu itip kakmaz. Aşağılamaz. Ama müslümanlar şunları şunları yapıyorlar diyorlar.. Yapmaması lazım. Yapıyorsa da yapmamalı. Bizlere düşen gerçek müslüman nesiller yetiştirmek.. Yalan söylemeyen, iftira atmayan, dinin gerektirdiklerini yerine getiren, hoşgörülü olan, iyi davranan, insanlık adına bir şeyler yapan..

Ben kabul etmiyorum islami terör deyimini. İslamiyet terörü emretmiyor çünkü. Medya yurt dışında milyonlarca insana bunu empoze ediyor olabilir.. Tıpkı Hitler zamanında medya kullanımı gibi. Hitler 'in öyle bir propoganda araçları vardı ki, insanlar Yahudi'lere yaptıkları zulümleri neden yaptıklarının bilincine bile varamıyorlar. Bunu anlatan bir Alman subaydı. Şu an o dönemde yapılan Yahudi katliamlarının benzeri Müslümanlara yapılmakta. İnsanlar dinleri yüzünden öldürülüyorsa, bugün Müslüman olduğunda terörist sıfatıyla alçaltılmakta. Hayır efendim! Biz terörist değiliz. Bizler en iyi insanlar olması gereken, örnek vatandaşlarız. 

Son olarak İslam terörizmi emretmez. Devleti,vatanı, birliği emreder. Bizler birlik olmazsak; medya bizleri suçlu göstermeye, haklıyken bile haksız duruma düşürmeye ve hatta linç etmeye bile girişir. Çünkü medya doğru şekilde kullanıldığı zaman, istenilen her şeyi yapmaya gücü yeten; muhteşem bir varlıktır. 

Gelecek nesillerin sevgi, kardeşlik ve hoşgörü ile yoğrulması dileğiyle.

25 Ocak 2016

Gülümsemeye dair şaşırtıcı gerçekler: Hangi gülümseme ne anlama geliyor?

Vücut dili kullanımının en belirgin özelliklerinden olan gülümsemenin farklı çeşitleri, altında farklı anlamlar barındırıyor. Tıpkı hissederek gülümsemenin ve mutlu olmadığımız halde gülümsemenin karşımızdaki kişiler tarafından hissedilebiliyor olması gibi, nasıl güldüğümüzün de karşımızdaki kişiler tarafından algılanış biçimi farklılıklar gösterebiliyor.

Dudakları kapatarak gülümsemek



Dudaklar kapalı şekilde gülümsemek, gülümsemenin en yaygın olarak kullanılan çeşitlerinden biri. Kolay yapılabiliyor olması, gülümsemek istemediğimiz ancak gülümsememiz gereken durumlarda karşı tarafa kibar ve nazik bir tepki vermeyi daha kolay hale getiriyor. Dudaklar kapalı olarak gülümsemek, çoğunlukla samimi algılanmayan bir gülümseme biçimi. Gerçekten hissederek gülümseyen kişilerden dişlerini göstererek gülümsemelerini bekliyoruz. Her ne kadar orta dereceli bir samimiyet belirtisi olarak algılansa da, karşımızdaki kişinin gülümserken dişlerinin beyazlığına güvenmiyor oluşunun ya da dişlerindeki problemleri gizlemek isteyişinin de dudaklarını sıkı şekilde kapatarak gülümsemeyi tercih etmesinin sebebi olduğunu da aklımızın bir köşesinde bulundurmakta fayda var.

Kendini beğenmiş gülümseme



Kendini beğenmiş ve odağın kendisinde olmasını isteyen insanların çoklukla kullandığı bu gülümseme çeşidinde, dudaklar genelde kapalı ve gülümseme sağa ya da sola çekilmiş olarak bulunuyor. Zaman zaman dudakların aralık olduğu ya da üst dudağın biraz daha kalkık tutulduğu durumlarda da gözlenebiliyor. Dudaklarla birlikte kaşlarda da bir tarafı kaldırmak gülümsemeyi tamamlayıcı olarak kullanılabiliyor.

