günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2016

Bu yazı çok özel birine yazıldı

Evet sayın okuyucu. Ben bu yazıyı gerçekten çok özel birine yazdım. Çünkü hayatımda olabildiğince kocaman yer kaplıyor kendisi uzun zamandır. Ve bugün onun doğum günü. Bugün herkes için özel olabilir ama benim için her zaman özel bir insan kendisi..

Can dostum güzel insan, sırdaşım Öznur. Bundan 7 yıl kadar önceydi sanırım. Belki daha da çok önceydi. Aynı kaderi paylaşıp birlikte kursa gidiyorduk. Onu ilk gördüğümde fazla bilgili olduğunu düşünmüştüm. bak bunu ona bile hiç söylemedim. anam her bir şeyi biliyor. ne sorsalar anlatıyor. sonra bir iki konuştuk.. fakat o zamanlar bu zamanlara kadar gelebileceğimizi nereden bilebilirdim ki? onca şey paylaşacağımızı?

sonra birden dost olduk biz. nasıl olduk bilmiyorum ama yılların dostluğunu o günlerde temellendirdik. bir şeye canım sıkıldığında öznur'u aradım. birine sinirlendiğimde ona anlattım, sonra o da sinirlendi. biri beni üzdüğünde öznur'la paylaştım  eğer üzebiliyorsa öznur da o kişiyi üzdü. beni asla yarı yolda bırakmadı. arkadaşlarla pikniğe gittiğimizde o çok sevdiği diğer arkadaş grubuyla başka arabaya binmedi. sırf ben "ya ben başka adamın arabasına binmem yea" ağlaklığım yüzünden. beni bırakmadı orada, onlarla gitmedi. benimle servise bindi. ve asla unutmayacağım hareketlerinden bir tanesiydi bu.

hele balkon sohbetlerimiz vardı ki, şimdi o balkonda yeller esiyor. o balkon yıkıldı fakat orada oturup konuştuğumuz, dualar ettiğimiz günler dün gibi aklımda. peki ya orada edilen duaların kabul oluşuna olan inancımıza ne demeli? kış günleri akşamları Mecidiyeköy'de öğrenci dostu Bambi'ye gidip insanların yağmurdan kaçışlarını izlememiz kesinlikle yediğimiz tavuk dönerden çok daha lezzetliydi. Tabi yine kış akşamları yatsı namazına koştuğumuz cami anılarımız da ayrı bir güzeldi. Özellikle kimsenin olmadığı camide koşturup zıplamak yaşımıza bakmadan. Çünkü ayakabıları çıkarmak her zaman en güzeli..

Ha bir de kursun hemen karşı binasında bulunan kumarhaneye ne demeli? hayır canım kumarhane değildi fakat okey takımları olan bir cafeydi. beni dersten çıkarıp okey oynamaya çağıran hocalarımı kandırabilmeyi başaran bir insandı öznur. dersin yarısında bir hoca içeri girer, büşra'yı almamız lazım hocam der ve biz okey oynamaya gideriz. Ben genelde izleyici olurdum ama öznur'u izlemek önemliydi.

Bir de ilk nargile keyfimiz de beraber olmuştu. dört kız toplanıp "abi siz bize dört nargile" getir dediğimizde adam Allah'tan iyi bir insandı da "ilk defa mı içiyorsunuz" demişti. kimimiz yediremeyip evet, kimimiz hayır deyince "ben size bi tane getireyim madem" demişti. getirdiği o bi taneyi de bitirmeden kalmayacağımızı iddia etmiştik ciddi ciddi.

Öznur'la gerçekten güzel günler geçirdik. özellikle parti zamanlarında geceleri geç vakitlere kadar çalışırdık ve ben eve dönünce sevgilimmiş gibi ona haber verirdim. çünkü hep beni merak ederdi ve anne edasıyla korur kollardı. bugün baktım 78 tane ortak arkadaşımız var ve dolayısıyla konuşabileceğimiz milyonlarca ortak konumuz var. yaşadıklarımızı ise anlatsam; buradan her nerede okuyorsanız oraya yol olur.. 

hele bir keresinde Ankara'ya gidiyoruz, cam kenarında oturmak istedim. öznur bana asla hayır diyemezdi. aslında genel olarak kimseye hayır diyemez. cam kenarına oturdum ve tüm yol boyunca uyudum. arada beni uyandırıp sohbet etmek istedi, fakat gözümü açmamla kapamam bir oldu. bari cam kenarına oturuyum dedi, ona da izin vermedim. allah'ım ne uyuz bi insandım ben öyle.

işte tüm uyuzluklarıma, sinir bozucu hareketlerime rağmen beni seven, kollayan ve güvenebildiğim yegane insanlardan bir tanesidir kendisi. son günlerde görüşemesekte, canım sıkıldığında ilk aramak istediğim kişidir. hani içkiyi fazla kaçırınca eski karısını arayan adamlar vardır ya, heh işte ben içmeden öyle olurum bazen ve ilk aklıma öznur'u aramak gelir. çünkü yaşadıklarımı en iyi bilen odur. kaç yıldır yediğimiz içtiğimiz dostluklarımız ayrı gitmediğindendir. 

iş güç hayat şartları falan derken görüşemeseniz de hayatınızda böyle bir insanın olması gerçekten önemli. tekrar karşılaştığınızda geçmiş günlere gülerek bakabilmek, beraber ağladığınız zamanlara gülümseyebilmek, atlattığınız badirelere tebessüm etmek kadar güzeli yok.

İyi ki varsın Öznur, iyi ki tanımışım seni ve iyi ki doğmuşsun. Eşin, ailen ve tüm sevdiklerinle birlikte nice mutlu yıllara. 

8 Şubat 2016

Yükseklik korku'm,uçak kaza'm (akrofobi)


"Akrofobi, yüksek yerlerden korkma olarak tanımlanır.  Fobinin derecesine bağlı olarak, akrofobik bir kişi bir binanın yüksek katlarında olmaktan merdiven tırmanmaya kadar yükseklikle ilgili birçok şeyden korkabilir. Ancak yükseklik korkusunda yaşanan durum baş dönmesinden daha farklıdır. Kişi yükseğe çıktığında öncelikle paniklemeye başlar ve etrafında tutunabileceği bir şeyler arar. Kendi denge duygusuna güvenmez."

