31 Mart 2015

Görücü Usulü Sorunsalı


Gün geldi, bu konu hakkında da yazmayı kendime bir borç bildim. Haydi gelin, görücü usülü nasıl olurmuş öğrenelim.

En başta söylemek istiyorum ki; bu yazıyı yazabilme adına bir sürü görücü usülüne katılmak durumunda kaldım. Aslında her biri ciddi görüşmelerdi fakat en sonunda olayı o kadar "ti" ye aldım ki, "Ben bunu yazarım anne" dedim. Annem ağzımı burnumu kıracaktı o an. Bunu yazmak, çok yanlıştı ona göre çünkü.

Kaç kez, kaç kişiyle görüştürüldüğümü bilmiyorum. Çünkü genellikle böyle şeyleri asla umursamadım. Ben evlenme taraftarı değildim asla. Hatta "İşte şu x kişisi seni çok beğeniyormuş ya" cümlesi duyduğumda yüzüm kıpkırmızı olur, elim ayağım titrer, ortamı terk eder, önce kendimden soğur, sonra o kişiyle asla aynı ortama girmezdim. Kafamda var olan biri varmışta, başka biri beni beğendiğinde bile O'nu aldatıyormuş hissine kapılırdım.

Sonra olayın hayırlı olan taraflarından bahsetmeye başladı çevremdeki teyzeler. İşte nikahta keramet vardır, bir kez görüşsen bir şey olmaz, bir çay içersiniz, on dakika konuş, görüşsen ne olur ki sanki zaten günde bilmem kaç kişiyle muhattap oluyorsun gibi cümleler duymaya başladım. Evet oluyordum fakat kimse bana "alıcı gözle" bakmıyordu. Evet, görücü usulünün belki de en sinir bozucu olan tarafı "alıcı gözle bakmak" olmalı. Sonuçta karşındaki insanla bir ömür yaşamayı düşünüyorsun. Tamam öyle düşünüyorsun fakat neden ağzına burnuna dik dik bakıyorsun. Hatta çorabının rengine bile. Bir kuzenim sırf beyaz çorap giydiği için kabul etmediği bir adamı anlatmıştı. O zamanlar "Yahu çorabını nerden gördün cafede" dedim. Bacak bacak üstüne atmış, o sırada görünmüş. "Hadi ordan" dedikten hemen sonra ikinci görüşmemde çorap rengine baktığımı farkettim.

Görücü usulü denen olayda, herşeye dikkat ediyorsunuz. Saç tarayış tarzından, ellerini nereye koyduğuna kadar. Komşu teyzenin beni türlü katekullerle getirdiği görüşmeyi hatırlıyorum da.. Ben ne güzel yicez, içcez modundayken, x mekanın kapısında takım elbiseli bir adamla karşılaştık. Adamın elini ayağını nereye koyacağını şaşırmasından anladım ki, ben değişik bir olayın içindeyim. Hani dedim ya, her şeye dikkat edersin diye, ben adamın cep telefonundaki çiziklere dikkat ettim. Görücü usulünde ailenizi geri püskürtebilmek için türlü bahaneleriniz oluyor. İşte bu çocuğun boyu kısa, bu şişman, bu çirkin, bu çok yakışıklı, bu çok kendini beğenmiş, bu çok ezik gibi şeyler. Hatta hiç birisi olmazsa "kanım ısınmadı buna ya" diyorsunuz. Fakat onu demeyin. Çünkü o zaman ikinci görüşmeye zorlanıyorsunuz ki, o ikinci görüşmeye gitmemek için attığım taklaları ben bilirim. En sonunda "bu kızın evlenmeye niyeti yok ya, Allah müstehakını versin" gibi cümlelere de maruz kalıyorsunuz.

İşte o görüşme sonunda, söyleyecek hiç bir şey bulamadım. Hani olumsuz bir özellik yok. Görücü usulünde en önemli şeyler olan din, iş, ev, araba gibi kriterlerin üzerinde bir insansa; bunu geri püskürtmek çok daha zor oluyor. Dedim ya, telefonun çizikleri dikkatimi çekti diye. "Bu adam galiba sinir hastası, sinirlendikçe telefonunu sağa sola fırlatıyor, kenarlarında çizikler oluşmuş, ben bunla evlenmem yaa" ağlaklığına girdim. Annem yüzüme anlamsızca baktıktan hemen sonra "Yok kızım yookkk, sen evlenemezsin" diye iç çekici bir ses geçirdi. Bir daha da görücü usulü kimseyle görüşme ayarlamadı, ortaklık yapmadı.

Fakat komşu teyzeler, aile büyükleri ve de en önemlisi arkadaşlar durur mu? Durmazlar tabi. "Bak bu çocuk tam senlik" diye başlayan her cümlenin sonunda "Yok arkadaş, ben daha çok kariyer meraklısıyım" cümlesini yapıştırıp, üçüncü üniversitenin yolunu tuttum. Çünkü okumak bir doğru orantının sağa yöndeşiyse, evlenmek de o derece zıttı. Okuyan kadına görücü gelmez çünkü.

Bu yazı görücü usülüne giriş niteliği taşımaktadır. Anlatacak hikayeleri part part, gözlerinizin önüne sereceğim.

Ha bu arada, son olarak; ben evlendim geçenlerde. Eğer merak ediyorsanız ekleyim; görücü usulü ile değil. Son yılların gözde olan internet tanışması ile de değil.

Hadi kendinize iyi davranın. Sağlıcakla kalın.

29 Mart 2015

Ivır Zıvır Part 43

Mutlu pazarlar deyip, sevgilisinin fotoğrafını paylaşan insanın kafasını merak ediyorum ben. Neyin çabasıdır o? Sevgilini gösterip, içim açıldı, sizinde açılsın paylaşımı mı? Yoksa Pazar günümü de bu şekilde geçiriyorum çatlayın a dostlar içeriği mi? İlki geliyor hep benim aklıma nedense. İnsan güzel bir anını paylaşmak ister, beraber güzel çıkarsınız paylaşırsınız falan anlarım da ; bunun bir açıklamasını yapamadım kendi çapımda. Yapabilen varsa mutlaka bana da yapmalı.

Paylaşım demişken; bazı insanlar her adımını paylaşır oldu. Ben bir fotoğraf çekerim, güzelse; "Aaa bunu da paylaşalım" derim. Son zamanlarda herkes paylaşmak için fotoğraf çekmeye başladı. İşte evden çıkarken "Biz çocuklarla gezmeye gidiyoruz", yemek yerken "Biz yemek yedik", banyo yaparken "çocuklarla banyo keyfi" ve hatta hastane köşesinde serum yerken "Bana geçmiş olsun" paylaşımları falan. İyi de banane? He bir de o hastane köşesindeki rezil, hasta, kimsenin görmek istemeyeceği halini neden paylaşıyorsun be bacım?

Shearaton otel'de mescid bulamadık bugün. Maslak'ın göbeğine kurulmuş olan otelin yüzlerce odası varken, bir tanesini mescid olarak ayırmaması ilginç bir ayrıntı olarak geldi bana. Tamam, belki uluslar arası bir yersindir. Fakat Pray Room koyman gerekir her şekil. Başlıca dinlere özel bir iki köşe yapsan yeter. Elemanlar sağolsunlar, seccade getirip "müsait bir oda" ya bizi yönlendirdiler. Orada namaz kılabildik fakat Müslümanların çoğunluğunu oluşturduğu bir ülkede mescid zorunluluğunun hala getirilmemiş olmasına inanamıyorum.