Kendini beğenmiş şekilde gülümseyen insanların bir çoğu bulunduğu ortamda lider konumunda olmak isteyen ve odak noktası olmak isteyen kişiler. Kalabalık bir ortamda iletişim kurduğunuz kişilere bir süreliğine bu şekilde gülümsemeye devam ettiğinizde sizinle konuşurken çok daha dikkatli ve gergin olduklarını hissedebilirsiniz.

Yarım gülümseme



Kendini beğenmiş gülümsemeye oldukça benzeyen bu gülümseme türü, asimetrik bir görüntü yarattığı ve tam olarak ne yaptığınızın anlaşılmaması nedeniyle en karmaşık ve en farklı tepkiler alabileceğiniz gülümseme çeşidi. Kendine güven, utanma, ilgi, kızgınlık, dominantlık gibi birbirinden çok farklı duyguları yansıtabiliyor.

Ağız açık gülümseme



Ağız açık olarak gülümseme, dişlerin tamamının gösterildiği gülümseme çeşidinden farklı olarak, kahkaha atarken çekilmiş bir fotoğraf görüntüsünü andırır. Bu gülümseme de, şaşırtıcı şekilde çoğunlukla yapay ve samimiyetsiz bir imaj yansıtır. Her ne kadar yapay olsa da, bu şekilde gülümseyen kişiler çoğunlukla umursamaz, ben merkezci ve eğlenceli kişiler olarak tanımlanır. Özellikle fotoğraflarda fotojenik görünmenin en kolay yollarından biri, tüm dişleri göstermek ve ağzınızı olabildiğince açmak. Tabii ki öğle yemeğinde dişinizde maydanoz kalmadığından ve dişlerinizin yeterince beyaz olduğundan emin olduktan sonra:)



Bu içerik http://www.uplifers.com/ tarafından hazırlanmıştır.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

20 Ocak 2016

Cahil Cuhela!

Üniversite okumuşsun ama.. cümlesinden nefret ederim her zaman. Adam olunmamakla suçlanırız hep. Her şeyi bilmek zorundaymışız gibi bir durum söz konusudur. Uzağa gitmeyeceğim kendimden örnek vereceğim, bir konu hakkında bilgim yoksa eğer "3 üniversite bitirdin, ne öğretiyorlar size orada?" diye  sorarlar. Hep rezil bir durum içinde bulurum kendimi. Evet bize üniversitede bir sürü şey öğrettiler, anlatsam anlayamayacağınız şeyler.. Fakat gelin görün ki, cehalet üniversite ile alakalı değil...

Geçenlerde yazmıştım, okuyorsanız bilirsiniz. "Bana bir şey öğreten insan hocamdır". Bu cümleyi çokça severim. Bir çaycı bana nasıl çay demleneceğini anlatıyorsa hocamdır. Üniversitede kapitalist sistemi ve tüketim toplumu çılgınlığıyla baş etme yöntemlerini anlatan hocamdan hiç bir farkı yoktur. Ya da çöpleri almaya gelen amca geri dönüşüm poşetine atmam gereken malzemelerin bilgisini veriyorsa onun da farkı yoktur. Dikiş diken teyzenin, spor yapmayı öğreten hocamın da..

Ben bu yaşıma kadar yalnızca okudum. Dikiş dikmeyi asla öğrenemedim. Örgü öremedim. Çok iyi yemek yaparım fakat yerleri toz zerresi kalmayacak şekilde süpüremem. Çok iyi bildiğim şeyleri anlatırım fakat camları silemem. Bir şey bozulsa tamir edemem. Arabam bozulduğunda babamı ararım. Duvara çivi çakamam, delik açamam çünkü matkap tutmayı bilmem,çalıştırmayı geçtim. Su borusu patlasa tamir edemem, söküklerle aram yoktur, lekeleri nasıl çıkaracağımı bilmem, yaralara nasıl müdahale edeceğimden haberim yok.. Bu ve bunun gibi bir çok şey.