Böyle bir alıntı yaptım. Neden? İşin tekniğini anlatmak için. Peki ben de ne zaman başladı bu korku? Bir psikiatristle görüştüğümde "korkularının çoğalması, kaybedeceğin şeylerin çokluğundandır" deyip çeşitli şekillerde bunu örneklendirmişti. Hayır, benim kaybedeceklerimin çokluğu değil söz konusu, yaşadığım uçak deneyimi.

Efendim uçaktan asla korkmayan bir insandım ben. Taa ki bindiğim uçak, düşene kadar. Aslında ben öldüm, oradan yazıyorum size. Çaktırmayın. Neyse.. Güzel bir kış günüydü. Hava yağmurlu ve şimşekli.. Süzüldük çok güzel bir şekilde pistten. Gökyüzüne çıktığımız zaman, aşağıyı izlemeye koyuldum. Bulutlar yukarda değil de aşağıda olunca biraz garip hissediyorsun ama o dağların denize paralelliği yok mu? 

Neyse.. Her araçta olduğu gibi uçakta da hemen uyuklamaya başladım. Birden sarsıntıyla uyandım. Ama öyle böyle bir sarsıntı değil. Heralde çok fazla uyudum dedim o an. Yanımdakine "Ne çabuk geldik, iniyor muyuz yoksa?" dedim. "Yok canım, düşüyoruz" dedi tüm psikopatlığıyla. Etraftaki çığlıklar ve bağrışmalar destekler nitelikteydi. O an camdan aşağıya baktım korkarak. Yere yaklaşıyorduk..

Sonra içeriye odaklandım tekrar. Koridorun diğer yanındaki adam emniyet kemerini bağlamamış olacak ki önce havaya uçup tavana çarptı, sonra yere düştü. Yalnız öyle bir çarpmaydı ki, adam ikiye katlandı resmen. Sonra kapaklar açıldı. Ekranlarda düşülen fit'i de görüyorduk heyecanla. Aniden onlarda yuvalarına döndüler. Işıklar aynen filmlerdeki gibi önce kesik kesik gitti, sonra tamamen..

Yukardan valizler aşağıya düşerken aklıma o güzel hostes kızlar geldi. Nerdeydi bunlar? Lan düşerken napcaktık? O an aklımdan ne bir dua geçti, ne de hayatımın film şeridi. Yalnızca hostes kızları düşündüm. Benciller paraşütle atlamış olacaklardı. Tekrar döndüm dışarıya, artık yeri görüyorduk. Burun tamamen yere eğilmişti. 

Şaka maka ölüyorum ben derken, içerinin buz kesildiğini üzerimdeki terin donmasıyla anladım. İnanılmaz bir üşüme geldi. Yan taraftaki adam dönerek "Hacı kurtar bizi!" dedi. "Dua edin" diyenler.. O an sığınılacak tek yer vardı..

Derken aniden bi'şey oldu. Birden düzlüğe çıkmış gibi oldu uçak. Yere olan yakınlığımız açılmaya başladı. Pilot normal yüksekliğimize geldiğinde açıklama yaptı: "Hava boşluğuna düştük.." ya da "Türbülansa girdik" Hiç kimse konuşmadı. Nefes almaya bile zorlanıyordu herkes. Taa ki uçak piste inene kadar. Piste tekerlekleri değdiği an, çığlıklar, bağrışmalar ve alkışlar.. Uçaktan indiğimizde bizi kameralar karşıladı. Olay haberlere taşındı..

İnerken yan tarafta oturan iş adamı "Yıllardır yurt içi, yurt dışı bir sürü uçağa bindim. Bir sürü türbülansa girdim. Ben böylesini görmedim.! Yalan söylüyorlar." dedi. Adamı destekleyen bir kaç iş adamı ve iki futbolcudan sonra ayaklı gazeteden öğrendik ki o uçakların motorları yeterli değilmiş. 4 gün sonra aynı şirketin uçağı başka yerde düştü..

Ölümlerden mi döndük, yaşayacağımız gün mü vardı ne derseniz deyin. Kesinlikle "kader". Tabi ilk zamanlar o şirketle uçuş yapmadım. Zaten hemen kaldırıldı. Sonraları ise şimdiye tekabül ediyor. Uçak biletimi internetten ayırtırken bile nefesim kesiliyor, araçla gidebiliyorsak; araçla gidiyorum. Uçaktan nefret ediyorum. Zaman geçtikçe korkum daha da çok büyüyor. Gökyüzüne baktığımda uçak gördüğümde tepeme düşecekmiş hissi bile veriyor. Zorunlu olmadıkça kullanmayacağım da..

Ve son olarak eklemeden edemeyeceğim. Korkularınızın mutlaka saklandığı bir yer vardır bilinçaltınızda. Bulun, iyileştirebiliyorsanız, iyileştirin. Hastalıklı insanlar olarak topluma karışmayın. Teşekkürler.

24 Ocak 2016

Bir Kitapla Başladı Her Şey

Hayat her zaman eğlenceli geçer benim için. Eğlenecek bir şey mutlaka bulmalıyım, yoksa yaşayamam. Yo dostum yo..

Cep telefonuma gelen mesajla irkildim. Tüm gün ders anlatmış, olabildiğince yorulmuştum. Öğrenciler "Hocam şurası nasıl oluyordu" diye göstermeye başlamıştı ki, kurtulmak için açtım telefonu. "Benim kitap yanındaysa alayım" demişti. Allah'ım ne kadar da önemli bir kitaptı öyle. Daha dün Facebook'ta sormuştu "Bitirdin mi kitabı?" diye. Daha önceki günlerde sorduğu gibi. Artık dayanamamıştım da bitirdim demiştim yarısında kaldığım kitabın. Benim kitap okuyacak halim mi vardı? Akşamları toplantılarım, gündüzleri derslerim, kendi derslerim.. Bak yine sinirlenmiştim. Hayır yani bir kitap ne kadar önemli olabilirdi ki?

