25 Şubat 2015

Korku Duygusunun Nedeni Nedir?


Çok değerli okuyucu, bu yazıyı merak edip okuyorsan, korkularının varlığını bildiğindendir. Peki hiç düşündün mü, bu korkuların neden var? Mesela, böceklerden neden korkuyorsun? Yere düştüğünde ve dizin kanadığında neden ağlıyorsun? Neden korkuyorsun kan gördüğünde? Neden yükseğe çıktığında yükseklerden korkuyorsun? Peki ya neden ölümden korkuyorsun bu kadar? Neden ağlıyorsun birisi öldüğünde? Tamam acele etme! Hepsinin birer yanıtı var.

İnsanoğlu dünyaya gönderilmeden önce bir robot misali tüm duyguları içine yüklenerek yollanır. Ruh üflenir bedene ve dünyaya gelir. Allah, tüm duygulardan biraz serpiştirmiştir içimize. Besleyip büyütmek bize kalır. Öncelikle aileye.

Durum böyleyken, ismini anımsayamadığım ünlü psikologlar birleşip, korkuların doğuştan mı, yoksa sonradan mı geldiğini araştırmaya koyulmuşlar. Bunun için yapılabilecek en doğru şeyi yapmışlar. 7-8 aylarında bir çocuğu bir odaya kapatmışlar. İçeriye bir fare göndermişler. Çocuk fareyi yakalamaya, onunla oynamaya başlamış. Bir kaç gün böyle devam ederken, bir gün fareye dokunduğunda demirleri birbirine çarpıp muhteşem rahatsız edici sesler çıkarmışlar. Sesler o kadar tiz ve rahatsız ediciymiş ki; aniden gelen bu seslere çocuk ağlayarak tepki vermiş. Sonrasında her fareye dokunduğunda bunu tekrarlamışlar. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra, çocuk fareyi görür görmez ağlamaya başlamış.

O kadar muhteşem bir deney ki bu! Hayatınızın her alanına çekebilirsiniz. Sütten ağzı yananın yoğurdu üfleyerek yemesi gibi bir şey. Aşık olup, çok kötü bir ayrılık yaşadıktan hemen sonra, aşka tövbe etme eğiliminizin başka bir versiyonu. Ya da tüm korkularınızın sonradan size kazandırıldığının ıspatı da diyebiliriz biz buna.

Korkularımızı sonradan öğreniyoruz evet. İlk defa yere düştüğümüzde ilk annemizle göz göze geliyoruz. Annemizin endişeli gözlerinden kötü bir şey yaptığımızın farkına varıyoruz. O an korkuyoruz düşmekten, ağlamaya başlıyoruz. Çoğunlukla ufacık acılarımızı, koskoca ağlama çığlıklarıyla dünyalar kadar büyütüyoruz. Dayanabileceğimiz ne kadar çok şey varsa, dayanamayacağız sanıyoruz. Bir şeylere adım atmaktan da korkuyoruz. Çünkü bize ufak yaşlarda büyük adımların korkusunu yerleştiriyorlar. Düşersek, canımız acımasa bile, acıyan gözlerin bize bakmasından korkuyoruz. Etrafımıza metrelerce yüksekliğe sahip duvarlar örülüyor. Bizler aralarındaki sıva parçalarının kopukluklarından dünyayı seyre dalıyoruz.

Böceğin iğrenç bir şey olduğunu arkadaşlarımız söylüyor. Kaybedecek şeylerimiz çoğaldıkça, ölümden de korkar oluyoruz. Ya da vazgeçemeyecek kadar çok sevdiğimiz şeyler varsa. Eğer varsa öyle bir şey gerçekten, bu kez yüksekten bile korkar oluyoruz. Çünkü hani küçükken bizi korkutmuşlardı ya yükseklerden. Çıkamazdık ya merdivenlerin en üst basamağına. Kaydırağa bile çıkarken annemiz tutardı ya elimizden. Tek başımıza çıksak bile, korkak gözlerle bakardı ya gözlerimizin içine düşmeyelim diye.