Bir de Odtü'de mescid yokmuş sanırım. Mescid yapılması için toplanan imzalara karşı imzalar toplanıyormuş. Bir insanın ibadeti neden diğer insanları bu kadar rahatsız eder diye düşünürken birden aklıma bir düşünce geliverdi. Doğruluğunu teyit etmem için ölmem gerekiyor. Doğarken ruhlarımız Allah'a bazı sözler vermişler ya hani, sanırım o sözlerin tutulmayışının eseri tüm bunlar. Sözünü tutmayan insan, fıtratında bir vicdani rahatsızlık duyuyor. Üzerine bir de sözünü tutan insanlar görünce, onlardan kurtulmak istiyor. İbadet edicem sözünü yerine getiren insanlar vicdani rahatsızlığı daha da bir arttırıyor. Örtülü kadınlar, namaz kılan adamlar, dinine sahip çıkan gençler,  dindar nesiller falan hep rahatsızlık verici. Allah affetsin.

Bir de "Eve gidince ara" cümlesinin neresi bu kadar anlaşılmaz anlayamıyorum. Merak eden bir yapıya sahipsiniz misal. Biraz da paniğiniz atağa geçiyorsa; sizi merakta bırakmamalı bir insan. Sizi merak eden insanları üzmeyiniz. Çünkü onlar iyi ki varlar.

28 Mart 2015

Yazmalıyım! (dikkat +18, zira aldatma içerir)

Geçenlerde kurs ortamında yan masada konuşan x kişinin başına gelen olay beni benden aldı. Geçen gün başına gelmemiş aslında. Geleli çok olmuşta, O'nun haberi yokmuş. Bahsettiğim kişinin sevgilisi aslında evliymiş. Hem de 4 yıldır evli bir kadınmış. Bundan haberi olmayan x kişisi, O'nu normal bir kızcağız sanıyormuş. 

Kadın, evliliğini gizlemiş. Kadın! X kişisine "Eee nasıl anladın?!" dedi yanındaki arkadaş. Zira 4 yıl boyunca bunu güzelce saklayan bir insandan bahsediyoruz. X kişisinin verdiği cevap daha bir acıydı. "Hamile kalınca." Kadın hamile kalınca itiraf etmek durumunda kalmış. Üzerine bir şey söylenir mi ki?!

Kadın demeye , annelik mertebesini kirleten şu tip varlıklara, mahlukatlara ne dense az.! Ne yapılsa az.! Kadın ırkından o çocuk bahsettikçe iğrendim. Tabi o çocukta öyle.Artık kimseye güvenemiyor doğal olarak. Kimseye inanası yok. Peki ya anne?! Sen annesin be kadın! Anne!? Evli-barklı kadınsın. O x kişisiyle tüm gün gezip-dolaşıp akşam kocanın suratına nasıl bakıyosun?! 

Hayır! Anne değil o kadın! O kadın da değil. O başka bir tür. O iğrenç,pisliğin teki. O kadar iğrenç ki, kelimelerim anlamsız kalıyor yanında. İçim o kadar doldu ki. "Anne"lik kavramını pisleten o kadına söyleyecek o kadar laf var ki. Bir o kadar da yok. Lanet gitsin sana kadın! Lanet.!

Peki ya adam? Karısını aldatan adam da aynı değil mi? Sen de baba değil misin be adam! Evin-barkın-çoluğun-çocuğun evde seni dört gözle beklerken, başka yerlerdeki haltlarla mutlu musun? Sana da lanet gitsin o halde! Allah'ın lanetli bereketi, tüm aldatan kadın ve adamlara gelsin.!

O kadar iğrendim ki. İnsan evrimine inanmayan bir yapıya sahibim. Fakat hayvana dönüşmeye yüz tutmuş insansı varlıkları gördükçe, inanasım geliyor. Sizler hayvanlar gibisiniz. İd esiri,hayvansı ve daha bir çok şey.!

27 Mart 2015

Sembolik.


Şimdi bi sahne düşünün,iki oyuncu var. Etraf karanlık,ışık yalnızca oyuncuların yüzünde. Susmak zor,konuşmak daha da zor.. Kadın etrafına bakınıyor, kimse yok.. Adam sahnenin diğer ucunda. Karanlıkta sanki ama yüzünde ışık. Kadın korkak ve çekingen. Hatta ruhsuz ve duygusuz. Sinir bozucu ve uyuz. Şımarık ve kendini bilmez. Kendi burda ve aklı başka yerde  

Adam çok iyi. Hatta görülmemiş bir iyilik söz konusu. Adam kararlı ve düşünceli. Adam yardımsever ve mükemmel. Adam akıllı ve komik. Adam eğlenceli ve mutlu. Adam alttan alan ve duygusal. Adam sahnenin ucundaki kadına yaklaşmaya başladıkça, kadın kaçak.. 

Kadın korkak. Kadın çekingen. Kadın kazandıkça kaybedeceğinin farkında. Kadın gözlerini kapattığında adamı göremiyor. Adamı göremeyince canı acıyor. Bunun da farkında. Gitse yanına, gidemiyor. Biliyor ki adam düştüğünde yakalayacak. Ama düşmek istemiyor ki. Düşerse canı acıyacak. Canı acımadan yaklaşmak istiyor. Kadın korkak. Canı ya acırsa?! Kadın daha da korkuyor. Ya adamın canını yakarsa? Bu çok daha kötü geliyor. Sahne uçsuz bucaksız gibi. Başka kimse yok etrafta. Varsa da karanlıktalar. Görmüyor kimseyi kadın. Kadın korkak. Aralarındaki mesafe azalıyor. Yaklaştıkça adam, kadın huzursuz. Çünkü kadın korkak. 

Kadın,adam yanında olsun istiyor. Hep yanında olsun. Çünkü karanlıkta görebildiği en güzel yer orası. En iyi yer.. Sonra adama ulaşabileceği noktada tokatı yapıştırıyor yanağına kadın hiç düşünmeden. Kadın düşüncesiz. Kadın pişman. Kadın saçmalıyor bazen çünkü. Ama adam alttan alıyor. Adam katlanıyor. Çünkü adam katlanmayı seviyor. Çünkü kadın da katlanılmayı seviyor. Çünkü kadın adama takılmayı, bazen canını yakmayı seviyor. Çünkü etraf karanlık, çünkü başka kimse yok. Çünkü o onunla,o onunla.. Işıklar yüzlerine yansıyor. Bir zamanlar acıtan ışık, artık huzur veriyor. Çünkü aynı sahnede, yan yana kadın ve adam. Seyirci yok, ışık yok, alkış yok ama mutlular onlar.

25 Mart 2015

Moralim çok bozuk.


Son sene hani her şey üst üste gelir. Yetiştirilmesi gereken bitirme projesinin yanı sıra, sunumlar, ödevler, finaller derken kafayı yeme raddesine gelirsiniz. Yürüyen zombi durumunuz sabahlama, hiç uyuyamama eylemlerinize bağlanabilir. Derken, bir moral bozukluğu oluşur sizde. Sonra Facebook'a durum güncellemesi olarak "moralim çok bozuk" yazarsınız. Altına bissürü insandan, bölümdaşlarınızdan, arkadaşlarınızdan falan yorumlar gelir. Hiç beklemediğiniz bir anda gelen yorum ise içler acısıdır. Komşu teyze "Gel sana bi muska yapıyım. Moralin yerine gelsin" yazar. 

Muska, komşu teyzenin yöresel bir yemeğidir. Fakat günümüzdeki anlamına bakacak olursak oldukça farklı yerlere gider konu. Sınavlar biter, yüksek notlar alırsınız. Yeni durum güncellemenizde insanların "muska" yı unutmadığını fark edersiniz. "E heralde olm, kız muska yaptırıyo." 