"Yanımda, gel al" dedim sinirle. Ama o an ki sinirimi bir de gelin bana sorun. O sinir başka bir sinirdi çünkü. "Saat 7 gibi gelirim" dedi. Tam da dersimin bittiği saatti, kabul ettim. Saat 7 oldu, mesaj attım "Bekliyorum, nerdesin?" . Trafikte kaldığını ve yetişemeyeceğini 15 dakika kadar geç kalacağını söyledi. Bekleyemezdim. Ben asla kimseyi beklemedim çünkü. Bu prensip gereğiydi. Birisi geç kaldıysa, ben yoktum. "O halde sekreteryadan alırsın kitabını" dedim. "Lütfen bekle, bir çay içeriz, 15 dakikaya ordayım" dedi. Trafik önemli değildi benim için. Geç kalmaktı önemli. Geç kaldıysa sonuçları umrumda değildi. Hem kitap değil miydi mevzu? Kitabını gelip alsındı.

Geldi, aldı.. Koşarak çıkmış merdivenlerden.. Almış sekreteryadan. Ben yoktum..

Ertesi gün konuştuk. Sonra tekrar konuştuk, sonra derken bir daha konuştuk. Sonra baktık aynı hayallerin peşindeyiz. Hayalleri konuşmak için buluşma kararı aldık. Unutmam mümkün değil, sanırım alzheimera da tutulsam o günü unutamayacağım. Süleymaniye Lalezar mekana davet etti beni. Bulamadım.. Sonra kapısına çıktı. Süleymaniye camiisi avlusunun hemen yanıdır. Daha önce defalarca gördüğüm, defalarca sinir olduğum halde ilk kez görmüş gibi hissettim ve "kızım bu adam senin hayatının içine, taa içine girecek" dedi içimdeki ses. Ve o sesi de ilk kez duymuştum. Yürürken ona doğru, ayaklarım geri gitmeye çalışıyor gibiydi. Nedense inanılmaz bir korku kapladı içimi. Korku filmlerinde sese doğru ilerleyen, koridordaki o aptal kız gibiydim.

Sonra merhabalaştık, sonra konuştuk.. Sonra yine konuştuk. Sonra hani 15 dakika beklettiğim adam varya beni 1,5 saat bekletti. Hani o prensiplerim varya, heh işte onların hepsini yerle bir etti.

He şu an mı? Hala etmeye devam ediyor. Evet, evlendik. Ve evet, buraya asla yazmayan A kişisi kendisi. Bizi tanıdığınıza memnun olun, çünkü bizler sizleri tanıdığımıza çok memnunuz.

Kitabın ismini merak edenler için söyleyim: Tüketim toplumu Nevrotik Kültür ve Dövüş Kulübü

1 Mart 2015

Bir Şizofreni Gördüm


Oldum olası merak etmişimdir şizofrenlerin yaşamlarını. Canlı bir şizofren görmemiştim hiç. Hepsinin filmlerini izledim fakat bir türlü canlı canlı şahit olmadım yaşamlarına. Deli der bizimkiler sokakta görse, okuyanlar ise şizofren. Yer yer şizofreni başlangıcı olduğuna inandığım insanlar vardı. Taa ki gerçeğini görene kadar.

Dün Trump Towers'a  sinemaya gittim. Sinema katıyla yemek katı aynı yer, biliyorsunuzdur. Yavaşça ilerlerdim sinemaya doğru. Yemek masalarını birer ikişer atlatırken birden sert bir sesle irkildim "Orda Dur!" dedi çığlığa benzer, kızgın bir erkek sesi. Yavaşça soluma baktım. Gençten bir adam, çok iyi giyimli, bir sürü alışverişini yapmış, elinde cep telefonu ve ekrana bakar biçimde duruyordu. Bana söylemediğini varsayarak yanından geçip gittim. Sinema gişesinden biletimi aldım. Filmin başlamasına henüz 15 dakika daha vardı. İçeriye girmek istemedim. O adamın hareketi dikkatimi çektiğinden olacak ki, tam karşı masasına oturdum.

Adam önce sağ tarafındaki sandalyeye bakarak "Bak, seninle ilgilenemem şu an, oyun oynuyorum" dedi. Sonra ekledi "Lütfen böyle yapma." Sonra döndü, biraz daha oyun oynadı. Karşısına bakarak "Peki kalkar gideriz" dedi. Sonra yanındakine dönerek "Dur! Hayır! Kalkarım bak! Beni sinirlendirme." gibi laflar etti. Yanındaki varsayım her kimse onunla çok sert konuşuyordu. Karşısındakine ise değişik gülüyor, arada elleriyle hareketler yapıyordu. Marketten aldığı kolayı da arada içiyor, "İster misin" diye soruyordu.

Göz göze gelmeye korktum. Zaten beni görebileceği bir zaman diliminde de değildim sanki. Yanından geçenler falan hiç umrunda değildi. O kadar belliydi ki yaşadığı paralel evren. Bir yerde okumuştum, bir şizofreni ile asla göz temasına girilmemesi gerekirmiş. Çünkü bunu tehdit olarak algılar ve sizi öldürmeye çalışabilirlermiş. O an birden aklıma bu düşünceler geldi. Adam da deli kuvveti vardı. Beni oradan aşağıya bir yumrukla sallayıp, atabilirdi. Hemen demir parmaklıklardan aşağıya baktım. Ölebileceğim kadar yüksek değildi fakat yine de zarar görebilirdim.

Neyse dedim. Kalktım bir heyecanla. Filme girdim. Film de gerçekten berbattı. İsmi : Birdman. Kesinlikle gitmeyin bu filme. Ciddi manada sizi film endüstrisinden falan soğutabilir. Benden söylemesi.

16 Şubat 2015

Dengesizlik Başa Bela

Dengesizlik kişinin kendini bilmemesidir. Ya da neyi seçeceğini. Ya da başka bir şey de olabilir. Bilmiyorum. İşte bu kararsızlık ve kesin çizgilerin olmaması, sizi "dengesiz" yapabilir. Çoğu arkadaşım Onedio sitesinde "Hangi meşhur beyinle benzer özelliklere sahipsin?" testini çözdü. Ben de merak edip çözeyim dedim. Herkes birilerine benzerken, ben iki kişiye benzer çıktım. Olabildiğince saçma değil mi?