Korku duygusu ilmek ilmek ruhumuza işlenir zamanla. Biz onu dizginlemedikçe büyür de büyür. Zamanla sevdiklerimizi kaybetmekten korkarız. Korkumuzun büyüklüğünden, sevmekten de vazgeçeriz. Biri öldüğünde ölümün ne getireceğini bilmediğimizden korkarız. Çünkü ölümü bize o kadar kötü anlatırlar ki.. Bir kavuşma değil de, bir ayrılma halidir ölüm insanın gözünde. Öyle anlatılır. Sevdiklerinden alıp götürür seni ölüm. Aslında sevdiğine yaklaştırır. Ama bilinmezliğin koridorlarına itilen korkularımız yok mudur? Ah o korkular.

Yapabileceğimiz mi nedir korkulara karşı? Korkuların nedenlerini bulup, çözümlerine ulaşmak. Çocukluğunuzda yaşadığınız şeyleri hatırlamak ve onları tekrarlamamak adına etrafınızdakileri uyarmak. Zamanla korkuların üzerine gitmek. Fakat aniden değil, yavaş yavaş ve sindire sindire. En önemlisi, minicik bebeklerinize korkuları enjekte etmemek. Bebeğiniz varsa, bırakın böceklerle oynasın, çamurlara batsın, yolda koşarken düşüp dizini kanatsın. Korkutmayın onu bir şeylerden, korkmayın. Hani bunları söylüyorum ama, yapabilir miyim? Keşke..

22 Şubat 2015

Ivır Zıvır Part 40

Geçenlerde Nestle Coffe Mate Bol köpüklü ürünü elime ulaştı deneyip hakkındaki fikirleri yazmam için. Yanına da bir poşet nescafe koymuşlar. İkisini de arkasında yazılan ölçü niteliğinde denedim.Gerçekten berbat bir tadı vardı. İçtikten sonra midem de rahatsızlandı. Raporumda aynen bunları dile getirdim. Henüz piyasaya sürülmemiş olan ürünün üreticilerine bir mesajınız var mı sorusuna; ürünü kesinlikle piyasaya sürmemeleri gerektiğini, yeterince geliştiremediklerini, eskisi ile aynı olduğunu ekledim. Doğrucu Davut olmak her zaman iyidir aslında. Fakat bir daha bana ürün göndereceklerini sanmıyorum. Ürün göndersinler diye de sevmediğim, beğenmediğim ürünü yüceltemem, kimse kusura bakmasın.

Bu haftaki projelerimi düşündükçe başıma ağrılar giriyor. Hayır, kesinlikle gözüme bir şey kaçmadı. Bu gördükleriniz baş ağrısı göz yaşları.

Kara kış çekip gitse de denize girsek. Çünkü ben denizin üzerinde uyumayı çok özledim. İnsanın uyku düşkünü olması böyle bir şey olsa gerek.

Siz bu yazıyı okurken, yazıyı uzayan tırnaklarımla yazamadığımı fark ettim. Gidip kesmem gerek. Ben klavyede yazı yazarken bile rahatsız oluyorken, insanlar onca uzun tırnağıyla nasıl yemek yapabiliyorlar hayret ediyorum. Hayret etmenin yanı sıra iğreniyorum da. İğrendiğimi dile getirdiğimde "ben taharet almıyorum yea" yanıtını almıştım. Daha da iğrenmiştim. Sonuçta pislikler de çeşit çeşit.

Görünür pisliklerin yanı sıra, görünmeyen pislikler de mevcut. Kadına şiddete karşı olduğumuz şu günlerde öyle bir kadın duydum ki, kadın halimle ağzını burnunu kırasım geldi. Aslında az bile. Bilmiyorum. Türlü şeyler geçirdim aklımdan. İzlediğim korku filmleri sağ olsun. Bir kadın düşünün. Evlenmiş. Mutlu ki, bir de çocukla taçlandırmış mevzuyu. Sonra eski sevgilisine dönme kararı almış. Fakat bunu asla kocasına söylememiş. Gizlice buluşmuş, görüşmüş hep eski sevgilisiyle. Hatta muhtemelen kocasına en çok koyacak olan şeyi yapmış, gece yatağından çıkıp, sevgilisi ile buluşup sabah karşı evine dönmüş de hiç bir şey olmamış gibi devam etmiş. Bu konuda başka da bir şey söylemek istemiyorum. Sadece insanoğlu gerçekten bu kadar iğrenç, bu kadar pis ve bu kadar aşağının aşağısı olabilir mi diye düşünüyorum. Sen annesin sonuçta.