Dünyada hepimiz cahiliz.. Bunca cahillik içinde başkalarını hor görmek, küçük düşürmek kimin haddine? Belki bu yazıyı okuyan bir çoğunuzdan çok bilgiye sahibim, belki de hepinizden cahilim. Çünkü mutlaka sizin bilmediğiniz, benim bildiğim bir şeyler var; sizin bildiğiniz benim bilmediğim sürüce şeyler.. E o halde neden cahilliğimizi kabul edip, birbirimize yardımcı olmuyoruz?

13 Ocak 2016

Bu Yazı Çok Okundu Ama Anlaşılmadı.

Evet sayın okuyucu. Bu yazıyı başka bir yerde de yayınladım fakat istediğim anlamı çıkarabilen az oldu. Kısaca özet geçmem gerekirse; alış veriş yapma, yeni şeyler alma isteklerimizi din yoluyla açıklamaya çalışılmış; buyrun..

"Bir düşün..
Dünyayı ele geçiren bu Avrupa düşüncesi, ;Tanrıya inanmak zorunda değilsin demedi. Temel olarak istiyorsan, yapabilirsin, sorun değil dedi. Ahirete inanabilirsin istiyorsan tamam, bu senin hakkın dedi, senin olsun. Bu inançla cennete gideceğine inanmaya devam edebilirsin, bence aptallık ama sorun yok. Önemli değil. ama çok daha tehlikeli bir şey söylediler. Sizin aynı fikirde değiliz demediler. Dediler ki "hiç bir önemi yok, farketmez.Tanrıya inan ya da inanma, ilaç gerçek. Ruha inansan ne olur ki? Cennete inansan ne olur ki, ekonomi gerçek. Hadi gerçek dünya hakkında endişe edelim."
Peki Müslümanlara ne oldu? Çoğunlukla modern eğitim almış olan Müslümanlar buna ne dedi?
Eğitimimiz varsa bu eğitim modern bir eğitimdir. Bunun bir sonucu olarak Allah'a inanmamazlık etmesek de, Ahirete inanmamazlık etmesek de. Kalplerimizdekine inanmamazlık etmesek de,uygulamalarımızdan dolayı bizim tavırlarımız hiç farklı değil. Avrupa devriminin yapmak istediklerinden hiç farklı değil..


Çocuklarınızın ne yapmasını istiyorsunuz? İyi bir eğitim almasını. Neden iyi bir eğitim almasını istiyorsunuz? Çünkü size iyi bir hayat sunacak. Çocuğunuz dese ki, "Tamam iyi bir eğitim alırım ama önce iyi bir islami eğitim almak istiyorum. Önce İslamı öğreneyim, Allah'ı öğreneyim." Hayatını mahvedecek diye kabul etmezsiniz. Yani dine biraz ilgi gösterse. Hangi işe sahip olacaksın? Nasıl yaşayıp evleneceksin, hayatını nasıl yaşayacaksın? derler..


Dünyanın her yerindeki büyük müslüman çoğunluk, islam ile çok az bir şekilde bağlantılı, zorlukla tutunuyorlar. Belki cumalara geliyorlar "Belki!". Muhtemelen sona doğruı, son gelen ve ilk çıkan oluyorlar. Onların bir çoğunu Bayram namazlarında görürsünüz. Bu insanların hayatlarında dinin oynadığı rol açısındaın aslında yalnız da değiller. Hristyan, Budist, Hindu, Müslüman.. Neredeyse hepsinde aynı şekilde dinin rolü çok küçük. Din hayatının nasıl yaşayacağını yönlendirmiyor. Nerede yaşayıp çocuğunu nasıl büyüteceğinin ilhamını vermiyor. Bu önceliklerin hepsi seni köleleştiren milletlerin sana dikte ettikleri gibi duruyor ve bunun çoktandır farkındasın. Kendimizi zaten bu hayat görüşüyle çok derinden etkiledik.