Sistem hatası mıdır diye düşünsem de açıklamayı okuyunca "Tıpkı ben yaw" dedim. İnsan dengesiz ve kararsız olmayagörsün. Bugün ak dediğine, yarın kara diyebiliyorsa insan; aynı nehirde iki kez yıkanmaz tezine sonuna kadar bağlanmalıdır. Çünkü asla ve kat'a her şey aynı kalmıyor ve her şey değişebiliyor. Ya da değişmeyedebiliyor. İşte benim hayatım hep böyle.

Değiştiremeyeceğim düşüncem yalnızca din. Bunun haricinde sevdiğim renkler değişiyor, sevdiğim yemekler değişiyor, sevdiğim şarkılar da öyle. Fakat tabi ki kendime ait kült sevdiklerim de var. Misal bordo,künefe ve post blue şarkısı. Bir de oldum olası a kişisine olan saygı ve sevgi. Bir de ekler var ki, akıllara zarar. Aslına bakarsan,pizza da öyle. Bunların yeri ayrı bende.

Her bir şeyi bir kenara bırakalım; şöyle ayakları yere dimdik basan insanoğulları gerçekten kendilerine çok güveniyor olmalılar. Ben de buna yaklaşabilmek adına her dakikamı planlar üzerine kurguladım. Ders çalışacağım zamanlar belli, uyuyacağım zamanlar belli, oyun zamanlarım belli, mutfak zamanlarım da öyle. Hayatım okumak, uyumak, oyun oynamak ve yemek yapmak dörtgeninin içindeyken bir de araya gezmeyi katarak koca bir beşgenin içinde debelenip duruyor. Mutluluğu da merkeze aldım. Onun ne olduğunu anladınız siz zaten. Hadi bakalım.

Dengesizliğimi dengede tutmak bu benim için. Maddi değil, manevi bir nevi. İnsanlara zarar vermemeye çalışarak, ince bir ipin üzerinde cambaz misali yürüyorum. Sanki düştüğümde hem kendime hem de birinin kafasına düşeceğimden aşağıdaki insanlara zarar vereceğim gibi. O halde, dengesizliğinizi keşfetmeye ve bir şekilde çözümlemeye çalışın. Çünkü ciddi manada başa bela. "Ama sen şöyle söylüyordun dün" diye söylediklerinizi hafızasına kazıyan ileri sürüm beynine sahip arkadaşlarınız varsa etrafınızda, daha da fena. Fakat güzel olan yanı, o bahsettiğim beşgen ve tam ortasındaki "benim mutluluğum" hariç; hiç bir şeyi umursamıyor olmanız. Umursamadığınız sürece mutlu da olursunuz hani. Benden söylemesi.

11 Şubat 2015

Günlük-5

Ne zamandır yazamadığımın farkına varmışsınızdır heralde sayın izleyici. Varmamışsanız da bu sizin ilgisizliğinizdendir. Yapacak bir şey yok. Hepsi benim suçum. Çünkü kendimi bilinmezliklerin koridorlarına ittim. Oralar gerçekten çok karanlık ve gerçekten çoğunlukla nefes alamıyorum.

Dün kardeşime bir kaç düşüncemden bahsettim. Okumayı çok sevdiğimi ve aslında benim yerimin okulun koridorları, kütüphaneler olduğunu ekledim. Sen ineksin dedi kısaca. Zaten bu kadar çok oyun oynamandan belli diye açtı düşüncesini. Kafam o kadar yoğunmuş ki, boşaltmak için oyuna sarıyormuşum. Aniden hak verdim. Çünkü ben oyun oynarken -ki aldığım her telefonda, bilgisayarda ve boş kaldığım tüm zamanlarda kendimi mutlu hissediyorum. Aslında düşünmem gereken şeyleri düşünmediğim zaman.

Şu an izlediğim filmin etkisiyle (apollo13) ay'a fırlatılmak istedim. İsteksizce seçildiğim ay yolculuğunda, straposferden çıkmadan paramparça olan ay aracıyla toz bulutlarına dönüşüp, dünyaya yağmak istedim. O an yaptığım hataların bilincine varıp, tövbe etmenin geç kalmışlığına pişman olup; tekrar dünyaya dönsem de aynı hataları yapmasam düşüncelerine savruldum.

Ben gerçekten çok sıkıldım. Hiç birinizin algılayamayacağı kadar çok.

27 Ocak 2015

İnsanın Doyma Noktası

Zar zor hatırlayabildiğim ortaokul yıllarımın Fen Bilgisi dersinde öğrenmiştim yağmurun yağış hikayesini. Bir bardak örneğini vermişti hiç sevmediğim Fen Bilgisi öğretmenim. Hava da bardağın su dolması gibi biriktirir ,biriktirir ve doyma noktasına ulaştığında taşmaya başlar. İşte taştığı an yağmur yağarmış.

O gün bu gündür kendime amaç edindim. İnsanlara içimde belli yerler edindirdim. İçimdeki boşluklara oturttum ve yaptıkları kötü şeyleri biriktirmeye başladım. "Hayır Büşra bunu affedebilirsin, bunu görmezden gelebilirsin, hır çıkarmana-sinirlenmene veya kırmana gerek yok, bunu da alttan alabilirsin, kavga etme" gibi telkinlerde bulundum hep. Bu yüzden insanlar her zaman beni "kolay geçimli, iyi huylu, uyumlu" bir insan zannettiler. Sanırım öyleyim de. Bir şeylere inanılmaz kızıyorum. İnanılmaz kırılıyorum. Fakat tepkilerimi ufak ufak gösterip, arkaya atıyorum.

İşte bunun gibi kötü bir şey yok. Git gide rahatsızlık veren bir şeyler oluşuyor içimde. Kafamın arkası  hep bir meşguliyet içinde. Durmadan beni rahatsız eden bir şeyler var ve ben çoğunluğunun ne olduğunu bile bilmiyorum. Düşününce boğazıma o meşhur yumruk tıkanıyor. Ağlamak istiyorum. Ağlayınca da geçmiyor. İnanılmaz korkuyorum çünkü o doyma noktasına ulaşmaktan. Çünkü oraya ulaşırsam eğer; kendimi biliyorum dönüşü olmayacak şeyler yapacağım. Esip gürleyeceğim ve inanılmaz kırıcı olacağım. Benden beklenmeyen ne varsa, gerçek olacak.  Ve bu durum beni inanılmaz rahatsız ediyor.

