30 Kasım 2014

Ivır Zıvır PArt 30


İzledim: Pulp Fiction. Puanım: iyi ki bunca zamandır izlememişim ve keşke izlememeye devam etseymişim. Mia Wallace'ı görünce bir heyecanlandım yalnız. Bizim Mia sahnede dedim. Bir gururlandım. Bir sevindim. Ne bileyim, kafamdaki Mia ile birleştirdim falan. Mia'yı tanımayanlar ne dediğimi anlamayacaktır. Ama eğer o beni okuyorsa, kendisini anlatacaktır burada. Fakat filmi gerçekten beğenmedim. Beğenilecek tek yanı da yoktu zaten.

Kült filmleri izledikten sonra her ağlamaklı olduğumda "ben filmden ne anlarım ki zaten" deyip tüm eleştiri oklarını kendi üzerime alıyorum. Sonra uzunca bir süre film izlemiyorum. Taa ki gereksiz gördüğünüz, izleyince bir şey anlamadığınız fakat bana bir çok şey anlatan filmlerle karşılaşıncaya kadar. Akşamları eli ayağı titreyip "Filmim geldi benim yaa" diyen bir insanım sonuçta.

Bu günlerde kınadığım hatta kınamayı bile akıl erdiremediğim şeylerin içinde buluyorum kendimi. Hiç hoş değil. Hemen silkelenip kendime geleyim.

Bir sürü projenin içinde debelenip dururken mutlu olmayı başaramıyorum. Arkadaşlık sıkıntısı çekmekte tüm sorunu kendimde buluyorum. Kesinlikle kimsede sorun yok. Fakat işi düşünce arayan arkadaşlara hastayım. Onların yeri bir ayrı bende. Canlarım benim.

Bugün bir mekana kızıp Çatalca'ya kahvaltıya gittik. Yaklaşık 1 saat süren yolculuk boyunca uyumadım. Kendi rekorumu kırdım diyebilirim. Gittiğimiz mekan Antikköy adında bir yer. Gitmeyi düşünürseniz önerebilirim. Açık büfe kahvaltısını pek beğenmedik biz ama mekan ilginçti. Ha , bir daha gider miyim? Sanmıyorum.

Çok geç uyuyup çok geç uyanmayı planlıyorum. Beni de böyle kabul etsinler.


29 Kasım 2014

27 Kasım 2014

Başlarım Böyle Eğitim Sistemine!


Çöken tüm sistemlerden bir tanesi de "eğitim". Aslında hiç bir zaman olması gerektiği gibi olmadı. Aksine, olmaması gerektiği gibi milyonlarca asalağı yetiştirme çabasında oldu. Verilen malumatları uygulayan mekanik varlıklar oluşturuldu her yerde. İnsanlar ilkokul, lise, üniversite bitirdiğini sandılar. Ama aslında bildikleri hiç bir şeydi.

Bilgi sonsuzdur dedi bize filozoflar. Bizler de inandık. Fakat sadece inandık. Asla sonsuz bilgiye ulaşmadık. Çünkü bizim eğitim sistemimiz asla bize izin vermedi. Hep bize sınırlar çizdi. 6 yaşımızdayken 30 kişilik sınıflarda başımıza bir eğitici verilerek terbiye edildik. Her yılımızı bir kaç öğretmene emanet ettik. O öğretmen de daha önceden başkasından almıştı bu emaneti. Bilgi denen o emanet, kulaktan kulağa anlatıldıkça ufaldıkça ufaldı, küçüldükçe kayboldu.

Aslında öğretilmek istenen yine herhangi birinin yazdığı bir kitaptı. Kitabı tamamıyla okuyan hoca, önce anlama süzgecinden geçirdi konuyu. Sonra kitabın yarısından çoğunu anladı. Sonra başka kitaplar daha okudu eğitim hayatı boyunca. Okudukça öğrendi. Derken o kitabı öğretmesini istedi sistem. Yarısından çoğunu anladığı kitabın yarısını anlattı. Yarısını anlattığı kitabı dinleyen ufak yaştaki çocuklar yarısının da yarısını anlamaya çalışıp, onun da yarısını anladılar. Peki ya gerçekten anlama gerçekleşti mi?

Cevap veriyorum! Hayır! Asla anlama olayını gerçekleştiremedik. Kitabı birilerinin anlatmasına alıştırıldığımızdan, bilinçli hocanın ödev olarak vermiş olduğu kitabı da okumadık. Çünkü biz hap bilgiye şartlandırıldık. Eğer o kitabı satın alıp okursak, bu bizim için zaman kaybı oldu. Daha çok bilgi alacağım diye bakmadık asla. Daha çok da öğrenmek istemedik. Çünkü başımıza bir hoca dikilecekti ve anladıklarından anlatacaktı.

Yapılan bir araştırmaya göre bilinçli bir hoca Fransa'ya gider. Tek kelime Fransızca bilmediği için Fransız öğrencilerine bir kitabın İngilizcesini ve Fransızca çevirisini verir. Öğrencilerinin dili, anlatımı ve kitabı anlamaları gerektiğini ve bunun için 1 ayları olduğunu söyler. 60 lı yıllarda gerçekleştirilen bu deneyin bulunduğu zamanı da tahmin edebiliyorsunuz. Ellerin altında yine öğrenciyi aptallaştırmaya yarayan internet gibi hazır ve aynı zamanda kısa bilgiler yok. Deneyin sonucunda 1 ayda öğrenciler dili ve dil bilgisi kurallarını cümleleri birbirleri ile karşılaştırarak öğrenirler. Yalnızca telafuzda sıkıntı çekerler.

İnsan beyninin yüzde üçünü falan kullanıyor diyorlar fakat artık onu da kullanmıyoruz maalesef. Eğitim sistemimiz onu bile kullanmamıza izin vermiyor. Akıllı olup, kitap okuyanlar istisna. Bir dili öğrenmek için google çeviri değil de, sözlüklerde kaybolanlar da. Çünkü eğer sözlükte bir kelime arıyorsanız, mutlaka başka bir kelime daha dikkatinizi çeker. Sonra başkası. Bu şekilde öğrenmeniz artar. Kelimeyi internette aratıp karşılığını bulup, ödeviniz olan yeri doldurduğunuzda ise beyninizde yer edinmez. Einstein değilseniz tabi.

Sonuç olarak; insanoğlu yapabileceklerinin farkında değil. Araştırmıyor, soruşturmuyor, hazır  bilgilerle, ezbere yaşıyor, yaşatılıyor. Buna bir şekilde bir yerde dur demesi gerekiyor. Umalım da desin. Kendisi araştırsın, kendisi soruştursun. Bir sürü kitap okusun. Kitapları hocaların anlatmasını beklemesin. İnterneti yalnızca sosyal medya aracı olarak görmesin. Araştırılıp öğrenilecek milyonlarca bilginin ağı olarak tanımlasın. Arada sosyal de olsun tabi. Fakat yapsın bir şeyler. Çünkü;

O, geceyi sizin için bir elbise, uykuyu bir dinlenme ve gündüzü de çalışma (zamanı) kılandır. (Furkan Suresi, 47)

25 Kasım 2014

Ivır Zıvır Part 29

Selam! Ben yine anlatıyorum alakasız.