Avrupa'da Protestan Reformasyonu, protestan hareketi.. Onlara ne olduğunu gerçekten anlamalısınız. Katolik gelenekler baskın bir şekilde, der ki "Bu dünya aslında berbat bir yerdir" fikirleri budur. Bu dünya bir lanettir gerçekten. İnsanlar mutluluğu ancak cennette bulacaklardır. Dünyaya gönderilmelerinin nedeni de tanrının bir cezası olmasından dolayıdır. Yani Avrupalıların böyle zavallı bir halde olmaları beklenen bir durumdu. Çünkü bu dünya berbat, ızıdırap yeri. Protestan akımı buna tepki gösterdi ve yeni bir Hristiyanlık husule getirdi. bu yeni Hristıyanlık'da dünyada daha fazla kazanıyorsun, daha zenginsin, daha iyi bir işin var. Daha fazla para kazanman tanrının seni sevdiğinin bir işareti. Daha zengin olman tanrının seni sevdiğini kanıtlıyor. Yani aslında felsefi olarak Katolik geleneğiyle taban tabana zıtlardı. Eğer Abd'nin güneyine giderseniz (Alabama, Georgia, Loisiana, Mississipi, Güney Carolina) radyoların yaklaşık üçte ikisi Hristiyan. Bir vaizi dinlediğinizde, "O işi mutlaka almanı istiyorum,Çünkü İsa terfi etmeni istiyor. Şu güzel arabaya bak, işte İsa seni seviyor" derler. 


Yani dine yaklaşmaktaki amacınız ne? Niye dine ihtiyacınız var? Çünkü maddeciliğinizi (materyalizm) arttıracak. Kendini tanrı yerine kainatla ilişkilendirirsen işte bu materyalizmdir. Ruhu yok sayarak kendini yalnızca vücuttan ibaret sayıyorsan, bu materyalizmdir. Ahiret hayatından fazla bu hayuata önem veriyorsan bu materyalizmdir. 


Modern Hristiyanlık materyalizmi makul göstermek için kullanılan bir yol haline geldi. Materyalizme katkıda bulunmak için. Ve müslümanlar bunun çok gerisinde değillerdi. Müslümanlar ne zaman gerçekten birbirleri için mutlu olur, birbirlerini överler? Bir müslüman namaz kılmasa da, cumaya gitmese de,yeni bir ev aldığında. Sonra duvarına dua asar. Peki neden? Çünkü bu güya Allah'ın bizi mübarek kılması ve bizden razı olduğu anlamına gelir. Daha fazla dünyalık kazanman Allah'ın senden razı olduğunun bir işaretidir. Bu bozuk düşünce Müslümanların ekserisini de ele geçirmiş durumda maalesef."

Nouman Ali Khan bunları söylediğinde çok hak verdim. Çünkü hep daha iyisni bu dünyada yiyelim diye çalışıyoruz. Kendi yaşantımız adına, insanlık adına hiç bir getirimiz yok. Yalnızca tüketiyor, harcıyoruz. Sırf daha yüksek mertebede görülim diye dünya hayatında. Buralar hep hegomanya.. Allah yar ve yardımcımız olsun.

8 Ocak 2016

Spor Yapma Sorunsalı

"Kadınlar 3 şeyden nefret ederler: Spor yapan 36 beden kadından,diyetisyene giden 36 beden kadından,Yanlarım mı Çıktı Ne diyen 36 beden kadından"

Geçen gün bu tiviti okuduğumda ciddi güldüm. Ha bir bayan da eklemiş "Yiyip yiyip kilo almayanlardan da nefret ederiz" diye. Evet, kesinlikle bu gruba ben de giriyorum fakat işte bu cümleyi eden kişiye güler, geçerim. Çünkü öyle bir dünya yok.! Olmamalı. İnanamıyorum yani..

Neyse efenim, bugün spor salonun soyunma odasına gittiğimde bir kaç kadın üzerlerini değiştiriyorlardı. "Hah işte o kız geldi" dedi biri yüksek sesle. Diğeri "hmm" yaptı şöyle sinirle. Sonra ilk konuşan bana dönerek "Sen neden geliyorsun ki buraya?" dedi. "Spor olsun diye" aksjdajk şeklinde güldüm. "Senin gibilerden nefret ediyoruz, gelmeyin buraya." dedi. Fakat oldukça ciddiydi. Yüzüme bakmıyor, sinirle üzerini çıkarıyordu. "Bak geçen gün E kişisi söylemişti işte, uyuz oluyor herkes sana" derken hafifçe yüzüme baktı, gülümsedi çok şükür.