Aldatmanın çeşitleri var mıdır bilmem ama gerçekten azcık şerefi olan insanların aldatmanın yanı sıra karşısındaki insanı insan yerine koyup "Ben artık sana karşı bir şey hissedemiyorum, özür dilerim, buraya kadarmış" tarzında cümleler edebilmesi gerekir. Hayatında biri varken, başka birilerine bakma şerefsizliği hakkında hiç konuşmuyorum bile. İki çocuğu olup, çalıştığı iş yerinden bir adama kaçan komşu kadın kadar itici durumlar bunlar. Ya da evde karısı otururken, sağda solda başka kadınlarla gezen adamlar gibi. Biz nasıl bu hale geldik ey müslüman? Ahiret gününü, hesap gününü hiç mi düşünmezsin?

Son zamanlarda duaların sırlarına aklım ermezken, sonuçlarına nail oluyorum. Allah ile en güzel iletişim şekli dua. İnanılmaz muhteşem yanıt veriyor ve bazen kabullenemesek bile, aslında en iyisini veriyor bize. Zaman geçtikçe anlıyorum. Zamanında büyük tepkiler verdiğim şeylerin aslında benim için ne kadar da hayırlı olduğunu. O yüzden ben Allah'ın vekil sıfatını kullanarak dualarımı ediyorum. Artık aklımın eremediği ve doğru ile yanlışı ayırt edemediğim zamanlarda en güzel vekili tayin ediyorum: Allah. O, benim için en doğrusunu seçiyor.  Deneyin. Çünkü Allah o kadar büyük ki, hepimize yeter. Sadece O yeter.

18 Şubat 2015

Ivır Zıvır Part 39

Kar yağışı tüm hayatı alt-üst etmişken nasıl insanlar bu kadar mutlu olabiliyor aklım almıyor. Dışarı çıkamıyorum. Camdan bakınca ağlayasım geliyor. Hava buz gibi. Kemiklerime kadar donuyorum. Yaz çocuğu olduğumdan mı, başka bir şeyden mi bilmiyorum ama nefret ediyorum kar dan. Bir zamanlar Antartika'ya gidip fotoğraf çekme gibi bir hayalim vardı. Çişinizi ederken donduğunu söyleyen dostlarım sağolsunlar. Beni hayallerimden vazgeçirmeyi başarmışlardı. O gün bugündür kar dan nefret ederim. İnsan ulaşamadığı ciğere mundar der ne de olsa.

Eğer evliliğe yakınsanız herkesten farklı akıllar almaya başlarsınız, anneniz hariç . Evliliğe adım atan dostlarım en büyük düşmanımın annem olacağını çünkü her şeyime karışacağını söylemişti. Hiç bir şeyime karışmadı. Çünkü annemle her zaman farklı dünyaların insanları olduğumuzu birbirimize söyledik. Anneme "Emeğe saygı duyuyorum fakat yemeklerinden nefret ediyorum" dedim. O da asla benim yaptığım yemekleri tadmadı bile. Hatta bazen ben evde yokken, dış görünüşlerini beğenmeyip çöpe de döktü. İkimiz de bu durumlarda birbirimize kızmadık, alınmadık. Genelde saygılıyızdır birbirimizin farklılıklarına. Bu yüzdendir ki bu süreçte fikrini bile belirtmiyor, sağolsun. Allah bozmasın.

Demir demirkan'da göcmen şarkısını dinleyin. Bu da linki: https://www.youtube.com/watch?v=aH7s2t6fhQU

Bir sürü dersim oldu nur topu gibi. Üzerine bir sürü sınavlarım da var.