Uyku problemi çekiyorum. Özellikle 3 gün önce yanıma gelen azrail kılıklı öcü yüzünden. Beni gelip alacağını söyledi. Bir tarihte verdi fakat bir türlü anlayamadım tarihi. çünkü ağzında geveledi. Sonra giderken "sözleştik bak, unutma, geleceğim" dedi. Rüyaydı evet, fakat nedense insan geleceğine inanmadan yaşamak istiyor. Evet öleceğiz ama, ne bileyim ya. Daha gençtik, güzeldik ama.

Blog tutma amacı bazı insanların içini dökmek iken, bazılarının ortam yapmak. Sosyal medya da çok farklı olup, normal hayatta asosyal olanlardan bahsediyorum. Arkadaşları ve ortamları olmadığından sosyal medya insanlarını çokça abartıp, çokça bağlanabiliyorlar. Hatta online hayatları normal hayatlarının önüne geçiyor. Tüm dostluklarını net üzerinden kuruyorlar. Net üzerinden tanıştıkları insanlarla bile yüzyüze gelince konuşamıyorlar. İşte ben onlardan değilim. Her seferinde söylüyorum,yine söyleyeceğim ben yüzyüze iletişimi seviyorum. Burada ben yazarım, siz okursunuz, kural bu.

Blogumu kendi ismimle yazıyorum, blogumdan etrafımda bulunan herkesin haberi var. Bir çoğu takip ettiğini söylüyor ama üç gün sonra o kişi hakkında burada saydırıyorum; hiç bir tepki görmüyorum. Demek ki takipte etmiyorlar, ediyormuş gibi yapıyorlar. Bu yüzden korkmadan yazabiliyorum sanırım. Bazen "a kişisi yanlış anlar mı acaba "diye düşünüyorum tabi. Ama olacak o kadar. Çünkü O yanlış anlamasın.

Eskiden fotoğraf makineleri ve lenslerine bakardım delice. Sonra teknosa ya gider, teknolojik ilerlemelere bakardım. Şimdilerde yeni moda tabak setlerine falan bakar oldum. İnsanlar değişiyor demek ki. Değişelim.

Bugün Zeynep'le bir çılgınlık yapalım dedik. Yapabileceğim en büyük çılgınlığı yaptım. iki menü yedim. 1 sularında olmasına rağmen hala acıkmadım. Sabah kahvaltı yapmasam da olur. Midem de bozuldu zaten. Ciddi çılgınlıktı, kesinlikle evde-okulda ve türevlerinde denemeyiniz.

Ntv'de mc-Bay diye iki takımın maçını izliyorum bir yandan. Takımların isimlerini bile bilmiyorum ama Bay 2-1 önde Mc'ye karşı. Allah arttırsın.

24 Kasım 2014

Ivır Zıvır Part 29

İnsanın en sevdiği filmler belli olmalı. İzlemekten bıkmadıklarım Forrest Gump, Pers Prensi, The Beastly, Dövüş Kulübü, Charlie'nin Çikolata Fabrikası, Shrek, Sweeney Todd, Ölü Gelin, Alis Harikalar Diyarında (timborton) ve diğerleri..

İnsanın sevdiği şarkılar da belli olmalı. Placebo-blind tek geçerim.

Geçenlerde azraili gördüm ruyamda, beni gelip alacağını söyledi. Umarım yakın vakitte ölmem. Daha yapmam gereken şeyler var. Bir yerlere yardım etmem lazım.

bu kez kısa kesiyorum. kafam karmaşık çünkü.

23 Kasım 2014

Eski Sevgililerinizden Bıktık!

Sosyal medya mecrasının çıkış noktasını bilmiyorum fakat şu an bulunduğu nokta hiç de hoş bir yer değil. Özellikle çok acılı eski sevgililer için ağlama duvarı resmen!

Kendisini deliler gibi seven kızı aldattıktan sonra ayrılan adam şimdilerde inanılmaz pişman. Yaptığı hatanın vermiş olduğu sonucunun karın ağrısını ise hep birlikte izliyoruz. Facebook'ta, Twitter'da attığı laflar bitmedi şimdilerde Swarm'da plan kısmına yazar oldu. Bildiğiniz paragraflar paylaşıyor. Kıza lafları düzüyor. Sonra yine pişman olup üzüldüğünü belirtiyor. Hemen ardından kıza olan aşkından bahsediyor.

Adamın dangalaklığını zaten aldatmasından anlayabilirsiniz. Fakat swarm'da görseniz, boğasınız gelir. Gel gör ki, app'a giriş yapamıyorum. Her plan da bildirim olarak geliyor. Mecburen okuyorum kendisini yani. Yoksa çoktan silip atmıştım. Ah silinip atılası. İşin kötü kısmı hem kızı hemde erkeği tanıyor olmam. bir zamanların en iyi dostları olması.

Neyse efenim. Eski sevgilileriniz hakkında atıp tutuyorsunuz ya, işte herkes bundan nefret ediyor.

22 Kasım 2014

BU ARTIK BİR “ŞEREF MESELESİ”!

Her yıl yüzlerce dizi reyting pastasından kendine kalın bir pay almaya çalışırken, bunların büyük bir çoğunluğu reyting kurbanı olarak ekrana veda ediyor. Hatta öyle ki bugün için daha yayına girdiğinden haberimizin bile olmadığı bir dizinin yayından kaldırıldığı haberini görüp “Böyle bir dizi mi vardı?” diyoruz.

Büyük umutlarla başladığı dizisi yayından kalkan kanal, yapımcı, ekip kuşkusuz büyük bir hüsrana uğruyor. İşin cilvesidir ki bu durumdan mutlu olan bir taraf var: Yayındaki dizinin reytinge kurban gitmesini ve böylece onun yerini almayı bekleyen diziler. Bu sebeple artık iddialı yapımlar yeni sezonda ya da ara sezonda değil, ihtiyaç hâlinde her an taze kan olarak yayına girebiliyorlar. Bu yılın taze kanlarından biri de “Şeref Meselesi”.

Bir süredir Kanal D ekranında tanıtımları sıkça dönen “Şeref Meselesi”, nihayet bu Pazar akşamı saat 20.00’de izleyiciyle buluşacak. Hürriyet Bumerang’ın davetlisi olarak salı akşamı dizinin Kanyon’da gerçekleştirilen galasına ben de katıldım ve oyuncularıyla birlikte ilk bölümü izleme fırsatı buldum. Gala âdeta bir film gösterimi havasındaydı ve medyanın geceye büyük ilgisi vardı. Gösterimden önce, yaklaşık bir saat boyunca basına poz veren oyuncuları gördükçe yaptıkları işin aslında ne kadar zor olduğunu bir kez daha düşündüm. Bu fasıl da tamamlandıktan sonra koltuklarımızda yerimizi aldık. Işıklar karardı, film başladı…

“Şeref Meselesi”ni yaklaşık iki saat boyunca hiçbir şey düşünmeden, pürdikkat kesilerek izledim… Zaman zaman güldüm, zaman zaman öfkelendim, zaman zaman gözlerim doldu, zaman zaman olacaklar konusunda tahminlerim oldu. Televizyon izleyicilerinden önce, davetlilerle aynı salonda diziyi seyretmem izleyicilerin reaksiyonunu görmemde ve dizinin göreceği ilgiyi tahmin etmemde bana fikir vermiş oldu.