Karşınızdaki insanlara saygınız çokça olsun. Uyarılmak zorunda olan 7 yaşındaki çocuklar gibi davranmayın. Adımlarınızı atarken dikkatli olun. Karşınızdaki insanın da kırılıp incinebileceğini düşünün.

Ya da bırakın beni kendi halime. Sanırım en güzel olanı bu.

12 Kasım 2014

Aradığın Kişiye Ulaşamama Sorunsalı

Aradığım kişiye ulaşamayınca ben, ben olmuyorum resmen. Sizlerde de var mı bu durum bilmiyorum ama gerçekten çok iğrenç bir duygu. Nasıl anlatsam bilemiyorum mevzuyu. Anlatılmaz yaşanır zaten.

Bugün A kişisiyle konuşamadım. Çok fazla yoğundum. Moralinin bozuk olduğunu söyledi. Ben yine ilgilenemedim. Çünkü girmem gereken 5 vizem vardı. Ve ciddi ciddi çalışıyordum. Çünkü 5 vizeyi son güne bırakmak çok aptalcaydı.

Eve gelirken aradım, açmadı. Sonra yürürken yaklaşık  4 kez daha aradım. Yine açmadı. Eve geldim, aradım açmadı. Sonra yemek yedim yine açmadı. Normal insanlar 1 kez arar, hadi düşmedi diye 2 kez arar bırakır. Fakat ben normal olmadığımdan, o telefon açılıncaya kadar ararım. Ararken her telefonun dıt sesi ben de değişik anlamlar uyandırır. Trafik kazası geçirmiş olmasından tutun da, banyoda düşüp kafasını banyo kenarındaki fayansa çarpmasına kadar ilerler bu skala. (Allah korusun)

Asla iyi bir şey gelmez aklına insanın. Yok işte uyuyordur, yok işte şarjı bitmiştir, yok işte telefon kısıktadır gibi. Milyonlarca senaryo üretebilen bilinç altımı öncelikle izlediğim filmlere, sonralıkla anneme borçluyum. Annemden geçti bu panik atak durumu. Eğer ulaşamama durumu biraz daha ileri giderse, mide bulantısından, bağırsak çözülmelerine kadar bir çok sıkıntı da yaşamanız muhtemel. Aman panikler atağa geçmesin. O telefonları taşıyorsanız bir anlamı olsun lütfen. Kimseyi de merakta bırakmayın. Ben merak etmenin pisliğini bildiğimden asla kimseyi merakta bırakmam. İki elim kanda olsa, nerde olduğumu ne yaptığımı ve en önemlisi iyi olduğumu söylerim mutlaka. Hadi kendinize iyi bakın şimdi. Benden feyz alın lütfen.

28 Ekim 2014

Kendime not

Şükretmek ile alakalı bir paylaşım yap. Önce bir araştır ama.

Bu Şarkı 'yı unutma!

Her gününü not al.

Günün birinde seri katil olmaya karar verirsin diye kendine bir liste yap. 

Gecenin köründe (ben ona a kişisi diyeyim) arayıp uyandır. Tabi ki uyanmaz.

İngilizce'den nefret etme. Sev onu. Çünkü ingilizce sevince güzel.

Sınav sistemlerine küfre devam edebilirsin.

İyi günün hakkında bilgi verdiğin halde olumlu bir yorum yapmayan insan varsa hayatında def'et gitsin.

Kötü gününde omzunda ağladığın insanları asla unutma. (Öznur, Sıdıka, Fazilet,Şenel ve Zeynep)

Hayırlı işlere şeytan hep musallat olurmuş, sabrı ve tevekkülü elden bırakma. 

Namazını dosdoğru kıl ve şükretmiyorsunuz ayetlerini hatırla. Onlardan olma!

Hata yapmaktan bıkmadığın son günleri psikolojinin alt-üstlüğüne ver. Her şey yoluna girecek ve nasipten ötesi yok aslında.

Kendinden başka kimseye zarar veremezsin sen. Onu aklından çıkar bir, o zaman daha rahat olacaksın.

Elbisenin eteklerini kısalt biraz, yerleri süpürmesin. Kış geldi.

Asaleti elden bırakma. Fakat paşa kızı havalarını da bir kenara it artık.

Kanlı Pazartesi kitabını iki gün içinde bitir. Daha başka şeyler var önünde.

20.20 'yi görünce aklına kim geliyorsa emin ol, o da seni düşünüyor. Bu çalışıyor ama, öyle işte banane.

9 Ekim 2014

Günlük-4

Sevgili günlük!

Bugün yazacaklarım beni bağlar, bağlasa da ben yine durmam! Duman dinliyorum evet.Bazen Duman dinliyorum bazen de Bana bir saz verin diyen can bonomo. Sonra oturup every way that i can diyen sertap erener e atlıyorum. harflerde küçük-büyük uyumuna da dikkat etmiyorum. bir de buradan yakar mısınız?

yakar mısınız dedim aklıma geldi. sigara denen illeti bırakmanız için başka ne yapmak gerekiyor. gerçekten çok kötü kokuyor bu illet. bazıları çekilebilir yine bir derece. ama bugün yanımdan geçen abi ne içiyoduysa, o kadar kötü kokuyordu ki; tüm duman soluk boruma gelip yapıştı. Kusmuk gibi bir tad bıraktı. Hayır içiyorsun, madem o kadar kötü bir marka seçtin, bari bir yere sin, orada iç. hiç olmazsa etrafa rahatsızlık verme ama dimi? Nerdeee??

Nerdeyi bırakalım şimdi. bir de nargile var. onun kokusu muhteşem. bir de fazla içince baş dönmesi yapıyor. dizlerde boşalma. kafa bir güzel oluyor ki sormayın. bana sinir yapıyor, o ayrı. bu yüzden bundan da uzak durun lütfen. çok zararlı. sigaradan da çok. aman diyim

He bir de muhteşem bir gününüz vardır, ve o gününüze elinde kocaman poşetle komiklik katan bir insan. Neyse efenim, çok tatlı olabiliyorlar bazen. çocuklar da çok tatlılar zaten. bazı çocuklar daha da tatlılar. çantasını yeni alan çocuklar hele, daha bir tatlılar. poşetinin içine bakıp bakıp gülümseyen, mutluluğunu boşluğa doğru paylaşan çocuklar, daha bir tatlılar. sonra aldıkları eşyaları düşünüp gülmeleri ise ayrı bir şekerdir. Neyse efendimdir. Öyledir yani.