Yanlış anlaşılmaları sevmiyorum sayın izleyici. Bu komikti mesela. Biz yarıla yarıla gülmüştük. Yok o öyle muska değil, şöyle şöyle işte derken inanmayan tipleri inandırabilmek adına komşu teyzeye davet ettik. Onlara da muska yapacaktı sağolsun :)

Komşu teyzemin müdahale edemediği durumlarda söz konusu. Aslında benim de müdahale edemediğim ve bu durumda çıldırdığım durumlar da söz konusu. Anlamlandıramadığım olayların ortalık yerinde gözlerimi açmam, fakat yine de , her şeye rağmen yanımda olan insanları görmek.. Tüm saçma hareketlerimi göz ardı edebilen, beni sevdiğine inandığım, inanmayı sevdiğim, sevmeyi sevdiğim insanların varlığı paha biçilmez. Zor zamanların böyle güzellikleri var sanırım. Yanınızda olan insanlara daha sıkı bağlanıyorsunuz, daha çok seviyorsunuz, değerini daha iyi bir anlıyorsunuz. Diyeceğim o ki: Durum bu.

24 Mart 2015

Ivır Zıvır Part 42


Çok kötü fena grip oldum. Televizyonda grip için kötü şeyler diyorlar. Yok efenim neymiş, domuz gribi olabilirmişiz. Yahu domuz gribi olmasam bile, gördüğüm haberler sayesinde olacağım tutuyor. Ateş, halsizlik, baş ağrısı falan hepsi var bende. Ama en fenası halsizlik. Doktora gittim. 5 gün yat dedi. Söylemesi kolay tabi. İşimiz gücümüz yok ya bizim. Hayır işimiz gücümüz olmasa bile yatmayı sevmeyen bir yapım var. Hasta olunca yatan, kendini bırakan insanlara da acayip kılım. Bugün ikinci günüm olmasına rağmen, kalkıp pasta börek yaptım. Dün a kişisi ziyaretime geldi. "Hastaya benzemiyorsun, hasta dediğin yatar" falan dedi. Yatıp uzanmadıkça da kimseye hastalığını kabul ettiremiyorsun, bunu anladım.

İlaç kullanımım dolayısıyla baş dönmesi ve bazen bir şeyleri karıştırma gibi yan etkilerine maruz kalıyorum. Bir de uyuma hali söz konusu ki, muhteşem uykulardan bahsediyorum. Deliksiz ve ruyasız, uzunca uykular. Muhteşem dinlendiriyor insanı. Kafam da boş olsaydı, işte o zaman bu hastalık bana bedava yurt dışı tatiline eş değer olurdu. Fakat gel gör ki kafamın içinde kurtlar kuzular birbirlerini yiyip bitiriyor. Mutsuzum..

Ne kadar çok bilirsen o kadar mutsuz olursun dedi çok sevdiğim bir hocam geçen gün. Oturduk bir sınıfa, sandalyelerimizi çektik, muhabbet eder gibi ders işledik. Hani Amerikan filmlerinde grup terapisi olur ya, öyle bir şeydi. Hatta bir ara hoca, ayağa kalkmamı ve o şekilde kendimi ifade etmemi falan söyledi. Sonra da fazla okumamamı tembihledi. Eve gelir gelmez idefix'teki wishlist imi güncelledim bense. 115 liraya yükseldi istediğim kitaplar listesi. Almak içinse yaptığım fotoğraf işinden gelecek olan parayı bekliyorum. Normal insanlar o paralarla elbiseler alırken ben neden kitap alıyorum ve kitap alırken ağlamaklı oluyorum bilmiyorum. Ama sevinçten ölebiliyorum o an.

Mutluluğu kaybetmemize neden olan bu kitaplarmış. Çünkü bilgi virüs gibiymiş. Bu virüse ne kadar maruz kalırsak, o kadar zehirlenirmişiz. "Bilgi virüsü" diyor hocam buna. Bu da mutluluğa engel teşkil ediyor. Düşünsenize bir, adamın teki var. Çikolatanın tadını kesinlikle bilmiyor. Anlattığınızda da yalnızca dinler. Fakat siz çikolata yiyen ve onu delice seven bir insansınız. Hatta öyle ki,arada krize falan giriyorsunuz. Bilgi de bu çikolata gibi. Olmadığında da olduğunda da size mutsuzluk veriyor. Oluşu size kilo, şişmanlık, basen ve selülit gibi zararlara yol açıp mutsuzluğu vad ediyor. Yeseniz de mutlu oluyorsunuz, yemeseniz de. Bir kez tadmışsınız onu, vazgeçemiyorsunuz da. İşte kitap okuma ve bilgi açlığı da böyle bir şey.

Küçükken, "İnek değilim ben yea" diye ağlardım. Şimdilerde inekliğin bilincine varıp, bununla gurur duymaya başladım. Çünkü aptal ve bilgisiz insanlar gördükçe aptal hareketlerde bulunan insanlara dayanamadığımı anladım. Daha çok kitaplara yöneldim böylece. Hayır, asosyal olmadım kesinlikle. Aksine, insanlarla dalga geçebilme ve eğlenme adına daha sosyal oldum. Sanırım benim de kitaptan kaçış noktam insanlar ve aptal hareketleri.

Haricinde, hala ilgisizlikten nefret ediyorum. Kesinlikle bunu borderline olmama bağlayabilirsiniz. Fakat yapabileceğim bir şey yok bu konuda. İlgi olmayınca ben ben olmuyorum resmen içime başka bir şey kaçıyor. İşin ilginç kısmına gelecek olursak, ilgi olunca da ben başkası oluyorum. Bazen içimde 4 ayrı Büşra varmış gibi hissediyorum. Benliklerim birbiriyle çelişkili fakat bir o kadar da tutarlı gibi. Gereğinde gereğini yapan, birbirlerini aşağılamayan ya da alt etmek istemeyen 4 ilginç karaktermiş gibi. Yok efenim şizofreni değil bu. Hepsinin ismi farklı, statüleri farklı değil. Sadece aynı kişinin farklı taraflarından bakış açıları gibi bir şey. Ah nasıl anlatsam bilemedim ki. Sanırım anlatamıcam ben. En iyisi susayım. Evet susadım.

Ben yazmaya başladım, çünkü..



Bu konu hakkında hiç yazdım mi bilmiyorum. Demek ki yazmamışım. Yıl bilmem kaç. Yılın kaç olduğu o kadar da mühim bir konu değil zaten. Daha 4. sınıftaydım. Sınıfın en konuşkan, en zeki ve en atılgan kızı olarak hocam kompozisyon yarışması için yazı yazmamı istedi. O günü hatırlıyorum da, sanırım kabustu benim için. Ödevlere ek bir de kompozisyon çıkmıştı başıma. Eve gider gitmez ödeve oturan bir kişiliktim. Ödevi bitirir sonra rahat ederdim. Yemek masamız vardı, şöyle eski masalardan upuzun. Ödevimi orada yapardım hep. Kocaman masalar hoşuma giderdi. Yazarken masaya taşırdığım için çiziklerle doluydu o masa. Babam hep çeyiz olarak o masayı da bana vereceğini söylerdi.

Masaya yayıldım yine. Yazdım, sildim. Konu Cumhuriyet ve Atatürk'tü sanırım hatırladığım kadarıyla. Tam olarak konuyu hatırlamıyorum. Yazdım, yarışmaya yolladık, birinci oldum. Birincilik hediyemi alırken bir törenle, aslında güzel yazabiliyorum aklımın köşesine yerleşti. Bilinçaltı aptaldır, ne dersen ona inanır.