“Şeref Meselesi” bir defa alabildiğine gerçek, hayatın içinden. Balıkesir’de yaşayan Kılıç Ailesi’nin İstanbul’a taşınmasıyla başlayan bu hikâye eminim ki izleyenleri peşi sıra sürükleyecek. Yayımlanmadan önce ipucu vermem doğru olmaz ancak birinci bölüm bittikten sonra izleyiciyi bir süre kendine gelemeyecek.

Dizinin modern, genç yüzlerden oluşan kadrosu ilk anda göze çarpıyor.  “Şeref Meselesi”, bana kalırsa bu yılın en başarılı oyuncu kadrosuna sahip dizisi. İlk dizi yönetmenliği tecrübesini “Güneşi Beklerden”de edinen Altan Dönmez, ikinci dizisinde de Kerem Bursin ile yoluna devam ediyor. Öyle ki kısa sürede kendine büyük bir hayran kitlesi edinen Bursin’in “Yiğit” karakteriyle yine beğeni kazanacağını düşünüyorum. Ancak bana kalırsa uzun vadede bu dizinin yıldızı Şükrü Özyıldız olacak. Daha önce birkaç dizide izleyicinin karşısına çıkan Özyıldız’ın sahip olduğu jön ışığının doğru bir projeyle daha da parlayacağını düşünüyordum ki nihayet genç oyuncu hak ettiği türden bir yapımda yer alıyor. Bir bütün olarak sanki Yiğit’in yanında biraz sönükmüş gibi ifade edilse de Özyıldız’ın hayat verdiği “Emir” karakterinin sınırlarını aşacağı su götürmez bir gerçek. Genç oyuncunun gösterimin ardından gece boyunca seyircilerin yanında kalarak fotoğraf çektirdiğinin ve alçakgönüllü tavırlar sergilediğinin altını da çizmek isterim.  Bu arada, doğrusu Yiğit-Emir kardeşler benim aklıma doğrudan Kuzey-Güney kardeşleri getirdi ama bu bir tesadüften ibaret olsa gerek. Sonuçta dizi İtalyan uyarlaması.

Son dönemin genç ve başarılı isimlerinden Yasemin Allen’ın “Sibel” karakteriyle yükselişini devam ettireceği şüphesiz. Geçtiğimiz aylarda sinema filmi için verdiği bir tv röportajında Şükran Ovalı’yı izlemiş ve “Yakında alır yürür” demiştim. “Derya” karakteriyle Ovalı’yı dizide görmek beni oldukça mutlu etti. Bir diğer karakter olan Kübra’ya ise Burcu Biricik hayat veriyor. Biricik, zarafetiyle galanın en dikkat çeken isimlerinden biriydi. Kübra, silik karakteri nedeniyle beni şimdilik pek çekmedi fakat ilerleyen bölümlerde belki de kabuk değiştirir. Belli mi olur?

Oyunculardan bu kadar bahsetmişken Tilbe Saran’dan bahsetmemek olmaz. Emir ve Yiğit’in annesi Tilbe’yi canlandıran Saran, oyunculuğuyla daha ilk bölümde akıllarda yer etmeyi başardı. Bir ara, duyduğumuz sesin kendisine ait olduğundan tereddüt edip duyduğum sesle Tilbe’nin ağız hareketleri arasındaki senkronun tutup tutmadığına odaklandım. Aynı zamanda seslendirme sanatçısı olduğu bilgisini de edinince o güzel sesin bizzat kendisine ait olduğunu anladım. Tabii aile reisi Hasan Kılıç’ı canlandıran Şerif Erol’u da es geçmemek lazım. Erol’un hayat verdiği iyi aile babası Hasan, izleyiciyi çok sarsacak. Bu dizide iyiler seviliyor, kötülerden nefret ediliyor, karakterler seçiliyor, taraflar tutuluyor. O kadar sürükleyici ki izleyici de bir şekilde kendini dizide buluyor.

“Şeref Meselesi”ne ait değinilmesi gereken bir husus da tekniği. İlk bölümdeki yüksek prodüksiyon, helikopter çekimleri, kamera takipleri âdeta bir sinema filmi izliyormuş etkisi yarattı. Dilerim ki aynı özen ve titizlik bundan sonraki bölümler için de geçerli olacaktır. Ne de olsa birçok dizi ilk bölümüyle yarattığı büyük beklentiyi ilerleyen zamanlarda karşılayamadığı için izleyicileri hüsrana uğratabiliyor. Ancak dizinin çok iyi bir teknik ekibe sahip olduğu da ortada. Görüntüsü, sesi, ışığı, sanat yönetimi, kostümüyle D Productions son derece kaliteli bir prodüksiyona imza atmış. Senaryonun güçlü bir kalem tarafından uyarlandığı ve olay örgülerinin yüksek zekâyla birbirine bağlandığı hissediliyor. Bu arada, İtalyan esintileri taşıyan dizi müziğini çok beğendiğimi de sözlerime eklemeliyim. Hatta yayımlandığı takdirde gidip ilk kez bir dizi müziği albümü alacağım.

Doğru bir stratejiyle pazar akşamı 20.00’de yayımlanacak dizi sadece izleyici için değil, aynı zamanda reyting yarışında yer alan Kanal D için de bir tür “Şeref Meselesi” olacak. Temennim bu “mesele”nin çok uzun süre kapanmaması yönünde.

Pazar akşamları görüşmek isteyen arkadaşlarım şimdiden kusuruma bakmasınlar çünkü halledilmesi gereken önemli bir “mesele” var.

Bu içerik http://www.diliminayariyok.com/ tarafından hazırlanmıştır.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

21 Kasım 2014

19 Kasım 2014

Bu Yazı Olumsuz İçeriklidir

Merhaba sayın okuyucular.


Bugün sizlere arkadaşlarımla yemek yerken hatırladığım ve yaşamıma yön veren ilginç şeylerden bir tanesini anlatacağım. Yemek anında konuşulacak şey değildi bu belki fakat laf lafı açar ya hani. Heh işte, bizde de durum böyleydi.

Dördüncü veya beşinci sınıflardan bir tanesindeydim. Yaz tatili için memleketimiz olan Trabzon'a doğru yola çıktık. Abimle ben arkada oturuyorduk, Birbirimizle durmadan dalaşırdık o zamanlar. Yolculuğumuz 22 saat falan sürerdi. Tırlar bile sollardı bizi. Olabildiğince yavaş ve her su başında duran bir aileydik. Bir de ben nedense her benzin istasyonunun tuvaletini merak ederdim. Ya da arabada sıkılıp tuvaletim geldi diye kandırırdım aile eşrafını.