Eve dönerken ortaokul arkadaşım Fazileti görmem ise ayrı bir güzeldi. Hem de bebeğiyle birlikte. Minik Alperen'i pusette de olsa gördüm ya, artık ölsem de gam yemem. Bir çirkin ki sormayın. Maşallah'ı binlerce kez olsun, Allah analı babalı büyütüp, mürüvetini de görmemizi nasip etsin. Puseti bir elimizle tutup, sıkıca sarıldık fasomla. Sonra kulağına "Biz bu hallere düşecek insan mıydık? kim derdi bir elimizle çocuğunu tutup ayak üstü muhabet edicez" diye fısıldadım. yine gülüştük. insan beraber büyüdüğü dostuyla, yaşadığı onca şeyi bir kenara bırakıp, bebeğin büyüsüne kapılınca, işte böyle muhteşem hissediyor. arkadaşıma nasılsın diye sormayı akıl edemeden "Bebeğin nasıl, kaç aylık oldu" diye başlayan bir sürü cümle sorduysam eğer, biz büyüdük be güzelim. Gerçekten büyüdük. 

1 Ekim 2014

Rakamsal"

1.

Ben seni en çok bugün terk etmek istedim. Seni delice severken ölümle evlendim. 

2.

Hayallerimden çok senleyim. Senden çok hayallerimle. Hayalimdeki senle. Sensiz hayalimle. Sensizliğin sessizliğiyle. İşte hep bu yüzden en çok bugün terk ettim.

3.

Nereye geldik lan biz? Kimsenin olmadığı bir yer sandığımız fakat aslında herkesin içinde dolaştığı o iğrenç yer. Yalnızlık..

4.

Ne kadar "biz başkaysak" o kadar birbirimizin aynısı.,

5.

Oturup ağladığımda, anlatacak bir şeylerimin yokluğundasın.. Hadi sus şimdi! Çünkü ben bugün.

6.

En sevdiğim rakamdayım şu an. Kafka'nın yeri ise bir başka bende. Zaten anlamazsın ki. Anlatamam ki. Dönüşüm'ün sıcaklığındaki böceğim. Analog fotoğraftaki sepya çizgi. Yağlı boyanın fırça darbesi. Müziğin notasının çubuğu. Anlaşılmazım.

7.

Artık biz diye bir şey yoksa, sizden bahsedebilir miyiz? Ben ve senin kesişimi olan siz. Bizin karşıtı, sizin içseli. Hayır ama, anlamadın..

8.

Anlaşılmayan rakamların birleşimindeki cos' olsaydık. Cosinüs müydü o? Neyse neydi. Zaten matematikten hep nefret etmiştim. İlk matematik hocamdan da. Ortaokulda kalmasına rağmen, hala nefret etmiştim.

9.

Uyurken dişleri sıkmanın manası ne? Neyse ne, kime ne? Yo hayır, sinirli değilim ben.

10.

Bunların hepsi aslında bir hayal, birer hikaye. Kafamda kurguladığım lanet bir oyun. Odamdaki duvarlardan dışarı taşamayacak kadar kurgusal. O kadar masal. O kadar muhteşem ve sen.. İşte o ayrı bir hikaye.

22 Eylül 2014

Hayaller, Güzel Şeyler!


Son zamanlarda zaman çokluğundan ve geceleri uyku tutmazlığından olacak ki, bir çok blogda dolaştım. Eskiden beri takip ettiğim fakat güncel yazı yazmayan bir bloga uğradım google reader sayesinde. Hayalini kurduğum hayatı yaşayan bir blogger.!

Geçenlerde "En büyük hayaliniz nedir" diye bir soru aldım. Cevaplayamadım. Çünkü benim hayalim bir cümleyle anlatılacak bir şey değildi."O blogger'in yaptıklarından istiyorum yea" diye ağlasam, anlar mıydınız mısralarımda? Anlamazdınız. O halde anlatayım.

Blogger dostumuz, ülke ülke dolaşıp, değişik kültürlerde insanlarla tanışıp, ilginç şeyleri tadıyor. Aynı zamanda bir çok camii, bir çok mekan da görüyor. Müslüman olmayan ülkelerdeki müslümanlarla tanışıyor, Türkleri buluyor, bu tip şeyler yapıyor. Gezmediği ülke kalana kadar gezmeye devam edeceğini söylüyor. İşin en ama en güzel yerine geliyorum ki; geziyi tek başına yapmıyor! Eşiyle birlikte gerçekleştiriyor dünyayı gezme işini. 

Ha, senin hayalin nasıl böyle diyen vardır şimdi. İlginç hayallerim oldu hep. Antartikaya gidip şu meşhur "burnundaki sümük bile donuyor" muhabbetini gerçekleştirmek istedim hep. Buzulların üzerinde düşücem korkusuyla yürüyüp, koca kütleleri ayaklarımın altına almak istedim. Mısır piramitlerinin çıkılması yasak yerlerine çıkmak istedim. Ya da her ne varsa, nerde; oralarda bulunup; bir şeyler yapasım geldi. Ama asla tek başıma değil.

Fakat bu ciddi bir maddi imkan gerektiriyor. Geçenlerde başıma gelen gezi planından bahsetmiştim. Kabul etmeme sebebimin başında tabi ki bu işlemi hani şurada arada adsız yazan şahsımla yapasım var. Yanı sıra, baba parasıyla gezme olacağına inanmıyorum. İnsan kendisi kazanıp harcamalı. Bir yıl boyunca çılgınlar gibi çalışıp, hiç bir yerde harcama yapmadan; belli bir miktarını yetimlere bağışlayıp kalanıyla da gezmeli. Görülmedik yer bırakmamalı dünyada. İstanbul'u bitirdik sayılır. Önce Türkiye'den başlayıp, sonra Dünya'ya açılmak için geç kalmamışımdır umarım. 