Ortaokulda taşındığımız için okul değişikliğine gittik. 6. sınıfta Türkçe hocam tarafından keşfedildim. En yüksek kompozisyon notları hep benim oldu. 8. sınıfta okulumuzu ziyarete gelen ve adını bilmediğim Milli Eğitim Bakanı, duvardaki panoda asılı yazımı görünce, Büşra kim!? dedi. O kadar korkarak kalktım ki.. Yüzüm kıpkırmızı. "Benim" dedim. Ama millet bana bakmasa hayatta kalkmıcam. O derece utandım ve sıkıldım. "Yazın çok güzelmiş, aferin. İlerde yazı işleri müdürüm olursun" deyip güldü. Bir oh çektim, nefesim kesildi.

Lise yıllarında ise tüm sınıfın kompozisyonlarını ben yazdım. Lise de bana çeşitli sebeplerden takan bir hocam, bana 50 falan verirken, yine benim yazdığım yazılara 100'leri çakıyordu. Sonra diğer sınıflara namım gitti. Başka sınıflardan da yazılarını yazmamı isteyenler oldu. İşin en garip kısmı ise, hiç sıkılmıyor olmamdı. Severek yazıyordum. Bir gün müdür beni tahtaya kaldırıp "yaprak" hakkında yazı yazmamı istedi. Her konu hakkında yazmam gerektiğini tahta da bana anlattı. 

Üniversite de ise, olayı geliştirme kararı aldık. Okul dergisi çıkarma girişiminde bulunup, yeterli bakiyeye sahip olamadan dağıldık. Sevgilisine yazı yazmamı isteyenler oldu. Sonra şans eseri blog açmaya karar verdim. Yazmayı ve okutmayı seviyordum. Bazen yazmanın beni inanılmaz rahatlattığı inancındayım. Yazmanın ise özel bir iç dünyasına sahip olduğunu hissediyorum. Zira bazen o içimdeki şey susuyor. Hiç bir şey yazamıyorum. Duruyor, bekliyor. Sonra saçma da olsa benim için önemli olan şeyleri anlatıyor. Duyduğum yerden yakalayıp paylaşıyorum. Okurken mutlu oluyorsundur umarım. Zira ben yazarken oluyorum (:

23 Mart 2015

Çay sever misiniz?


Bayram günleri hızlıca geçti malumunuz. 4 gün boyunca var olan koşuşturma sebebiyle olsa gerek hızlı ve güzeldi. Kuzenim ve nişanlısını ağırladık bir kahvaltımızda. Kuzenimin nişanlısıyla çok enteresan bir konuşma geçti aramızda. Buyrun:

Nişanlısı: Bizde aile toplantısı olduğunda üç tane semaver çay demlenir. Durmadan bir ikram söz konusudur. Üç semaver çay yetmez.
Annem: Yok ya, biz de pek çay içilmez. Bir demlik demleriz, o da ya biter; ya bitmez. 
Nişanlısı: Bir de Karadenizli olacaksınız. Biz doğulu olduğumuz halde çokça severiz çayı. Ben sizler de seviyorsunuz sanıyordum.
Lafa atlayan ben: Çayın nasıl yapıldığını bildiğimiz için içmiyoruz biz çayı. Emin ol, sen de görsen, sen de içmezdin.

Kız bir şaşırdı falan.Anlatmaya başladım:

Nasıl yapılıyor? Açıkçası ben toplanma ve gönderilme aşamalarına mutabıkım. Hatta bir keresinde sırf meraktan çaylığa girmiş, kırmışlığımda vardır. Zevkli bir şeydir ha. Yalnız çayların üzerinde gezinen börtü-böcekte kesilir çayla birlikte. Hatta annem bir keresinde yılan kestiğini ve o günden sonra çaylıkların yanından geçmediğini anlatır. 

Kesilip, bohçalanan çaylar, çay evinde toplanır. Yanmasın diye ağızları açılır, havalandırılır. Çay evine gelen şirket kamyonlarının 5-6 tane işçisi vardır. Bunlar çayları kamyonlara yüklerler. Yükledikten sonra ayaklarıyla ezerek havalandırırlar. Çoluk çocuk varsa, onlar da kamyonun kasasına bindirilip çaylarla oynamasına izin verilir. Genelde henüz "sümüklü çocuk" diye tabir ettiğimiz ufaklıklardır bunlar. Karadeniz insanı çocuğa ayrı bir bağlıdır.

Çayın yaprak halinden masamıza gelene kadar bir sürü kademeden geçtiğini biliriz. Kaynatılarak, bilmem kaç derece ısılı fırınlarda fırınlanarak masamıza gelirmiş. Mikrop namına bir şey kalmazmış. Fakat çok gördüğümüzden olsa gerek, sevemeyiz çayı. Belki de bir zamanlar çernobil mikrobu çaylara bulaştı haberlerinin etkisi bilinçaltımıza yerleşmiş ve uzaklaştırmıştır bizi. Bilmiyorum..

Şeklinde anlattım. Biraz şaşırdı. Biraz çekindi. Şakaydı canım, şaka :) Eminim aranızda çay tiryakileri vardır. Sizlerden olmak istiyorum. Boş zamanlarımda çay demleyip, hayde içelim demek istiyorum. Hee petibörün bandırıldığı çay hariç. Bak onun tadı başkadır. Çay içen?

21 Mart 2015

Sigaraya nefret!



Bugün sigaraya taktım arkadaş. Öyle böyle değil ama. Balkonda oturuyoruz kuzenlerle falan. Laklak, gülme eğlence derken aniden bir duman kokusu. Yeni taşınan üst komşumuzdan geldiğine inanıyorum. Zira bizim apartmanda kimse sigara içmez. Sigara dumanına maruz kalma olaylarım ise onlar geldiğinden beri var.

Benim sigaraya alerjim var. Bırakın yanında sigara içmeyi, içip gelen bir insan bile otursa veya sigaralı ortamdan çıkan bi insanın üstüne sinen o koku bile tıkamaya yetiyo. Herkesten önce sigarayı alıyorum. Ne de olsa insanın canı nerede yanıyorsa; kalbi de orada atarmış.

Bu kısa bilgiyi verdikten sonra eklemeliyim ki; sigaradan nefret ediyorum. Siz zehirleniceksiniz diye ben nefesimden kesmek zorunda kalıyorum. Yüzüm kızarana kadar boğmaca misali peş peşe öksürüp, nefesimi düzeltmeye çalışıyorum. Geçenlerde bir arkadaş içip yanıma geldi; öksürünce "Allah sana sigara içen koca nasip etsin!" gibi laf etti. Bence beddua. Ben üzülünce x hocam lafa karıştı "Senin için bırakır be güzelim"

Benim için bırakmasın efendim. Allah rızası için bıraksın. Bir sigaranın ortalama maliyeti 7 lira desek ve günde bi paket sigara içen kişiyi ele alsak; 210TL veriyor sigaraya. Bir de asgari ücret azdır diyorlar. E heralde az. Sen iç, havaya gönder. Bir yetimin aylık gideri 90 TL iken, verilen 210 TL hiç mi can acıtmaz? 

Hee zarar vermese tamam iç. Ama biliyorsun. Doktorlar bas bas bağırıyor. Yok o kanseri, bu kanseri. Hee kanser olmucak mı içmeyen? Olacak tabi. Fakat "keşke içmeseydim lan." demicek sonunda. Allah tarafından dicek. Diğer tarafa gidince ciğerlerinden de hesap sorulmayacak. Zira "body worlds" de (ölü insanların vücütlarının sergilendiği sergi) içen ciğerle, içmeyen ciğeri görmüştük. İnanın zift.