Yolumuzda seyir halindeyken bir araba tarafından sollandık. Olası bir şeydi. Fakat babam "Bu üçüncü kez solluyor bizi ve gerçekten deli gidiyor. Allah korusun" dedi. Lafını bitirir bitirmez arabaya baktım arkadan. Bmw, akıyordu resmen yolda.  Sonra zaten hemen gözden kayboldular. Biz yine bir yerde durduk. Yemeğimizi yedik. Pikniğimizi yaptık. Sonra toplandık.

Yola çıktık tekrar. Az ilerde arabaların yavaşlamış olduğunu fark ettik. "Noldu" falan derken babam iyice yavaşladı. Kazanın üzerine giden 3. arabaydık. Durmak boynumuzun borcu gibiydi. Babam hemen güvenli bir yere park etti arabayı. Çünkü kaza yerlerinde genelde duran arabalara da çarparlardı. Anneme arabadan inmemesini söyledi. Ben hemen ırım kırım edip inmek istedim. Elimden tuttu, beraber ilerledik. Açıkçası büyük bir kaza olduğunu sanmıyordum,

1 saat kadar önce bizi sollayan bmw karşımda duruyordu. Bir kamyonun kasasına entegre olmuştu resmen. Bmw kamyonu benzin istasyonuna dönerken kasasından yakalamıştı. Adamın teki arabanın üst camından elini çıkartıyordu. Sadece elini görebiliyordum. Bembeyaza gömleği kıvrılmış ve bütünüyle kandı. Elleri de kandı. Yardım edin diye bağırıyordu. Herkes koşturdu. Babamla iyice yaklaştık araca doğru. Babam donakaldı.

Arka tarafta muhtemelen uyuyan adamın kafası kopmuştu. Boynundan kesilen kafa aşağı doğru sarkıyordu fakat tamamen kurtulmamıştı vucuttan. Aynen ineğin kesilmesinde duyulan hırlamalardan vardı. İnanılmaz kan akıyordu. Her yer kandı. Pıhtılaşmış bir şeyler de vardı. Arkadaşı olduğunu düşündüğümüz adam inatla tutmaya çalışıyordu akan kanı. İnatla yaşatmaya çalışıyordu arkadaşını. Sanırım onu airbag kurtarmıştı fakat onunda bir sürü yerinden kan akıyordu. Yada arkadaşının kanıydı, bilmiyorum.

Sonra babam ağladı, ben kustum. Sanırım o günlerden kalma korkularım oluştu bu günlere. Sizin "iyi" diye bahsettiğiniz arabalar benim için "cellat" sıfatını aldı. Hız yapan ve bindiğinde kendini yolların hakimi sanan o araçlara binmek benim için kabustu. Spor arabalar tek korkum, pahalı arabalar ise tek kaçmak istediğim nokta oldu. Çünkü hız o kadar iğrenç bir şeydi ki, yapabileceğinin en iyisi varsa elinde, işte onu yapardın.

İşte bu yüzden olsa gerek ben lisedeyken, herkes birilerine aşık olurdu. Ben neden yaşadığımı sorgulardım. Ölüm denen şey o kadar anlık ve beklenmediğin anda gelirdi ki, peki ben ne yapacaktım? İşte o noktada din yardımıma yetişti. İyi ki de yetişti. "Bugün Allah için ne yaptın" dan çok "Allah olmasaydı ne yapacaktım" ı sorgular oldum. Çünkü iyi ki de vardı. Çünkü bir gün bir yolda giderken aniden canımı alabilirdi ve ben O canımı almadan O'nun istediği gibi olmalıydım.

İşte Allah'ın istediği hıdayetli kullardan olmamız dileğiyle. Allah affetsin abartmaları.

18 Kasım 2014

Ivır Zıvır Part 28

Ivır zıvırlarıma hoşgeldiniz. Genelde yazacak bir şey bulamadığımda buraya kaçıyorum. Ama siz zaten bunu biliyorsunuz.

Otobüsler ve metrobüsler neden bu kadar kalabalıklar? Geçenlerde Joan Miro sergisine gittik bir arkadaşla. Dünyanın öbür ucundaymış kendisi. Ya da biz dünyanın öbür ucundaydık. Allah'ın Cevizlibağ'ından kalkıp Sabancı Müzesine gittik Arnavutköy'de. Olabildiğince uzak bir yoldu bizim için. Boş bir otobüste yerimizi edindik ve bir saatlik yolumuza merhaba dedik. Türk milletim o kadar misafirperver ki; Arnavutköy'de ikamet eden 75 yaşındaki teyze ile muhabbete daldık. Sonra bizim muhabbetimize kalabalığa istinaden bir kaç kişi daha katıldı. Elit kesimin elit insanları olduklarından, pek bir ortak noktamız çıkmadı, ama olsundu. Güzeldi.

Joan Miro demişken, bir çok tasarımcının kendisinden esinlendiği söyleniyor fakat bana sorarsanız o resimlerden yalnızca anaokulu çocukları esinlenir. İlkokul 2'yi geçmez o resimler, geçerlerse döverim hepinizi. Yalnızca 2 tabloyu alıp evime götürürdüm koskoca sergide. Ağlanacak bir durumdaydım resmen. Ayrıca ışıklandırmasını da sevmedim serginin. İçimi o kadar kararttı ki, bir ara ortalık yere oturup ağlayasım geldi. Oturup ağlasaydım tüm karamsarlık gidecekti belki de.

Sergi Çarşamba günleri ücretsiz. Sergi alanına gitmeden önce geçeceğiniz koru ve o muhteşem manzarası için o yol çekilir. Fakat kesinlikle Joan Miro için değil. Gitmişken girip bir bakının ama fazla da takılmayın. Ciddi manada zaman kaybı.

Zaman kaybı olarak gördüğüm başka yerler ise, otobüs beklenen o zamanlar..

Bir de bir dersim var, tam bir zaman kaybı. Bana bir şey katmadığı gibi, tüm iç huzurumu da çekip alıyor damarlarımdan. Allah affetsin.

16 Kasım 2014

Farklı Hissetmek.

Mevzuyu okuyucularıma nasıl anlatsam diye düşündüm. Normal insanlar gibi yazamayacağımı beni gerçekten tanıyan herkes bilir. Ben asla özelimi anlatmıyorum. Anlatırsam bile sağdan soldan, bir şekilde.

Neyse. Hayatımda asla yapmam dediğim şeyleri yaptığım şu günlerde ciddi bir şeye adım attık dün. O kadar ciddiydi ki.. Ciddiyetin vermiş olduğu heyecan ve stresi şimdi burada hiç bir cümle size aktaramaz.

Öncelikle bir sürü insanla muhattab olmak, bir sürü şeyi yetiştirmeye çalışmak, bir sürü şey yapmak, bir sürü arkadaşını unutmak, bir sürü insana haber verememek. Haber vermek dedim de aklıma geldi. Hayatımda önemli bir gelişme olduysa, asla bunu telefonla birilerine anlatamadım. Çünkü genelde telefonu saçmalamak için kullanırım. Saçmalamamak adına, hep yüzyüze iletişimi seçerim ve her zaman bu daha samimi gelir bana. Görüşemediğim insanlar bu yüzden hep hayatımda bir adım gerideymiş gibi olur..

sonra o insanları hatırlar ve üzülürüm. Aptallığıma verirler lütfen. Vermedilerse şimdiye dek, versinler lütfen. :/ Bir de mutluluğumu paylaşsınlar. Şimdi burada olayla ilgili daha çok ayrıntı vermek isterdim aslında ama, vermeyeceğim. Allah gönlünüzdekini hakkınızda hayırlı etsin.