Umarım sizin de ilginç veya böyle monoton bir hayaliniz vardır. Bu hayali gerçekleştirmek için kendime 10 yıl veriyorum. Eğer olmazsa; başka hayallere sıçrayacağıma eminim. Belki 10 dakika bile sürmez ama "hayaller, çok güzel şeyler."

19 Eylül 2014

Günlük-3


Bu gün günlerden sıkıcı bir gün. Dün İstanbul'u sallayan yağmurdan hepimiz nasibimizi almışızdır. Fakat ben hepinizden çok almışımdır. Bugün tüm gün uyumanın başka bir açıklaması olamaz. Şifayı kaptım.

Aptal ıslatan mı ahmak ıslatan mı bilmem ama, herkesler kendisine dikkat etsin. Zira bu hasta olma havası. Resmen, gel seni hasta edeyim diyor.

Blogumun tasarımını değiştirdim. Biri de çıkıp "Şöyle olmuş, böyle olmuş" falan demedi. Olsundu.,,

Ümraniye yakınlarında kaldığımdan, şimdilerde buralarda yeni yerler keşfediyorum. Taksi cafe diye bir yer var, muhteşem ötesi. Gidip menülerine göz gezdirip, fotolarını çekicem, merak etmeyin!

Bir de şu hayatta anladığım iki üç şeyden bir tanesi de, eğer bir işi düzgün yapıyorsanız, onu parasız yapmayacağınız. Zira insanlar sizi kullanmakta hiç gecikmiyor.

Bi de bazen insan çok yalnız hissediyor. Şimdi çok bazen.

14 Eylül 2014

Günlük-2

Günlerim ahlanıp vahlanmalarla geçiyor. Oturup anlatsam, derdimi dağlara anlatsam, dağlar eriyip karışsa denizlere, denizler buharlaşıp kaybolsa keşke. Ya da hiç birisiyle uğraşmadan, beni kaybetse. Zaten olacağı o. Düşünmekten ya kanser olursun, ya kanser. Üçüncü şıkkın imkansızlığını kendime sunuyorum.

Evimde değil de, sağda solda kalıyorum şimdilerde. Eve dönesim de yok işin kötü olan kısmı. Şu an bulunduğum yerlerden memnunum. Ama içim içime sığmıyor. Çoğunlukla derin bir uykuya dalıyorum. Sonra aniden uyanıyorum. Sonra oturup ağlıyorum. Sinirden mi, sinirsizlikten mi bilmiyorum. Ağlayıp içimi döktüğümde sanki herşey sıfırlanıyor.. Sonra ertesi gün yine aynı.

İnsanın derdini paylaşabileceği dostlarının olması çok güzel fakat olmayınca böyle oluyor sanırım. Hiç olmadığım kadar yalnızım bu konuda. Anlatabileceğim, paylaşıp ağlayabileceğim bir dostum yok yanımda. Son günlerde beklemediğim şeylerle imtihan oluyorum.

Neyse efenim. Siz benim dertlerimle dertlenmeyin. İş falan arıyorum part time. Grafiker gibi

12 Eylül 2014

Mutsuzluk

Mutsuzluktan ölür mü ki insan? Ölür. Abd'de Michigan Üniversitesinde yapılan bir araştırmaya göre mutsuzluk insanları öldürüyor. Kalp krizine neden olarak hemde.

Eğer öyle olsaydı, ben ölürdüm dediğinizi duyar gibiyim. Kalp krizi midir, sıkıntısı mıdır nedir bilmiyorum fakat, işte onu ben dün hissettim. Mutsuzluktan kalbim avuçlarımın içinde çırpınıp durdu. Gidip yüzümü yıkadım, sinirimi atmak için elimden geleni yaptım, ardıma koymadım. 

Eminim böyle anların olmuştur sayın okuyucu. İstemediğin, beklemediğin bir durumla sen de karşı karşıya gelmişsindir. Neye uğradığını şaşırmışsındır belki sen de. Sonra oturup ağlamışsındır. Ağlamışsınsa geçmiştir belki. 

Asla tanıyamadığım Osman abi'nin de söylediği gibi "Geçecektir".  Mutsuzluklar da geçer. Umudun olsun yeter. 

Yada kalben "Bu da geçer ya hu" desek? 

26 Ağustos 2014

Yazamıyorum.

Yaklaşık yarım saattir oturduğum pc başında iki kelime yazamadım. Aptalca şeyler okudum, aptalca şeyler izledim. Güldüm. Aptalca güldüm. Sonra oturdum ağladım. Çünkü bu ben değilim. Kesinlikle ben değilim.

Bana anlatabileceğim hikayelerinizi yazın. En azından dinlerim. Sonra oturur yine ağlarım. Çünkü bu ben değilim.

23 Ağustos 2014

İyi uykular.

Bugün size yalnızca Franz Kafka'dan bir görsel paylaşacağım. O size her şeyi anlatacak.

30 Temmuz 2014

Yoksa ben?

İngilizce başlık atıcaktım. Aslında duruma uygun buydu am i? Ben gerçekten öyle miyim ? Bencil, kendini düşünen, kendinden başka bir şeyle alakadar olmayan bir insan mıyım diye düşündüm. Uzunca bir süre denizi seyrettikten sonra karar verdim ki ben çok yoruldum.

Bir yazı okudum, beni bu düşüncelere sevk eden x kişisinin gönderdiği. Norveçli bir doktor gördüğü kanları anlatıyordu. Cümlelerinde inanılmaz yorgunluk vardı. 1 yıl boyunca koşturduğum, günlerce kendimi kaybettiğim zamanları hatırladım. Uykukolik olmama rağmen 49 saat uykusuz yaşadığım zamanları da hatırladım. Yolcu otobüslerinde, önümüzü keserler korkusuyla uyuyamadığım, yer yer içimin geçtiği o uykusuz zamanlarımı hatırladım. Gördüğüm kanları, girdiğim ağlama nöbetlerini hatırladım. O kadar çok acılı insan görmüştüm ki. Acılı insanlar görmesin diye duvar dibine gidip ağladığım dakikalarımı hatırladım.