Diyeceğim o ki; madem içiyorsun; yalnız kendine zarar ver. Kapat kendini bir odaya, benim havamı pisletme. Bırak ciğerlerime oksijen çekeyim senin o iğrenç dumanını çekeceğime. Kimse kimseyi çekmek zorunda değil! 

20 Mart 2015

Sadizm.

Sadist, başkalarına acı çektirerek zihnen doyum sağlayan kimse anlamına gelir. (vikipedi)

Buradan sonra okuyacaklarınızın hiç biri bilimsel gerçeklik taşımamakla birlikte, göz ardı edilmemesi gereken olgulardır. Hadi bakalım!

Sadist insanlarla geçinmek ciddi manada zordur değil mi? Kesinlikle öyledir. Nasıl bir yaşam tarzıdır bu? diyeceksiniz şimdi, eminim. Fakat hepimiz belli bir yere kadar sadist değil miyiz? Durun anlatıcam.

Belki birinin sırtına soğuk ayakları dayamaktır sadistlik, belki saçı çekip o an ki suratı fotoğraflamak. Ya da belki aşk acısı çektirmek. Hepinizin sırf sizi seviyor diye sevdiğiniz insanlar olmadı mı hayatınızda? Sırf bu yüzden canını yaktığınız ve bin pişman olduğunuz insanlar. Egoizmin çocuğudur sadizm. Onlar hep beraber hareket ederler. Asla ayrılmazlar. Belki de ruh eşleridir. Ya da beynin ayrılmaz iki lobu.

Kişi kendini korumak için sadist olur sayın izleyici. İnsan beyni çok enteresandır. Dışarıdan algıladığı tehlikelere karşı hemen bir savunma mekanizması oluşturur. Bunlardan bir tanesi de bence sadistliktir. Acı çekeceğini bildiği için acı çektirme yolunu seçer. Acı çektirdikçe mutlu olur. Çünkü kendini koruyordur. Karşı tarafın acı çektiğini gördükçe kendini fırtınalı denizlerden bir limana demir atmış gemide gibi huzurlu hisseder. Fakat yine de dalgalar çarptıkça gövdesine huzursuz olur.

İşte bu yüzdendir sadist insanlar sinirli olur. Sıkıntılı olur. Acı çektikçe vicdan muhasebesi yapmaktan çekilmez olur. Kafaları meşguldür çünkü. Sanmayın ki onlar zevk alırlar. Hayır! Onlar aslında zevk almaz, aksine üzgün olurlar. Fakat ah o savunma psikolojisi yok mudur? O'nu terk edemeyeceklerinden acı vermeye devam ederler. Gördüğünüz yerde kaçın siz onlardan. Çünkü onlar asla sevemezler. Asla duyumsayamazlar. Asla aşık olamazlar.! Aşık olduklarını zannederler ama belli bir zamana kadar.. Egolarını okşadığınız ve sizin canınızı yaktıkları sürece. 

Eee sonuç nedir diyecekseniz, sonucu söyleyelim: Hayat çok kompleks değil. Allah psikolojik rahatsızlığı olan sadist insanlardan korusun. Acı çekmeyi seven borderline'lardan değilseniz tabi. Kendinize iyi bakın. Bu yazıyı da neden yazdım bilmiyorum? Yok canım, biliyorum. Az önce gördüğüm şu karikatüre istinaden etkilendiğim konuyu paylaşayım dedim. Doyurucu olmamıştır eminim. 3 dakkada yazılan yazı neden doyurucu olsun ki zaten?


18 Mart 2015

Borderline hastalığı nedir? Tedavisi ise yoktur!

Dikkat! Psikolojik şeyler içerir. Bilimsel gerçeklik için psikoloğunuza danışınız. 

Hiç borderline tanıdığınız oldu mu? Artık var. Anlatıyorum. Dinleyin. 

Kendillik algısında ve duygulanımda tutarszlıklar ve ani davranışlarda karakterize bir durumdur. Kişi kendisini güzel, başarılı hissederken aniden çok önemsiz biri olarak algılayabilir.

Belirtileri ise;

1-      Gerçek ya da hayali bir terk edilmeden kaçınmak için çılgınca çaba harcamak
2-       Karşısındakileri aşırı büyütüp, göklere çıkarma ve aşırı değersizleştirip, gözden düşürerek, yerin dibine sokma gibi başkalarına aşırı değer, değersizlik verme ile giden tutarsız ilişkiler.
3-       Kimlik karmaşası denilen kendini algılayışında, önem verilen kültürel- ahlaki değer anlayışında değişkenlikler.
4-       Kendine zarar verme olasılığı fazla olan, iki ya da daha çok durumda sonunu düşünmeden, aniden yapılan eylemler (aniden çok para harcama, madde kullanımı, hızlı ve tehlikeli araç kullanma, birden aşırı yemek yeme,
5-      Yineleyen bir şekilde intihar girişimleri, intihar tehditleri, kendi kendine zarar verme 
6-      Duygu durumunda aşırı tepkililiğe bağlı olarak sürekli duygusal değişkenlik hali (saatler içinde değişen sürelerde birbirini izleyen öfkelilik, üzüntü, kaygı, sevinç dönemleri)
7-      Kişinin kendisini sürekli olarak boşlukta hissetmesi.
8-       Öfkeye hakim olamama 
9-      Stresle ilişkili, gelip geçici, kendine kötülük yapılacağı düşünceleri ya da dissosiyatif belirtiler.

Yukarıda bahsettiğim 9 şıktan 5'ini taşıyorsanız borderline'a hoşgeldiniz.!

Borderline olan insanların ilişkileri yoğun ve fırtınalı olur. Yalnızlıktan hiç haz etmezler,bu yüzden hiç yalnız kalamazlar. Hep birilerinin varlığına gerek duyarlar. İlişki kurdukları insanlara taparcasına bağlanır, kazanabilmek veya kaybetmemek için inanılmaz çabalar harcarlar. Karşılığını alamadıklarında veya ilgi eksikliğinde taptıkları kişiden aniden nefret ederler. Sanki hiç sevmemiştir veya o kişiye hiç değer vermemiştir. Bu da terkedilme korkusundan ileri gelir. Bu yüzdendir ki güven duyguları olabildiğince kırılgandır. İnsanlar tarafından kabul edilmemekten ve red edilmekten çok korktukları için ilginç hareketlerde bulunabilirler. 

Ayrılık belirtisi hissettikleri anda inanılmaz öfkelenir, çok kırıcı olur fakat sonrasında bundan suçluluk, pişmanlık, utanç gibi duygularla birlikte kendilerini inanılmaz değersiz, zayıf ve kötü hissederler. Aşırı var olan terk edilme duygusunun oluşturduğu panikle hep bir mücadele içindedirler. Depresyona inanılmaz meyillidirler. Duygusal iniş çıkışlar dolayısıyla var olan depresyon durumuna engel olamazlar. Nedenini de bilmezler zaten.

Çok ilginç bir paradoks da yaşarlar. Hem çok yakın ilişki kurup, güven duymak isterler; hem de aldatılıp terkedilmekten o kadar çok korkarlar ki savunma amaçlı olarak tepkisel bir biçimde mesafe alırlar. Gelgiti çok fazla olduğu için yaşadıkları ilişkilerde asla stabil olmazlar.

Hep bir kimlik kargaşası yaşarlar. Borderline'lar ise toplumun %2'lik bir kısmında yer alır. Tedavisi ise yok. Yani bir ilaç içip düzeltebileceğiniz bir durum değil. Geçmişte "terkedilme" travmasını yaşatan şeyi bulup, onu kabullendirme yolu ile uzun süreli ve derinlikli bir çalışma yapılması gerekir.