Ülkemizde spor yapmak ciddi sorun. Yalnızca şişmanları ilgilendiren bir konuymuş gibi. Aslına bakarsanız, şişmanlar zayıflar kadar kenarlarından çıkan yağlara takmazlar. Çünkü inanması güçtür belki ama zayıflarda çıkan bir taraf çok daha göze batıcıdır.

Kendimi o kadar kötü hissettim ki, "Ya benim işim hep bilgisayarda, oturup duruyorum, hantallaştım, esneklik önemli" gibi laflar ettim fakat beni dinlemediler. Annemden yeterince azar yiyordum zaten, bu da çok iyi geldi. Arkadaşlar spor yapmak gerçekten mutlu ediyor. Hani bunu söylerlerdi de inanmazdım. Mutluluk hormonu salgılıyor dediklerinde yalan söylemiyorlarmış. Kapitalist sistemin bir uydurması değilmiş.

Spor yapmak özgüveni arttırır, beyni zinde tutar ve öğrenme kabiliyetini arttırır. (öğrenme olayı çok doğru.) Eklemlerin doğru çalışmasını ve esnemesini sağlar. Cilt sağlığı ve yaşlanma karşıtı etkileri vardır. İştahı bile arttırır. Ben kilo aldım mesela spora başladığımdan beri, acıkma hissim gelişti. Ağrıya dayanıklılık da artıyor bunun yanı sıra. Çünkü bazen öyle hareketler yapıyorsunuz ki, ertesi gün yataktan kalkamayabiliyorsunuz. Denge kurmada yardımcıdır, sırt ve bel ağrılarını önler.

Şimdi kendinize zaman ayırın, sevdiğiniz bir sporla uğraşın. Sağlık için, esneklik için, kendinizi çok daha iyi hissetmek için.


7 Ocak 2016

Blogger Olmak


Olmak ya da olmamak.. işte tüm mesele bu.

Blogger olmak böyle bir şeydir işte. Ya blogger olursunuz, ya da olmazsınız. Uzun zaman olmasa da yakın bir zamanda bir yerde yazmak konusunda konuşuyorduk editörle. Beni karşısına aldı, oturttu.. Büşracığım, dedi. Bak, sen güzel yazıyorsun fakat bazı şeylere dikkat etmen lazım. Bana bir yazı göster, dedi.. Gösterdim.. İmla hatalarımı, cümle eksikliklerimi ve diğerlerini gösterdi..

Haklıydı. Gayet hatalı yazıyordum her ne kadar doğru yazılmasını savunsam da.. Bizle çalışmak istiyorsan, bunlara dikkat edeceksin. Hatta sana eğitim vereceğiz bu konuda gibi sözler sarf etti. Blogger olmak güzel, fakat yazar olmak öyle kolay değil, dedi. Sen hep blogger gibi yazıyorsun diye de ekledi. Ve son olarak sordu, blogger mı olmak istiyorsun, yazar mı?

Durdum, düşündüm. Burası benim özgür dünyamdı. Ben yazardım, siz okurdunuz, kural buydu. Fakat yazdığım diğer yerde, yazdıklarım filtrelerden geçecek, söylediklerim didiklenecek ve durmadan bir yargılanma halinde kalacağım. Hayır! Bu kişiliğime tersti. Özgür olmalıydım. İşte bu yüzden ben burayı tercih ettim. Cümlelerimi yıkmaya, imlamı düzeltmeden, istediğimi söylemeyi seçtim.

Çünkü blogger olmak, özgür olmayı gerektirir. Söyledikleriniz hakkında hesap vermemeyi. İstediğinizi anlatmayı, istemediğinizi anlatmamayı. Belli konulara sınırlı kalmamayı ve sınırsızlığı. İşte blogger olmak böyle güzel bir şeydir.

Burası çok güzel, gelsenize.