16 Şubat 2015

Dengesizlik Başa Bela

Dengesizlik kişinin kendini bilmemesidir. Ya da neyi seçeceğini. Ya da başka bir şey de olabilir. Bilmiyorum. İşte bu kararsızlık ve kesin çizgilerin olmaması, sizi "dengesiz" yapabilir. Çoğu arkadaşım Onedio sitesinde "Hangi meşhur beyinle benzer özelliklere sahipsin?" testini çözdü. Ben de merak edip çözeyim dedim. Herkes birilerine benzerken, ben iki kişiye benzer çıktım. Olabildiğince saçma değil mi?

Sistem hatası mıdır diye düşünsem de açıklamayı okuyunca "Tıpkı ben yaw" dedim. İnsan dengesiz ve kararsız olmayagörsün. Bugün ak dediğine, yarın kara diyebiliyorsa insan; aynı nehirde iki kez yıkanmaz tezine sonuna kadar bağlanmalıdır. Çünkü asla ve kat'a her şey aynı kalmıyor ve her şey değişebiliyor. Ya da değişmeyedebiliyor. İşte benim hayatım hep böyle.

Değiştiremeyeceğim düşüncem yalnızca din. Bunun haricinde sevdiğim renkler değişiyor, sevdiğim yemekler değişiyor, sevdiğim şarkılar da öyle. Fakat tabi ki kendime ait kült sevdiklerim de var. Misal bordo,künefe ve post blue şarkısı. Bir de oldum olası a kişisine olan saygı ve sevgi. Bir de ekler var ki, akıllara zarar. Aslına bakarsan,pizza da öyle. Bunların yeri ayrı bende.

Her bir şeyi bir kenara bırakalım; şöyle ayakları yere dimdik basan insanoğulları gerçekten kendilerine çok güveniyor olmalılar. Ben de buna yaklaşabilmek adına her dakikamı planlar üzerine kurguladım. Ders çalışacağım zamanlar belli, uyuyacağım zamanlar belli, oyun zamanlarım belli, mutfak zamanlarım da öyle. Hayatım okumak, uyumak, oyun oynamak ve yemek yapmak dörtgeninin içindeyken bir de araya gezmeyi katarak koca bir beşgenin içinde debelenip duruyor. Mutluluğu da merkeze aldım. Onun ne olduğunu anladınız siz zaten. Hadi bakalım.

Dengesizliğimi dengede tutmak bu benim için. Maddi değil, manevi bir nevi. İnsanlara zarar vermemeye çalışarak, ince bir ipin üzerinde cambaz misali yürüyorum. Sanki düştüğümde hem kendime hem de birinin kafasına düşeceğimden aşağıdaki insanlara zarar vereceğim gibi. O halde, dengesizliğinizi keşfetmeye ve bir şekilde çözümlemeye çalışın. Çünkü ciddi manada başa bela. "Ama sen şöyle söylüyordun dün" diye söylediklerinizi hafızasına kazıyan ileri sürüm beynine sahip arkadaşlarınız varsa etrafınızda, daha da fena. Fakat güzel olan yanı, o bahsettiğim beşgen ve tam ortasındaki "benim mutluluğum" hariç; hiç bir şeyi umursamıyor olmanız. Umursamadığınız sürece mutlu da olursunuz hani. Benden söylemesi.

Ivır Zıvır Part 38

Bu sabah çok ilginç bir telefonla uyandım. İlkokul öğretmenim aradı beni. Telefonu kayıtlı olmadığından, daha önce aradığında geri dönmemiştim. Bu kez yetişebildim. Konuştuk. Nişanlandığım için tebrik etmek istemiş. Gerçekten inanılmaz mutlu oldum. Tek bir telefon, insanları inanılmaz mutlu etmeye yetebiliyormuş demek.

Pazartesi değil de, sendrom bende Salı.

Nescafenin yeni kahvesinden nefret ettim.

Oyun oynamaya aşığım.