Geçmişinize dönüp bir bakın. Dedeniz anne ve babanızın sizi terk edip gittiğini ve bir daha asla dönmeyeceklerini söylemedikleri için şanslısınızdır belki de. Terk edilme duygusunun verdiği aptalca hislere başvurmadığınız için de. Yarın öbür gün, veya bugün elinize aldığınız o ufak çocuklara ise terkedilme duygusunu asla yaşatmayacağınız için de şanslısınız. Yaşatmayın sakın! Güven duygusu gerçekten o kadar kırılgan ki; bir kez kaybettiğinizde tuzla buz olup, okyanuslara karışıyor. Bir daha da asla geri getiremiyorsunuz.

Bi'çare..



Duygusal şarkılar dinliyorum.. Yok.!

Duygusal filmleri izliyorum.. Yok.!

Duygusal insanlarla takılıyorum.. Yok.!

Duygusal oyunlar bile oynuyorum.. Yok.!

Ne yaparsam yapayım, o duyguları geri getiremiyorum. Bir de yazamıyorum. Duygum olmayınca yazamıyorum. Herşeyin boş geldiği o kısımdayım. Ne yaparsam yapayım boş..

Her şeyimi kaybedeceğim o dakikayı bekliyorum 4 gözle.. Nefes alırken boğazımda işleri zorlaştıran o bıçak gibi.. O bıçak her dakika daha bir can acıtıcı.. Öksürdükçe nefesim ağzımdan boşalıyor hızla. Sonra tekrar..

Her şeyi tekrardan yaşıyorum. Fakat daha öncesinde yaşamış ve tüm hevesimi almışcasına boş gözlerle yaşıyorum.. Mutlu oluyorum bundan bir de. Anlamsız bir mutluluğun içine düşüyorum aniden. Beni gören "çok güzelleşmişsin son günlerde" diyor. Aynaya bakıyorum. Her şey aynı. Gözlerimin rengi bile..

Gözlerinin rengi..? Neydi sahi? Benim gözlerim ne renkti? Paralel evrendeki karmaşıklığım içindeyken "Bırak beni, sıkıldım" diyorum. Ama çok ciddi bir cümle bu. Anlam kayması. "Canını yakmadan, tüm samimiyetinle ve tüm duygusallığınla, incitme " diyor en yakın arkadaşım. İncitme? İncitmemek.. ne kadar zor bir eylem benim için.. İncitiyorum hiç acımadan. Yıkıyorum, döküyorum. 

Hiç fark etmiyor benim için.. Arkadaşım "hatırlıyorum" diyor. Anlatıyor tüm anılarını.. Gezdikleri sokaklardaki kokuyu bile hatırlayacak kadar güzel anlatıyor tüm her şeyi. O'nun anılarını yaşamış gibi oluyorum anlattıkça.. Peki ya benimkiler.. "Sen kimseyi mi özlemiyorsun?" diyorlar tüm şevkatleri ile.. "Zaten kişiyi değil, olayları özlersin" diyorum kendimden emin.. "Fakat işte ben olayları da hatırlamıyorum.. Hatırlayamadığım için de acıtmıyor canımı geçtiğim sokaklar.." 

Belki de hiç yaşamadım he?! Belki de karşı kaldırımdaki evin camından izledim tüm yaşananları. Asla sokağa inip oynamadım ufak veletlerle.. Büyüklerin camlarına taş atmadım hiç. Zillere basıp kaçmadım belki.. Belki aslında ben camdan bile uzatmadım kafamı.. Canımı acıtmamak için, incittim hep. İncinmemek için.. 

17 Mart 2015

.

Sinirlerimin tepemde olmasını Cuma günü olacak olan güneş tutulmasına bağlıyorum. Beni agresif etti.  Çünkü hiç de iyi şeyler  olmayacakmış gibi hissediyorum.

Hadi hayırlısı.

Aşağıda konuyla ilgili dua yer almaktadır,tamamıyla alıntıdır:

GÜNEŞ VE AY TUTULMASI (KÜSUF-HUSUF) DUASI

Güneş ve ay tutulması esnâsıftda iki rekat namaz kılınır. 33 kere “Allâhü Ekber” diye tekbir getirilir. Sonra da:
“Sübhânallâhi ve’l-hamdü liltâhi ve lâ ilâhe illâhü vallâ- hü ekber Li havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm.”denir. Ayrıca bu esnâda dua edilir, tekbir getirilir, Al­lah’tan af dilenir, sadaka verilir ve Allah’a sığınılır.

Güneş ve Ay Tutulması Duası

AÇIKLAMA: Güneş ve ay tutulması esnasında kı­lınması sünnet olan kiisufue husuf namazları, güneş ve ay tutulmasını engellemek ve o durumun geçme­sini sağlamak için değildir. Bu iki olay o namazların vakitleridir. Tıpkı, güneş battıktan sonra kılınan ak­şam namazının, güneşin batışını önlemek için olma­dığı gibi. Güneş’in batışı, akşam namazının vaktidir. Güneş ve ay tutulmaları da o namazların vaktidir

16 Mart 2015

Ölüyoruz Be Kardeşim!

Son iki gündür aldığım ölüm haberlerini sizlerle de paylaşmak istedim. Çünkü hep beraber bilelim ki, bu dünya geçici. Asıl olana gitmek için yapılan bir çeşit yolculuk. Çünkü burası hırslarımızın, nefsimizin ve diğer her türlü kötü duygularımızın terbiye edilmesi için geçilen zorlu kulvar.

Ölüm öyle bir anda geliyor ki insanın karşısına, hiç beklemiyorsun. Nedense, öleceğini bildiğin halde ölmeyecekmişsin gibi yaşıyorsun bu hayatı. Ve asla yakıştıramıyorsun, ne kendine ne de sevdiklerine. Çok sevdiklerine hiç yakıştıramıyorsun. Kaybettiğimiz insanlar olabildiğince gençti. Gençlerin ölümü daha da ağır oluyor. Gerilerinde bıraktıklarından mütevellit. Allah kalanlara dayanabilme kuvveti ve sabrı ihsan etsin. Mekanları cennet olsun inşallah.

Ölüm acısını yaşamadıkça hissedemiyorsun. Ölümlerin her biri aslında birer fragman gibi. Kendi ölümümüze hazırlık. Mezarların her biri de ibret almamız için özenle hazırlanmış reklam afişi. Feyz almıyoruz, o ayrı.

İki dakikalık ömrümüzde, neden bunca yalan, bunca ihtiras, bunca iğrençlik, bunca oyunlar ve bunca şeytani şeyler ha? Hadi hep birlikte tövbe edelim. Yeniden hayatımıza iyi insan olabilme adına başlayalım. En azından niyetimizde olsun bu.

14 Mart 2015

İhanet Sonrası Haller


Bir kaç gündür ilgimi çeken bir kızcağız vardı ortak derslerden bir tanesinde. Her sabah sıkıntılı bir şekilde otururdu kantinin kimseyi görmeyen kısmında. Kimseyle  konuşmazdı. Az yemek yediği yüzünden belliydi. Makyaj yapmaktan yorulan tenini biraz serbest bırakmıştı. Gözüne sürme bile çekmiyordu. Olabildiğince yaşlı ve eski gözüküyordu yüzü.