İşte böyle, lafımı döndürüp dolaştırıp sonuca bağlıyorum.

Önemli günler, çok önemli

İnsan hayatında çok önemli günler yaşar. Önemli günlerde aptal olur derlerdi de inanmazdım. Haber vermeyi unuttuğum, söylemeyi atladığım, çok değer verdiğim dostlarımı bile unuttum. Ama neyse ki hepsi çok anlayışlılar. Hepsi muhteşem insanlar. Hayatımda bu zamana kadar tanıdığım ve tüm iyi niyetlerini sunan, hislerini bana hissettiren insanlardan Allah razı olsun.

İyi ki varsınız, iyi ki buralardasınız.

12 Kasım 2014

Aradığın Kişiye Ulaşamama Sorunsalı

Aradığım kişiye ulaşamayınca ben, ben olmuyorum resmen. Sizlerde de var mı bu durum bilmiyorum ama gerçekten çok iğrenç bir duygu. Nasıl anlatsam bilemiyorum mevzuyu. Anlatılmaz yaşanır zaten.

Bugün A kişisiyle konuşamadım. Çok fazla yoğundum. Moralinin bozuk olduğunu söyledi. Ben yine ilgilenemedim. Çünkü girmem gereken 5 vizem vardı. Ve ciddi ciddi çalışıyordum. Çünkü 5 vizeyi son güne bırakmak çok aptalcaydı.

Eve gelirken aradım, açmadı. Sonra yürürken yaklaşık  4 kez daha aradım. Yine açmadı. Eve geldim, aradım açmadı. Sonra yemek yedim yine açmadı. Normal insanlar 1 kez arar, hadi düşmedi diye 2 kez arar bırakır. Fakat ben normal olmadığımdan, o telefon açılıncaya kadar ararım. Ararken her telefonun dıt sesi ben de değişik anlamlar uyandırır. Trafik kazası geçirmiş olmasından tutun da, banyoda düşüp kafasını banyo kenarındaki fayansa çarpmasına kadar ilerler bu skala. (Allah korusun)

Asla iyi bir şey gelmez aklına insanın. Yok işte uyuyordur, yok işte şarjı bitmiştir, yok işte telefon kısıktadır gibi. Milyonlarca senaryo üretebilen bilinç altımı öncelikle izlediğim filmlere, sonralıkla anneme borçluyum. Annemden geçti bu panik atak durumu. Eğer ulaşamama durumu biraz daha ileri giderse, mide bulantısından, bağırsak çözülmelerine kadar bir çok sıkıntı da yaşamanız muhtemel. Aman panikler atağa geçmesin. O telefonları taşıyorsanız bir anlamı olsun lütfen. Kimseyi de merakta bırakmayın. Ben merak etmenin pisliğini bildiğimden asla kimseyi merakta bırakmam. İki elim kanda olsa, nerde olduğumu ne yaptığımı ve en önemlisi iyi olduğumu söylerim mutlaka. Hadi kendinize iyi bakın şimdi. Benden feyz alın lütfen.

11 Kasım 2014

Ivır Zıvır Part 27


Bunca işim varken gelip post giriyorsam, vay bana vaylar bana. Yarın 5 tane sınavım var, fakat ben hiç birine çalışamıyorum. Nedenini de bilmiyorum. Sanırım ateşim de çıktı. Hasta olup yataklara düşcem az kaldı.

Bu haftayı atlatırsam, çok iyi olacak benim için.

Bu günlerde başıma çok ilginç şeyler geliyor. Geçen gün yaşamadığım kadar büyük bir kaza yaşadım. Allah daha büyüklerini yaşatmasın ama gerçekten korktum. Trafik kazasıydı. Araçlar hasar gördü fakat elim ayağım boşaldı resmen. Az daha çok yüksekçe bir yerden uçuyorduk arabayla. Allah korudu.

Bu sabahta kaynar suyu üzerime döktüm. Kesim yaparken bacağımı kestim Öyle bir kestim ki anlamadan, kotum bile parçalandı. Neyse, tarz oldum. Türbanlı kıza bak, pantolonuna bak dediler muhtemelen. Siz benim ne yaşadığımı biliyor musunuz? Yo dostum yo.

İzlemek istediğim filmler de var aslında ama izleyemiyorum. Hemen söylüyorum: Gizli Pencere, Kimlik ve Chef. Hepsini merak ediyorum.

Bugün yaptığım tasarımlar beğenildi. Mutlu olmadım. Düzeltmem gereken yerler yüzünden tekrar uğraşmam gerek. Bir kez de "heh olmuş bu" densin. Ama nerdee?

Yemeden içmeden kesilip Kpss ye hazırlanmalıyım sanırım. Devlet işi tam benlik. Ya da oturup kitap yazmalıyım. Yazdığım kitapları okuduğunuzda para kazanmalıyım. Fikirlerimi satarsam özgür olur muyum ki?

Önceki yazılarımı okuyupta yorum yapmayanlara selam olsun.

Beni bugün gizli bir numara aradı. Yılların telefon kullanıcısıyım. Böyle bir şeyle karşılaşmamıştım. Yazılmaya değer bence. Çünkü sesimi dinledi ve uzunca bir süre kapamadı. Sen neden kapamadın diyorsunuz şimdi. Çünkü telefonum dondu.

Şu teknoloji benden çektiği kadar kimseden çekmemiştir, işte buna eminim.

9 Kasım 2014

Yer Keşfi: Red&Black Cafe

Merhaba İstanbul'lu okuyucular. Şimdi sizlere yeni keşfettiğim bir yeri tanıtacağım. İsmi Red&Black Cafe. Üsküdar-Salacak Yolu üzerinde kurulmuş muhteşem cafelerden bir tanesi kendisi.

Mekan sahil kenarı olduğu için boğaza nazır çayınızı-kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Nargile severler (ki hiç tasvip etmem) çeşitli nargilelerinin tadına da bakabilirler. Akşamları canlı müzik yapılan mekanda biz kahvaltı yaptık. Cumartesi-Pazar açık büfe sunumu yapan cafe'nin açık büfesi gerçekten muhteşemdi.

Peynir denen varlık erkek olsaydı evlenecek kadar seven biri olarak peynirlerini de çok beğendim. Genelde açık büfelerde peynirlerin çeşitlerini çoğaltıp kalitesini azaltırlar. Fakat burada mevzu öyle değildi. Peynir çeşidi fazla ve tazeydi. Hemde kaliteliydi. Patates kızartmaları hariç, her şeyi severek yedik a kişisi ile birlikte. Bize afiyet, bol bol kalori oldu elbette.