Ne zamandır yazmadım, bu uzun zamana selam olsun

11 Şubat 2015

Günlük-5

Ne zamandır yazamadığımın farkına varmışsınızdır heralde sayın izleyici. Varmamışsanız da bu sizin ilgisizliğinizdendir. Yapacak bir şey yok. Hepsi benim suçum. Çünkü kendimi bilinmezliklerin koridorlarına ittim. Oralar gerçekten çok karanlık ve gerçekten çoğunlukla nefes alamıyorum.

Dün kardeşime bir kaç düşüncemden bahsettim. Okumayı çok sevdiğimi ve aslında benim yerimin okulun koridorları, kütüphaneler olduğunu ekledim. Sen ineksin dedi kısaca. Zaten bu kadar çok oyun oynamandan belli diye açtı düşüncesini. Kafam o kadar yoğunmuş ki, boşaltmak için oyuna sarıyormuşum. Aniden hak verdim. Çünkü ben oyun oynarken -ki aldığım her telefonda, bilgisayarda ve boş kaldığım tüm zamanlarda kendimi mutlu hissediyorum. Aslında düşünmem gereken şeyleri düşünmediğim zaman.

Şu an izlediğim filmin etkisiyle (apollo13) ay'a fırlatılmak istedim. İsteksizce seçildiğim ay yolculuğunda, straposferden çıkmadan paramparça olan ay aracıyla toz bulutlarına dönüşüp, dünyaya yağmak istedim. O an yaptığım hataların bilincine varıp, tövbe etmenin geç kalmışlığına pişman olup; tekrar dünyaya dönsem de aynı hataları yapmasam düşüncelerine savruldum.

Ben gerçekten çok sıkıldım. Hiç birinizin algılayamayacağı kadar çok.

7 Şubat 2015

İnsanın 100 Trilyon Hücresinde Saniyede Gerçekleşen Eylemler

Beyin: Beyinde saniyede 10 üzeri 16 işlem gerçekleşir. Tek bir sinir hücresi aynı anda bir saniyede 200.000' den fazla bilgiyi nakleder. Beyinde sayıları 100 milyar civarında olan sinir hücreleri bulunur ve bu hücreler arası iletişim 100 trilyon bağlantı ile gerçekleşir. Her sinir hücresi saniyede 300 akımı iletir.  Her sinir hücresi kendi üzerine düşen görevi 1 mili saniyede (saniyenin binde birinde) yerine getirir.

Beyin her saniye dışarıdan ve vücudun içinden gelen 750 milyon uyarıyla ilgilenir.  İki beyin yarım küresi arasında ise saniyede 4 milyar bilgi alışverişi yapılır. Bütün bu işlemler dünyada 7 milyar insanın beynindeki 100  milyar sinir hücresinin her birinde her saniye gerçekleşir.

Nefes Alma: Nefes almak için her saniye beyin sapında mercimek büyüklüğündeki bir bölgede planlama yapılır. Birinci grup hücreler hava çekmek için emir verirler. İkinci grup hücreler birinci gruptakilerin faaliyetini bir sinyalle durdurarak solunum hızını ve gidişatını belirler. Üçüncü grup hücreler yüksek oranda nefes alıp vermek gerektiğinde devreye girerler ve karın kaslarına sinyal göndererek solunuma katılmaları sağlanır.

Her nefes alındığında akciğerler üzerindeki 300 milyondan fazla kesecik açılıp kapanarak havayı vücudun içine alırlar. Her 3 saniyede bir nefes alan 7 milyar insanın tümünün vücudunda bu hücreler ve kesecikler istinasız görevi mükemmel olarak yerine getirir.

Hormon: Vücutta tek saniyede binlerce hormon belli hücrelere haber  gönderir. Her bir hormon hücrelere haber göndererek vücudun ihtiyacı olan salgıları oluşturur.  Bunun için uygun olan miktarı belirler, zamanlamasını, salgı süresini ayarlar.  Dünyadaki 7 milyar insanın tümünün vücudunda binlerce hormon mili saniyeler içinde aynı işlemleri her saniye gerçekleştirir.