Allem ettim, kallem ettim, gittim yanına oturdum hemen. Bir iki hoşbeşin hemen ardından muhabbete koyuldum. "Sen hep böyle miydin" dedim çat diye. "Nasıl yani" dedi kız minicik gözlerini kocaman yaparak. "Kaç yaşındasın" diye sordum. "22 yaşındayım da anlamadım ne demek istediğini" dedi. "Mutsuz ve sakinsin" dedim. "Can sıkıcı bir halin var ve yapabileceğimiz bir şey varsa, anlat." diye ekledim.

Gözlerimin içine derince baktı ve hafifçe konuştu.

"Bazen insan öyle durumlarda buluyor ki kendini. İnanılmaz şeyler yaşıyorsun hiç anlamadan. İnişler, çıkışlar. Öyle bir ilişkim vardı benim. Delice sevdiğim bir adam. Ama öyle bir sevgi ki, karşımda gördüğümde içimin cız diye titrediği. Her gördüğümde ilk tanışmışız gibi heyecanlandığım. Hani hep derler ya, kalp kalbe karşıdır diye. İşte ona güvenerek attığım adımlar.. Yaşanmışlıklar.. "

Yutkundu. İlk kez tanıştığı bir kıza anlatmanın vermiş olduğu o acıyı hissettim gözlerinde. Fakat yalvarır gibi bakıyordum yeşilimsi gözlerine. Anlatmalıydı. Bu acının sebebini bilmeliydim. Anlatmak ile anlatmamak arasında gidip gelirken, aniden devam etti yine.

"Bir gün aldatıldığımı öğrendim ben. İnsan asla başına gelmeyecek şeyleri sıralar durmadan. Kanser olmam, sakat olmam, bir uçurumdan düşmem, asla intihar etmem gibi şeyler. Benim listemde "aldatılmam ben asla" vardı. Fakat öyle olmuyormuş o. Öyle bir uçurumdan itiyormuş ki seni, hiç beklemediğin bir anda. Uçurumun kenarında elini tutmuşken, aniden seni bırakıyor, bıraktığı yetmiyormuş gibi dibini görmediğin boşluğa itekliyormuş seni. Yere vardığında, kırılmadık kemiğin kalmıyor. Acımayan dokun, incinmedik yerin, kanamayan tek bir damarın kalmıyormuş. Hepsini ayrı ayrı hissediyormuşsun tüm ruhunla. Neden yaptı ki bunu şimdi? soruları ile kendini boğuyorsun önce. Ben bunu neden hak ettim? diyorsun. Nerede yanlış yaptım da ben de olmayanı başka bir yerde buldu diye kendi kendini yerden yere vurmaya devam ediyorsun. Aslında şerefsizin ta kendisinin O olduğunu anlamıyorsun o an. Kendini suçluyorsun onun yaptığı iğrençlikler için. Söylediği yalanları, arkandan çevirdiği dolapları tek tek öğreniyorsun. Oradaydım derken başka bir yerde olduğunu, seviyorum derken aslında sevmenin nasıl bir şey olduğunu anlamadığını anlıyorsun.."

Nefesim kesildi. Tutuldum. Nasıl aldattığı, nasıl öğrendiği falan hiç umrumda olmadı o an. Hislerini o kadar güzel ve o kadar can alıcı anlatıyordu ki.. Soru sorup o şiirsel acının önünü kesmek istemedim.

"Artık güvenemiyorum hiç kimseye. Sanki herkes korku filmlerindeki palyoçalar gibi. Sana gülümsüyorlar fakat içleri sana acı çektirmek için tüm işkenceleri yapabilecek potansiyelde. Fazla konuşamıyorum. Eskisi gibi gülemiyorum da. Beni aldattığında dünyam nasıl yıkıldıysa, hala enkazının altından kalkamadım. Güven duygum bitti, insanlara olan inancım kayboldu, sevgilerim söndü.. Nefretlerim çoğalıyor her dakika. Geçenlerde öğrendim, hapse atmışlar O'nu. Yaşayabileceği kadar çok büyük acılar çekiyormuş. İçim acımadı hiç. Helalleşmek istemiş ama erkeklerin hepsi bilir, bir kadına bu acıyı yaşattıktan sonra asla hak helal edilmez. Zerre hakkım varsa helal etmeyeceğim. Dünya'da da, ahirette de. Yanlış anlama, ben öyle ibadet eden bir insan değilim fakat Allah'ın adaletine inanırım. O olmasa yaşayamazdım zaten.
Şimdilerdeki durgunluğum ise, yeni bir adama bir şeyler hissediyor oluşum. Böyle bir acıdan sonra, nasıl güvenebileceğimi bilemiyor oluşum. Düşündükçe nefeslerimin kesilme sebebi. Ellerime bakıp, bu eller kimin diye düşündüğüm de oluyor. Psikolojik tedavi ve ilaç da kullanıyorum. Bu adam hepsini biliyor fakat beni ben olduğum için sevmekte ısrarcı. Bilmiyorum. Şu an hiç bir şey bilmiyorum" deyip uzaklara doğru gözleri daldı.

Bir süre bekledim. "Hakkında hayırlısı olsun" dedim. Yorum yapabileceğim bir mevzu değildi. Allah bin belasını versin o adamın diye geçirirken içimden, kızın ailesini düşündüm. Ailesi o dönemde hep arkasında durmuş. Sinir krizleri geçirip, geceleri hastaneye kaldırıldığında annesiyle göz göze geldiğinde, gözlerini çıkarıp atmak istemiş. Bu hallere düşme sebebine lanet etmiş. Hayır! Adamın sevgisi değilmiş onu bu denli yıpratan. Ona duyduğu güvenin yerle bir olmasıymış. Yıktığı hayalleriymiş. Geçtiği yollarmış. Vazgeçtiği şeylermiş. Değmeyen onca şeymiş. Aslında en önemlisi, pişmanlığıymış. O adam pişmanlığıymış.

Allah'ın yarattığı şu dünyada, insanlara verdiğiniz zararlara, yaralara ve diğer her türlü şeye dikkat edin lütfen. En fazla yaşayacağımız 70-80 yıl. Değerini bilelim, diğer tarafa güzel şeylerle gidelim. Böyle kötü, iğrenç, insanların insanlığını bozdurtan şeylerle değil!

13 Mart 2015

Murat Dalkılıç Galaxy S6'yı Sizin İçin Keşfetti!

Murat Dalkılıç, Barcelona'da gerçekleşen görkemli Samsung Galaxy S6 lansmanına gitti.  Yaşadığı eğlenceli anları, inanılmaz deneyimleri ve Galaxy S6’nın şahane özelliklerini sizin için anlattı.




Bir boomads advertorial içeriğidir.

11 Mart 2015

Ivır Zıvır Part 41


Çok değerli okuyucu, şimdi sen bu yazıyı okurken 41 kere maşallah de. Çünkü gördüğüm kadarıyla takipçi sayım hızla artmış. Son zamanlarda buraları boşlamış olmama rağmen. Bu da demek oluyor ki, bir teşekkürü borç bilmeliyim sizlere. 1799 kez teşekkürler. Google Plus'taki 2890 kişiye de öyle. Bu artış arttıkça ben yazmaya devam ederim.

Bu günlerde yazamama sebeplerimi sıralayım dilerseniz. Çok fazla iş aldım başıma. Bir sürü projemin yanı sıra, bir kaç iş daha aldım. Projeleri yetiştiremiyorum, kafam bir türlü boş olmadığından. Boş olmama sebebime gelecek olursak evlilik arefesinde bulunmam. Efenim ben geçenlerde nişanlanmıştım, hakkında yazı yazmadım. Nişan tepsimi, yüzüklerimizin bulunduğu parmakları çekip koymadım ya buralara, inanamadınız sizler tabi.