İnsan insana bunu yapar mı dedim, sağlığını kaybetmiş insanlara kapıldım. Hastane köşelerinde, darülaceze diplerinde, evde bakım hastalık hizmetlerinde yer aldım. O kadar çok acılı insan gördüm ki, zamanla artık ağlama hissimi kaybettiğimi, üzülmekten vazgeçtiğimi anladım. Mevzuyu bırakma sebeplerim birden fazlayken bir sabah anneme "ben yoruldum" dedim. Yoruldum derken, içimde bir acı da yoktu. Üzgünlükte yoktu. Biz bu dünyaya imtihan olmak için gönderilmiştik çünkü. Herkesin imtihanı vardı ve ben onlar için üzülmekten başka bir şey yapamıyordum. Yapmaya çalışıpta yapamamak daha bir yorucu oluyordu.

Oturdum, düşündüm, hak verdim. Evet. Ben kafamı başka bir yerlere yönlendirmeye çalışıyordum. Mevzu ne zaman sisteme, kapitalizme, insanların yaşadıklarına, zulümlere gelince; gördüğüm her şey kafamda canlanıyordu çünkü. Duvarlardaki kurşunlar, insanların korkulu gözleri, insanların yardım isteyen mahcup yüzleri, kafalarını yere eğen yüzleri, namaz kılarken ki dünyayı arkaya atış halleri gibi bir çok şey.

Kesinlikle yoruldum. Şeytana söyleyin, dürtmesin beni. Çünkü ben Gazze gemisinde yer almıcam. Kesinlikle bu kez bunu kaldıramam.Hayır.!

28 Temmuz 2014

İtiraflarım.

Beni çok değerli Plaza Sesi mimlemiş. 15 maddeli itiraf listemi istemiş. İtiraflarım diye kitap yazabilen üstadım Tolstoy varken, ben neleri anlatacağım diye düşündüm ciddi ciddi. Kendisi bayaa güzel şeyler yapmış. İtiraf edebileceği kadar güzel şeyler. Fakat kişiliğim gereğince asla bir şeyleri içimde saklayamıyorum. Bu yüzden kimsenin bilmediği bir şeyleri burada anlatamıcam. Bu anlattıklarımdan beni tanıyan bir çoğunun haberi vardır.

1) Bir gün birini öldürmeye karar verirsem, battı balık yan gider diye düşünüp öldürmem gereken insanların listesini yapmışlığım var. Lise yıllarım olabildiğince manyaktı. O zaman ki iq seviyem ayakkabı numarama eşitti zaten.

2) Sırf farklılık olsun diye, hazırlıktaki arkadaşlarımdan başka bir bölümü seçtiğim de doğrudur.

3) Babama sinirlenip, babamın siyah spor arabasını baştan aşağıya çizip, "aaa ne olmuş, vay adiler" diye söylendiğim de doğrudur. İşin kötü yanı ise yalnızca 5 yaşında olmam.

4) Sucuya kızıp, boşa bıraktığı suları ağaç arkalarına saklayıp, işten atılmasını sağlamam da bir itirafım olsun. Fakat o zaman da 12 yaşındaydım henüz.

5) Çocukken biriyle telefonda konuşunca, karşılıklı iki tarafında para ödediğini düşünürdüm.

6) Bu kadar çok seveceğimi bilseydim, bu kadar çok sevmezdim.

7) Bu güne kadar kınadığım ne kadar hareket varsa, hepsini yaptım. O'nu da açamam şimdi.

8) İlkokuldayken zorla bir dans grubuna sokulduktan sonra, gösteri günü hasta numarası yaptım. Pişman değilim. Zorla yaptırılan hiç bir şeye gelemiyorum sonuçta.

9) Küçükken şeytanı Ninja Kaplumbağalardaki kötü adam gibi bir şey olarak tasvir ederdim. Kafam da öyle yer edinmiş.

10) Korsan Jack karakterine aşık olmuştum yine küçükken.

11) Lise yıllarındayken tüm arkadaşlarım aşık olup, acı çektiğinde ciddi ciddi üzülüyordum. Sanki ben aşıkmışım gibi etkilenip, o taraklara hiç bulaşmamıştım. Sanırım bu iyi bir itiraf oldu.

12) Kilo almaktan çok korktuğum için, çoğunlukla az yemek yerim. Bir de dişlerime zarar vermesin diye, cips yemeyip "İyy onu mu yiyorsunuz " diye aşağılarım ki ben aslında severim cipsi ya.

13) Okulda yangın alarmını çalıp, hiç bir şey olmamış gibi ellerini iki yana bağlayıp koşuşturan insanları ve sinirli hocaları görünce "Eee kim basmış, nolmuş" diye soran da benim.

14) Lisedeyken, müzik yayın odasına girip, metal şarkılar çalan da benim. Hocalar,(müdür dahil) kapıya gelip "Kapat şu lanet müziği" dediğinde  kapıyı kitleyip sesi sona çeken de benim.

15) Bir de lisedeyken yine, disiplin cezası aldım. Blogda yer alıyor mevzu. işte linki

Bunun haricinde büyük itiraflarım yok. Umarım asla da olmaz. Büyük hatalardan korkarım çünkü. Neyse millet, mim hoşunuza gittiyse alın yapın derim ben. Zevkli oluyor, geçmişe falan gidiyorsunuz.

25 Temmuz 2014

Elveda!

Ramazan ayına elveda dediğimiz şu günlerde beni benden alan bir soruyla karşılaştım "Bayramı hak ediyor musun?" Oturdum düşündüm. Ramazanı öyle geçirmeliydik ki, sonunda "Muhteşem günlerdi, hadi iç rahatlığıyla bayramımızı yapalım" diyelim. Fakat gel gör ki..

Gelip görmen gereken çok şey var aslında. Oturup anlatmaya mecalim de yok. Konuşmuyorum da kimseyle. İçime ata ata ne hale geldim, tuta tuta çatlıcam belki ama sanırım çektiğimiz acıların da bir sonucu var. Sanırım değil, öyle. Acı çekiyorsan, varsın bu hayatta. Nefes aldığına sevin önce, gerisi hikaye. Sağlık olsun. İlk değil, son olmaz. Üzme kendini, boşver. Ne takıyorsun ki? Hadi söyleyecek ne kadar çok cümleniz varsa hepsini söyleyin. Çünkü ümide ihtiyacım var.