Protein: Vücutta üreme ve kan hücreleri hariç bütün hücreler her saniye yaklaşık olarak 2000 protein üretir. 7 milyar insanın her birinde bu işlem gerçekleşir.  Yetişkin bir insanın vücudunda bulunan 100 trilyon hücre her saat yaklaşık olarak 150.000.000.000.000.000.000 (150 kentyilyon)  amino asiti organize ederek protein zincirleri oluşturur. Bir ribozom protein zincirine  saniyede 20 amino asit ekleyebilir. Dünya üzerindeki 7 milyar insanın her birinin 100 trilyon hücresinde oldukça kapsamlı protein sentezi her saniye gerçekleşir. 

Her hücre bölünmesinde 3 milyar harften oluşan 1 milyon ansiklopedi sayfasına eşdeğer ve   1000 ciltlik bir kütüphane olan DNA kopyalanır. Dünyadaki tüm insanların hücrelerinde bu muhteşem bölünme işlemi her saniye mükemmel bir dizayn içinde gerçekleşir.

- İnsan vücudunda bir kanama olduğunda kanda ve dokularda pıhtılaşmanın meydana gelmesini sağlayan bir arada çalışan 40' dan fazla madde mükemmel bir şekilde ve olağan üstü bir hızda hareket ederek kanın pıhtılaşması işlemini başlatır. Sinirlerin beyne, tahribatın sınırları ve bulunduğu nokta hakkında bilgi göndermesinin ardından 50 mili saniye içinde pıhtılaşma işlemi başlar. Bu mükemmel olay dünyadaki 7 milyar insanın vücutlarında bir kanama meydana geldiğinde saniyeler içinde kusursuz olarak çalışır. 

-Siz bu cümleyi okuyup bitirinceye kadar gözünüzde yaklaşık yüz milyar işlem yapıldı. Saatte 500 km hızla beyne mesaj ileten 600 bin sinirle beyne bağlı olan göz aynı anda 1.5 milyar mesaj alıp bunları düzenler ve beyne gönderir. Ve bütün bu işlemler dünyadaki, 7 milyar insanın gözündeki her sinir hücresinde her saniye mükemmel bir şekilde gerçekleşir. 

-Bir bardağı kaldırırken kaslar yaklaşık 10 üzeri 20 enerji molekülü (ATP) harcarlar. Bundan çok daha fazlasını üretirler. Her saniye 7 milyar insanın vücudundaki 100 trilyon hücrenin her birinde 10 milyon enerji molekülü (ATP) hiç durmaksızın üretilir.


-Karaciğerinizin tek hücresinde 500 farklı kimyasal işlem gerçekleştirilir. Bağırsaklardan karaciğere gelen zararlı bakteriler özel hücreler tarafından 0.001 saniyeden kısa bir sürede sindirilir ve etkisiz hale getirilir. Dünyadaki 7 milyar insanın tamamının  karaciğerinin her hücresi bu 500 farklı görevi bilir ve her saniye kusursuzca yapar.

-Hiç aklınıza gelmiş miydi? Siz bir müzik parçasını yada bir konuşmayı dinlerken büyük bir mucize gerçekleşiyor. Havada yayılan ses titreşimleri saniyede 350 kilometrelik bir hızla kulağınıza ulaşıyor. Ve on ana kadar sadece birer fiziksel hareket olan titreşimler kulağımızda gerçekleşen inanılma derecede karışık işlemler sayesinde ses' e dönüşüyor. Bütün bu karmaşık işlemler dünyadaki 7 milyar insanın  her birinde saniyeler içinde mükemmel bir şekilde gerçekleşmektedir. 

-İnsan vücudunda 10 milyar kılcal damar bulunur. Bu damarlardan her saniye geçen alyuvarlar taşıdıkları oksijeni hücrelere taşır ve karbondioksiti alıp kalbe doğru hareket eder.  Bir alyuvar kılcal damarlarda ortalama 1 ile 3 saniye kalır ve sonra kalbe doğru hareket eder. Bu sürede dokulara besin  verip  artık maddeleri de toplar.  Dünyada 7 milyar insan her nefes aldığında bu dağıtım kusursuz ve mükemmel olarak her saniye gerçekleşir.