Açık büfe kahvaltılarda tatlıyı unuturlardı normalde. Fakat burada o da unutulmamış. İstemeyeceğiniz çeşit tatlılar vardı. Biz çok doyduğumuzdan ekler ile tatlandırdık ağzımızı. Taze demlenmiş çayı ile durmadan çay içtik. Boğaz manzarasında da çok iyi gidiyor hani. Gelelim hizmete. Hizmetleri de muhteşem. Karşılamadan tutun da, masada size eşlik etmelerine kadar her şeyi ile beğendiğim mekana 8 veriyorum. Kırdığım 2 puan mekanın ambiansından biraz. Akşam olsa belki onu da kırmazdım. 

Gidin görün diye sitesinin linkini de paylaşayım madem: 
http://www.redandblack.com.tr/

Sahte İhtiyaçlarımızın Kölesi Olmak?!

Ah sayın izleyici. Son günlerde araştırma konumun derinliklerine inerken kapitalist sisteme giydirmelere doyamadan, geldim buraya da anlatayım derdimi dedim. Mevzumuz kültür. Tüketmekten bıkmadığımız o kültür: tüketim kültürü.

Kültür kelimesinin latinceden geldiğini ve "hayvan yetiştirme", "toprağı ekip biçme" anlamlarını taşıdığını biliyor muydunuz? Şimdi "ben çok kültürlü bir insanım" dediğinizde tekrar düşünün. Bunun yanı sıra, kapitalist sistemin bize yedirmeye çalıştığı kültürü de afiyetle yediğimizi söylemek istiyorum üzülerek. Şimdi "ben antikapitalist müslümanım" diyenlerin hepsi susabilir mi?

Devir kapitalist sistemin köpekliği devri. Şimdi kimse antikapitalistim diyip ortaya çıkmasın. Cahilliğinizi aleni ortaya dökmeyin. Bundan yıllar önce kurulmuş Frankfurt Okulu'nda bu mevzular bir güzel tartışılmış. Ortaya "Kültür endüstrisi" tanımı atılmış. Buna göre kültür endüstrisi bilinç manipilasyonu yapmaktadır. Yani kitleleri yeniden biçimlendirmekte, hiç bir sapmaya tahamül etmemektedir. Kurdukları yeni sistemle toplumdaki bireylerin bilinçlerinin daha da gerilemesine sebep olur. Bunu ne ile mi yapar? Sahte ihtiyaçlar yaratarak. Sahte ihtiyaçları uyandırarak kapitalist sistemin üretimlerine yönelik tüketimler ortaya çıkarır. Aslında taleplerimiz arzları uyandırmaz yani. Kapitalist sistem ne ürettiyse "Sizin buna ihtiyacınız var, bundan almalısınız, bunu almazsanız siz siz olmazsınız" bilincini yükler. Elbette benim de içinde bulunduğum reklam endüstrisi ile yapar bunu.
Bir de üzerine sahte bireysellik yükler. "Size özel ürettik, sizin için, sadece size" gibi yaftalar koyar. Gündelik işlerinizi iğrenç, monoton gibi gösterip ürettikleri şeylerle size kaçış sağlayacağını vaad eder. Aslında hepimiz kapitalist sisteme salyaları akan köpekler misali kapılırız.

Adorno saolsun, bir çok söz söylemiştir bu konuda. Belki Frankfurt okulu pozitivizme karşı gelir fakat kültür endüstrisi gibi çok doğru bir yapı da bulmuştur. Sistemin bize yedirmeye çalıştığı sahte ihtiyaçlara ulaşamazsak eğer sıkıntı, saldırganlık,sefalet içinde yaşıyor gibi oluruz. Elinizde iphone 4 varsa ve 5 çıktığı halde almadıysanız, siz kesinlikle mutlu bir insan değilsiniz. Çünkü daha yenisi ve kapitalist sisteme göre daha muhteşemi sizin elinizde yoktur. Bu yüzden muhteşem hissetmenize de sebep yoktur.

Kültür endüstrisi çağında yaşadığımız şu günlerde kimse mutlu değil. Kimse elindekinin değerini bilmiyor, elindekiyle şükretmiyor. Şükretme duygusunu da eziklik olarak görüyor. Elindeki evle, arabayla,  çantayla, telefonla, ayakkabıyla ya da para kuvveti ile alınan ne varsa hiç biriyle mutlu değil. Çünkü endüstri durmadan yenilerini bize yaftalıyor. Çünkü endüstri durmadan üretip, bize sahte ihtiyaçları manipüle ediyor. Kesinlikle en başta söylediğimiz gibi bir sürü hayvanı istediği gibi yetiştiriyor. Koskoca bir bahçesi var ve istediğini üretip, istediğini bize satıyor. Biz de aklımız sıra seçim yaptığımızı ve istediğimizi aldığımızı sanıyoruz. Peki neden onu istiyoruz? Çünkü reklam da gördük. Neden onu istedik? Çünkü sanatçı denilen insanın elinde vardı. Neden onu istedik? Çünkü kaliteli dediler. Peki ama neden?

Hangimiz için tablet gerçekten gerçek bir ihtiyaç? Önce hediye olarak verilen tabletler, tabi ki düşük modellerde olur. Düşük modelde istediklerini yapamayan insan, daha iyisine daha çok para vererek sahip olur. Aslında en başta ihtiyacı olmayan şeye, ihtiyacı olduğuna inanır ve satın alır. Uyuşturucuya alıştırmak gibidir ihtiyaç hiyearşisine alıştırılmak.

Fakat en can alıcı yere geliyorum şimdi. Cebimizdeki paramızı aldılar, yetti mi? Yemedi. Şimdi iş insanlığımıza uzandı. Filmlerle, dizilerle kültürümüzü endüstriyelleştiriyorlar. Çekilen dizilerle yine bilinçaltımızı aptallaştırıyorlar. Bu kez kültürel çözülmeler yaşıyoruz. Artık komşu kadına yan gözle bakmak diye bir duygunun varlığını biliyoruz. Aldatmak ve aldatılmaktan inanılmaz korkuyoruz. Çünkü izlediğimiz filmlerde aldatılma duygusu öyle bir anlatılıyor ki, bilinçaltımıza iğne oyası gibi işleniyor. Yarın öbür gün karşımıza çıkacak diye ödümüz kopuyor ya da biz böyle bir şeyin varlığına inandırılıyoruz. Aldatma bu kadar aleni televizyonlarda yokken, aldatma dolayısıyla bu kadar insan boşanmıyordu, ayrılmıyordu. Hiç soruyor musunuz kendinize, bunca insan neden ayrılıyor? İzledikleri filmlerin bilinçaltına gönderdiği etkiyle tabi ki.

Bizler müslüman insanlarız oysa ki. Biz de karıya kocaya ihanet olmaz. Anneye babaya saygısızlık olmaz. Yalan asla olmaz. Bu tip bir sürü şeyin olmadığı bir dine mensupken televizyonlarımızda, dizilerimizde bizim kültürümüzle alakası olmayan bir sürü şeye maruz kalıyoruz. Neden? Çünkü tüketim kültürü artık birbirimizi de tüketmemizi istiyor. İnsanlar birbirlerini tükettikçe daha da mutsuz olacak, mutsuz olan insana sahte ihtiyaçlarla mutluluk sağlanacak. "Sevgilin mi aldattı, git Starbucks ta bir kahve iç, kendine gel. hem de orada ortam var, sıcak ortamda başkasını bul" diyecek sana kapitalist sistem.