Nedir o arkadaş? Hani kınamayım, başıma gelmeden ölmem diyordum fakat olmadı çok şükür. Elimizin fotoğrafının çekilmesine izin bile vermedik, o derece öğhk geldi. Allah'a şükür ben ne kadar sosyal medya meraklısıysam A kişisi o kadar sosyal medyadan uzak duran bir insan. Bu yüzdendir ki, "Onu paylaşma, bunu gönderme, şunu yayınlama" gibi laflar etmiyorum. Geçenlerde yediğimiz bir yemeğin sunumunu beğendiğimde çekmek istediğimde ağzımı burnumu kıracaktı, o ayrı. Neymiş efenim, milletin canı çekermiş,olan varmış olmayan varmış. Müslüman insan yapmazmış böyle şeyler. Hayır onu paylaşma acısı öyle bir içime oturdu ki.. Anladım o yüzüğünü parmağına geçirir geçirmez kapak fotoğrafı yapan insanın psikolojisini. Henüz o kadar ilerletmedim durumu. Umarım ilerletmekte nasip olmaz.

Sosyal medyayı etkin kullanamama sebeplerimden bir tanesi ise, almış olduğum fotoğraf işi. Sanırım en sevdiğim iş bu diyorum her seferinde. İşte bi iç çekim yapılıyor. Photoshop'unu falan yapıyorum. Sonra miss gibi iş. Bir günde çekim, üç günde shop işlemi derken miss gibi iş çıkıyor bana. Aslında bunu ciddi şirket işine dökebilirim. Arayın, gelip makinelerinizi, eşyalarınız ve web sitesinde yayınlamak istediğiniz neyiniz varsa hepsini çekip dönelim. Memnuniyet baş tacımız olsun. Dur bu fikir burada dursun. Çünkü muhtemelen yarın sabah uyandığımda hatırlamıyor olacağım..

Sizlerde de var mı bu aptallaşma bilmem ama ben her şeyi unutur oldum. Az önce tanıştığım insanın ismini unutmaktan tutun da, eski zamanlarda aynı sınıfta bulunduğum insanlara kadar her şeyi unutur oldum. Umursadığım bir kaç şey haricinde her şeyi unutuyorum. Bu umursamazlıktan geliyor biliyorum fakat yine de ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Umursarsam beynimi boş yere gereksiz bilgiler ile dolduracakmışım gibi geliyor. Barthes, Propp, Aristotales, Karl Marx, Deleuze, Freud gibi adamlar ve düşünceleri varken, hiç bir şey bilmeyen, cahil takımı, yeni yetme kültürsüz insanları ve aptal aşk sorunlarını dinlemek bana gereksiz geliyor. Bence size de öyle gelmeli.!

Bugün kitap okuma önerisi: George Orwell - 1984
Film izleme önerisi: Thurman Show

Bu ikisini okuyup izleyin de , nasıl bir hayatta deney faresi gibi yaşamak zorunda olduğumuz bilincine varın. Aslında burası hiç ıvır zıvır değil!

4 Mart 2015

Ar Duygusu


Ar duygusunu sokakta görürseniz, utanma duygusu diye tanımlarsınız. Bu duygu Adem ile Havva'dan bize miras kalan en büyük şey. Yasak elmayı yedikten sonra birbirlerine çırılçıplak görülmeleri üzerine içlerine işleyen o duygudan bahsediyoruz. Bunun üzerine ise gelişen "saklama" "sakınma" ve "gizleme" duyguları da cabası.

Hepsi bize ilk insandan gelmiş. Son insana kadar da gidecektir. Geliştirip geliştirmemek bize, en çok da ailemize düşer. Kız çocuklarının babalarının yanında giyinmeye çekinmesini örnek verebiliriz buna. Giyinmemelidir zaten. Psikolojik araştırmalar, özellikle küçük yaştaki çocuklara bu tip duyguların ufak yaşta enjekte edilmesi yönünde. "Kimse bakmıyo, yap işte", "Amaaan bu abin, bişi olmaz" "Bu öyle" "Burası yazlık" "Burada kimse görmez seni" tarzında cümleler çocuğun gelişimini etkileyen, utanma duygusunu kesip atan cümlelerdir.

Paralel evrende ise "Kimsenin görmediği yerde, istediğimi yapabilirim" e kadar gider mevzu. Eğer dindar bir nesil istiyorsanız, işte bu hataya düşmemelisiniz. Allah'ın her şeyi gördüğünü bilmeli çocuk.

Yazıyı başka yerlere bağlayasım geldi ki, sonra vazgeçtim. Sayın okuyucu. Kendine iyi bak. Nasıl istersen öyle yap, amaan banane.

1 Mart 2015

Bir Şizofreni Gördüm


Oldum olası merak etmişimdir şizofrenlerin yaşamlarını. Canlı bir şizofren görmemiştim hiç. Hepsinin filmlerini izledim fakat bir türlü canlı canlı şahit olmadım yaşamlarına. Deli der bizimkiler sokakta görse, okuyanlar ise şizofren. Yer yer şizofreni başlangıcı olduğuna inandığım insanlar vardı. Taa ki gerçeğini görene kadar.

Dün Trump Towers'a  sinemaya gittim. Sinema katıyla yemek katı aynı yer, biliyorsunuzdur. Yavaşça ilerlerdim sinemaya doğru. Yemek masalarını birer ikişer atlatırken birden sert bir sesle irkildim "Orda Dur!" dedi çığlığa benzer, kızgın bir erkek sesi. Yavaşça soluma baktım. Gençten bir adam, çok iyi giyimli, bir sürü alışverişini yapmış, elinde cep telefonu ve ekrana bakar biçimde duruyordu. Bana söylemediğini varsayarak yanından geçip gittim. Sinema gişesinden biletimi aldım. Filmin başlamasına henüz 15 dakika daha vardı. İçeriye girmek istemedim. O adamın hareketi dikkatimi çektiğinden olacak ki, tam karşı masasına oturdum.

Adam önce sağ tarafındaki sandalyeye bakarak "Bak, seninle ilgilenemem şu an, oyun oynuyorum" dedi. Sonra ekledi "Lütfen böyle yapma." Sonra döndü, biraz daha oyun oynadı. Karşısına bakarak "Peki kalkar gideriz" dedi. Sonra yanındakine dönerek "Dur! Hayır! Kalkarım bak! Beni sinirlendirme." gibi laflar etti. Yanındaki varsayım her kimse onunla çok sert konuşuyordu. Karşısındakine ise değişik gülüyor, arada elleriyle hareketler yapıyordu. Marketten aldığı kolayı da arada içiyor, "İster misin" diye soruyordu.

Göz göze gelmeye korktum. Zaten beni görebileceği bir zaman diliminde de değildim sanki. Yanından geçenler falan hiç umrunda değildi. O kadar belliydi ki yaşadığı paralel evren. Bir yerde okumuştum, bir şizofreni ile asla göz temasına girilmemesi gerekirmiş. Çünkü bunu tehdit olarak algılar ve sizi öldürmeye çalışabilirlermiş. O an birden aklıma bu düşünceler geldi. Adam da deli kuvveti vardı. Beni oradan aşağıya bir yumrukla sallayıp, atabilirdi. Hemen demir parmaklıklardan aşağıya baktım. Ölebileceğim kadar yüksek değildi fakat yine de zarar görebilirdim.

Neyse dedim. Kalktım bir heyecanla. Filme girdim. Film de gerçekten berbattı. İsmi : Birdman. Kesinlikle gitmeyin bu filme. Ciddi manada sizi film endüstrisinden falan soğutabilir. Benden söylemesi.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...