-Vücudumuzda adeta bir kimyager çalışan pankreasın ağzımız aldığımız  besinlerin özellikle de şekerin kimyasal analizi yaparak her birinin çeşitini ve miktarı tespit edip, bu analizlere göre çeşitli hormonları ve sindirim salgılarını üretmesi saniyeden daha kısa bir zaman diliminde meydana gelir. Ve bu mükemmel sistem dünyadaki 7 milyar insanın bütün pankreas hücrelerinde saniyeler içinde mükemmel şekilde gerçekleşmektedir. 

-Dilde toplam 10.000 civarında tat tomurcuğu vardır. Her tat tomurcuğunda 50 ile 100 arasında değişen tat hücreleri vardır. Besinlerin kokusunun  alınmasıyla tükürük bezleri sıvı salgılamaya başlar ve dil tat almaya hazır hale gelir.  Tat hücreleri algıladıkları tadı (acı ve ya tatlı vs.) hemen elektrik sinyallerine dönüştürüp  beyne iletir. Beyinde de bu elektrik sinyalleri tekrar yorumlanarak yediğimiz besinin tadının beyinde oluşması sağlanır. Sonuç olarak dünyada yaşayan 7 milyar insanın dilinin üzerine konan bir şeyin tadını algılaması 0-2-0,5 saniye sürmektedir. 

-Siz bu yazıyı okurken beyninizdeki milyarlarca hücre bir taraftan okuduğunu anlamaya çalışıyor, bir taraftan kaslarınız duruşunu kontrol ediyor, bir taraftan nefes alışınızı kontrol ediyor. Beyin hücreleri protein üretiminden, alyuvarların hücrelere oksijen taşımasından, gözünüze çarpan görüntüler, kulağınıza gelen sesler, midenizdeki, karaciğerinizdeki hareketler , kolunuzu sıkan kol saati vs... her şey den haberdar olarak her birine her saniye cevap vererek her birini denetleyerek görevlerini her saniye kusursuzca yerine getiriyor. 

Vücuttaki bu mükemmel sistem dünyada gelmiş geçmiş tüm insanlar da hali hazırda yaşamakta olan 7 milyar insanın bütün hücrelerinde her saniye kusursuz ve eksiksiz olarak mükemmel bir sistem ve organizasyon dahilinde gerçekleşmektedir hem de sizin hiç bir müdahaleniz olmadan. 

Yazı tümüyle alıntıdır.

6 Şubat 2015

2 Şubat 2015

Çocuklar Hep Mi Çok Tatlılar?

Çocuk; bebeklik ve ergenlik çağlarındaki insan.
Bir anne veya babanın herhangi bir yaştaki evladı.

Çocuğu sorduğumuzda viki böyle açıklıyor. Ama aslında bana sorarsanız, tüm saf duygularıyla ve o muhteşem tepkileriyle biz büyükleri(!) mutlu eden varlıklar. İyi ki varlar onlar. Şimdi sizlerle ilk defa tiyatro izleyen çocukların tepkisinin fotoğrafını göstereceğim. Fotoğraf 1963 yılına ait. Kim tarafından çekildiğini bilmiyorum. Fakat tepkiler çok tatlı.

Ve şimdi de sizlere benim 2013 yılında Bursa'da çekmiş olduğum fotoğrafı göstereyim. Fotoğraftaki çocuk bir yetim. İlk kez ömründe profosyonel fotoğraf makinesi görmüş. Önce bu bakışlarla inceledi. Sonra dokundu, sağını solunu hırpaladı makinenin. Canım benim. Yedim onu ben.
Diyeceğim o ki, çocuklar inanılmaz güzel şeyler. Onları üzmeyin, kırmayın ve şu doğallıklarının tadını çıkarın. Çünkü onlar da büyüyünce bizler gibi olacaklar. Henüz olmamışken, hayatlarındaki toz pembeliğin devamını getirin.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...