Bu konuda o kadar kusasım var ki, anlatmalara doyamıyorum. Bu sektörün içinde olmaktan memnunum. Çünkü ben size ihtiyacınız olmayan şeyleri pazarlamayacağım. Daha doğrusu dikkatli olmaya çalışacağım. Lütfen siz de ihtiyacınız olmayan şeylerin ihtiyacınız olmasına izin vermeyin. Antikapitalist müslüman olamazsınız evet ama duyarlı bir müslüman olursunuz. İzlediğiniz filmlere dikkat edin, aldığınız eşyalara dikkat edin, kullanmayacağınız şeylere dikkat edin. En çok da insanı ilişkilere dikkat edin. Tüketim toplumunun insanları tüketmenize yol açmasına izin vermeyin! Çünkü para ile her şey alabilirsiniz fakat, sevdiğiniz ve kaybettiğiniz insanları tekrar alamazsınız. 

Eğer bu yazıyı tamamen okuduysanız, azcık da olsa bilinçlendiğinizi umuyorum. Şükretme duygusuna bir de buradan bakın diyorum. 

6 Kasım 2014

Payday 2 Oyunu Zaman Çalar!

Çok değerli oyunsever dostlar! 


Şimdi sizleri bir oyunla tanıştıracağım. Oyunsever iseniz Steam üzerinde zaten hesabınız vardır diye umuyorum. Steam üzerinden satın alacağınız Payday 2 oyunu ile mevzuya müptela olacaksınız.

Oyun 4 tane gangster üzerine kurulu. Online olarak oynadığınız bu oyunda 4 kişiden 1 tanesi sizsiniz. Diğer 3 kişi arkadaşınızsa iyisiniz, değilse o kişilere güvenmeniz gerekir. Çünkü düştüğünüzde sizi kaldıracak, yaralandığınızda size yarabandı getirecek veya kurşununuz bittiğinde size ammo sağlayacak insanlar bu takım arkadaşlarınız.

Yaralanmak, kurşun falan dedik, oyunun amacını söylemedik. Oyunda bir çok görev var ve istediğinizi seçiyorsunuz. Banka soygunundan tutun da, Fbi'ın bilgisayarlarını hacklemeye kadar bir çok görev var. Avm'lere 50 bin dolarlık zarar da verebilirsiniz, 15 bin dolarlık market soygunu da yapabilirsiniz. Bu sırada gelen swatlardan ve fbi'lardan korunmak ise size kalmış. Özellikle banka soygununu sessizce halledebiliyorsunuz oyuna alıştıkça. Ya da sanat galerisine girip sessizce duvardaki en pahalı tabloları da çalabiliyorsunuz.

Gel gelelim oyundaki bağımlılığa. Oyunda bir çok yerde (eğer gerçekten dikkatli iseniz) illimunati işaretleri de göreceksiniz. Göreve başlamadan önce çıkan mavi ekranda olmak üzere, bir çok yerinde var. Ben stres atmak için her akşam oyuna oturup yaklaşık 2 saat kadar efor harcıyorum pc başında. Oyunda her yerden adam geldiği ve durmadan bir kovalamaca içinde olduğumdan yorulup, tüm işlerimi halledemeden uyuyorum. Sanırım oyun bağımlılığı bu olsa gerek. 

Geçen gün "elim ayağım titriyor, oynamalıyız" dediğimi biliyorum. Stres atmak, kafanızdaki saçma sapan düşünceleri unutmak için ideal diyebilirim. Fakat gel gör ki, zaman kaybı aynı zamanda. Bir zamanların oyunkoliği olan ben, uzun süredir oyunlara bulaşmamışken; nerden bulaştım bu oyuna bilmiyorum ama tavsiye ediyorum. Steam hesabınız varsa, alın deneyin derim. 

5 Kasım 2014

Kırmızı Pazartesi


Okumayı taze bitirdiğim kitabın en sevdiğim parçasını sizinle de paylaşmak istiyorum. Sonra yorumlara geleceğim.

"San Roman gözlerini aralamış, öğle sonrası saat ikideki durgunluğun ortasında sanki tek canlı varlıklarmış gibi görünen, acımasız kapkara giysileri içindeki o iki kadını görerek , gencinin kim olduğunu sormuştu. Pansiyon sahibesi de, yanındaki kadının küçük kızı olduğu, adının da Angela  Vicario olduğu yanıtını vermişti. Bayardo San Roman, ta meydanın öbür ucuna kadar bakışlarıyla izlemişti onları.
-Adını iyi koymuşlar, demişti.
Sonra da başını salıncaklı sandalyenin arkasına dayamış, gözlerini yeniden yummuştu.
-Uyandığımda, demişti, onunla evleneceğimi bana hatırlatın."

Muhteşem ruh çözümlemeleri olan bu kitabı, ciddi manada öneriyorum. 1982 Nobel Edebiyat Ödülünü almış olması da bunu kanıtlar nitelikte. Zira Nobel almak kolay olmamalı. Değil de zaten. 

Hikaye olabildiğince sade. Fakat anlatım o kadar muhteşem ki, sanki o köyde yer alan ve o cinayete göz yuman insanlardan bir tanesi de sizmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Bir an suçlu oluyor, sonra kendinize kızıp "hadi ordan, hak etmiş ama" bile diyebiliyorsunuz. 

Merakınız cezbolduysa, bir bakın derim. Güzel, anlaşılır, akıcı ve zevkli.

Şu an : Cahil Hoca ve Görme Teknikleri'ni okuyorum. İkisi bir arada okumayı severim ne de olsa. Onları bitirince mutlu olursam, paylaşırım. Olmazsam ne ala.

4 Kasım 2014

Ivır Zıvır Part 26

Günün şarkısı asla paylaşmayı sevmediğim fakat dinlemekten inanılmaz haz aldığım Cry me a river. Dinleyin;


Arkadaşımı sevgilisi aldatmış. Arkadaşım da sevgilisini terk etmiş. Fakat hala Facebook ve bilumum yerlerden silmemiş. Hiç düşünmeden silmesini söyledim. Ama merak edeceğim sonra diye cevap verdi." Merakını hak etmeyecek bir şerefsizmiş o " dedim.  Durdu, düşündü "Şerefsiz kelimesi ona çok yakıştı" dedi. "Bir lazın en büyük küfürüdür bu" dedim. Bundan ötesini bilmeyiz biz çünkü. 

Ben küçükken ailemden başka kimseyi sevemem sanıyordum. Kardeşime hamile kaldığında annem 5 ay boyunca yeni doğacak çocuğu nasıl seveceğimi düşündüm. Çünkü bana kalırsa sevmek hep meşakkatli bir işti. Bu yüzden hiç kimseyi sevmeyi denemedim. Taa ki sevmeyi öğreninceye dek.

25 yaşıma geldiğimde yalnızlık iksirini içeceğimi ve bunun tadını aldığımda vazgeçmemin çok zor olacağını söylemişlerdi. Tek başıma film izlemeye, bir yerde oturup kahve içmeye, sokağa çıkıp fotoğraf çekmeye başladım sonra. Fakat o da bir yere kadar. Taa ki ..

Ben özelimi anlatmadıkça özelim özellikten çıkıyor. Bu gün ambalaj tasarımımı bitirdim. Canıma değsin, güzel oldu. Ben sevdim.

Fakat hala fotoğraf çekemedim. Yooo çektim aslında geçen gün. Yaklaşık 38 taneydi. Sevdiğim 3 fotoğraf çıktı içinden. Sonra hepsini sildim. Çok sevemedim demek ki.

Hayatta çeşitli zorluklar var. Ve bunlardan bir tanesi, izlediğiniz reklam filmine sürerliliği olan afişler tasarlamak. Şöyle ki, bir tanesini Mecidiyeköy'e asacağız, diğerini Taksim'e. İkisi de reklam filmine gönderme yapıp, ürünü öne çıkaracak ve aynı zamanda birbirinin devamı olacak. İşin en kötü yerini söyleyim: Cuma 8.30'a kadar vaktim var. Aslında 9. Ama 8.30'da orada olup, sunumumu hazırlamam lazım. Hayır, hayır ağlamıyorum.

Hayattaki çeşitli zorluklardan bir tanesi ise, salonda Tv karşısında uyuyakalan abimi kaldırıp yatağına yatmaya ikna etmek. 185'li boylarda olan abime geçen gün kilosunu sordum. 105 dedi.Hani kucaklayım desem, imkansız yani. Kolunu bile kaldıramayacağıma göre, nedir bendeki bu yerine yatırma aşkı? Kapatayım ışıkları, yorganı örteyim üstüne, orada beli itile tutula uyusun ama di mi? Heh işte, o da öyle olmuyor.

3 Kasım 2014

Ivır Zıvır Part 25


Geçen gün izlediğim korku filmini hala yazmadım. Yazmaya değer bulmadım belki de. Filmin ismi Anabella. Ben chucky gibi bir film beklerken, dramatik bir şey çıktı karşıma. Aptal sarışın kadın kocasının şehir dışına çıkmasını fırsat bilerek hemen bodruma eşya taşımaya çalışınca anladım ki ben boşuna oturuyorum o sinema salonunda. Hele ki yanımda A kişisi durmadan üfleyip, püfleyince daha bir ilginç oldu. Bir de inadıma gülmeleri yok mu? Hayır korku filmiyse korkacaksın değil mi? Neden o kahkahalar ha neden? Tamam haklıydı belki. Tamam ama yine de ne bileyim ya. Filmi hatırladım sinirlendim yine. Neyse, gitmeyin o filme. İzlemeyin de. Sonunda o bebeği yakmak yerine ellerinde taşıdılar ya kaşıkçı elması gibi. Sanki bozdurup bozdurup harcayacaklar haspalar.

A kişisi dedim de aklıma geldi. Kendisinden bana tembellik bulaştı. Uyumayı seven yapım daha bir sever oldu. Bu da yetmez gibi unutkanlığını da bulaştırdı. Yarın sabah bilgisayarımı unutmamak için postişler astım sağa sola. Postiş denmiyor muydu ona? Neyse işte, sorun  o değil. A kişisi çok tatlı bir insan olur hayatımda. Özledim bak.

Bu günlerim karmaşa ile geçiyor ve ben hiç bir şeyi algılayamıyorum. En iyisi mi yastığa sarılıp uyumak. Uyuyunca geçiyor, inanmıyorsunuz.

Kırk yılda bir oyun oynuyoruz, onu da gidip annesine şikayet ediyor. Alla'm çok tatlı ya. Yerim onun ağzını burnunu. namnamnım.

İstek üzerine bir yazı yazacağım yarın. Kafamı toplamayı bekliyorum.

Hayallerinizle hayatlarınızı kesiştirin. Her şeyiniz gönlünüzce olsun..

Bu hafta sinemaya güzel filmler gelecek diyorlar. Geçen gün filme geldim, sinemadayım cümlesini kurdum ben. Benden güzel şeyler beklemeyin lütfen.

Lütfen susar mıyım? Tabi ki. 

1 Kasım 2014

Korku Filmlerinin Bünyeye Etkisi


Oldum olası korku filmi hastasıyımdır. Neden bilmiyorum ama o seslerin vermiş olduğu gerilimi seviyorum. Ani ışıkların veya o iğrenç yüzlerin iticiliğini de seviyorum. Onların vermiş olduğu adrenalin duygusunu da öyle. Bazı araştırmacılara göre korku filmi severler psikolojik hastalıkları olan insanlardır. Zaten bazen şizofren olduğumu da düşündüğüm oluyor hani. Çünkü gözümün içine dik dik bakan insanlara karşı inanılmaz agresif oluyorum. Belki biliyorsunuzdur, bazı şizofrenler göz temasına girdiğiniz anda sizi öldürürler. 

Neyse efenim, mevzu bu değil. Korku filminde kullanılan seslerin çocuk ağlama efekti olduğunu biliyor muydunuz? Muhtemelen bilmiyordunuz. Artık bilin ve daha dikkatli dinleyin. O çığlıkların hepsi aslında özel efektli çocuk ağlama sesleri. Çünkü çocuk ağlama sesi kadar bilinç altını rahatsız eden şey yok şu dünyada. İşte bu yüzden bünyenizin kendini kaybetmesi gayet doğal bir durum. Korku filmlerinden rahatsız olmanız da.

Korku filmi izledikten sonra evde yalnız kalıyorsanız (ki işte burada mevzu benim) daha bir korkuyorsunuz. Yani normalde olsa bu kadar korkmam fakat şimdi inanılmaz korkuyorum. Üst kattaki normal komşu sesleri bana ürkütücü birer ayak sesi gibi geliyor. Odama geçtiğim halde salondaki ışıkları kapatamıyorum. Çünkü öcüler ışıklar açıksa gelemezler. Az sonra elektiriklerimi kesseler, heralde bağırarak ev halimle sokağa fırlarım. Normalde muhafazakar yapım var benim, haydaaa.

Ve eve yürürken arkamda yürüyen adamlara psikolojik sapık muamelesi yaptığım da doğru. Hatta öyle ki, komşu teyze "Büşra Büşraa heeeyy" diye bağırana kadar ben onu kafamda siyah pelerinli öcülerden bir tanesi olarak hayalimde canlandırmıştım. Bana iyice yaklaştığında gardımı alıp kafasını koparmayı bile düşündüm. Yok canım, o kadar da değil. Onu şimdi düşündüm.

Koridora yürüyemiyorum misal şimdi. Muhtemelen koridorun sonunda beni korku dolu dakikalar bekliyor. Beklemese bile öyle işte. Müslüman insanız biz, bunlar koymaz bize normalde. Ama işte naparsın, korku filmi izleyen bilinç altı aptallığına istinaden ister istemez korkuyor. Korkularımla beni baş başa bırakın. Yarın da izlediğim korku filmini yerden yere vurayım.

Şimdilik kendinize iyi davranın. Korkmayın! Korkulacak bir şey olmadıkça.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...