28 Şubat 2016

27 Şubat 2016

Abim Geldi Tiyatro Oyunu

Çok değerli okuyucum. Bilirsiniz, elitizim bizim işimizdir. Bu yüzdendir ki tiyatrolardan çıkmayız milletçe. Bunun bilincine varan sanatçılar ise yönlendiricileri tarafından istedikleri gibi yönlendirilir ve sanat yaptıklarını iddia ederler. Bu olayı en güzel sinema ve tiyatro da görürüz. Empoze edilmek istenen düşünceler öyle güzel anlatılır ki feleğiniz şaşar. Gülersiniz, eğlenirsiniz fakat bir yandan da empoze olmaya, manipule olmaya başlarsınız. Düşüncelerinizin değişmesi için bilinçaltınızın aptallığını kullanmanız yeterlidir. Çünkü aptaldır o! Ne derseniz ona inanır.

İşte tüm bu düşünceleri içinde barındıran bir tiyatro oyunundan bahsedeceğim sizlere. 24 Şubat Perşembe akşamı Profilo Avm'deki gösterimdeydik. Profilo sahnesinde ilk kez bulundum ve sahneyi olabildiğince beğendim. Ufacık tefecik ve ciddi manada sıcak bir mekan..

Abim Geldi oyunu üç sevgiliyi idare etmeye çalışan bir gencin abisinin gelmesiyle işlerin sarpasarmasını anlatıyordu. Kapitalist sistemin göndermesini iliklerime kadar işleyeceğini anladığımdan bu oyunu görmem gerekiyordu..

Kadınlara olan şiddetin arttığı şu günlerde kadınlara fiziksel şiddetin çok daha büyüğünü psikolojik şiddette oysaki. Hem de her dakika artan bir biçimde. İşin ilginç kısmı biz kadınlar buna paşa paşa izin veriyoruz. Oyuna dönmek gerekirse adamın sevgililerin her biri hostesti ve hosteslere yapışan o algıyı tamamen gözler önüne seriyordu. Mini etekler, pürüzsüz vücutlar, ağır makyajlar, aşırı seks düşkünlüğü gibi bir çok şey mevcuttu. Buna ek olarak kızların zeka belirtisi hiç bir şey taşımıyor olmasını da eklemeliyim sanırım. Aptallıkları komedi dozunu yükseltmek amacını güddüğü düşünülse de , kadına şiddetin daniskasıydı.

Evet! Kadınlar izlediğimiz filmlerin her birinde şiddet görüyor. Olmak zorunda olduğumuz tipler bilinçaltımıza bir nakış gibi işleniyor. Erkekler kadınların öyle olmasını istiyor, kadınlar olamayınca huzursuzluk baş gösteriyor. Kadınlar her şekilde bir basınç altında yaşıyorlar. Güzel olsalar güzellikle, çirkin olsalar çirkinlikle suçlanıyor. Çünkü filmlerde güzel kadınlar başkalarıyla beraber olacak potansiyel orospu iken, çirkin olanlar mecburiyetten yanlarında kalıyor ve güzelleşmek için çeşitli yollar arıyorlar.

Tiyatronun güzel kadınları seçmesi, daha çok rol model yaratmaya çalışmak. Züppenin önde gideni gencin abisinin de ondan aşağı kalır yanı olmaması, oyunda yalnızca yalan dolan ve aldatmanın olması ve bunu komedi ile pekiştirmesi son derece rahatsız ediciydi. Ha, komik yerleri yok muydu? Evet vardı. Fakat erotik gereksiz bir biçimde abartılmıştı. İki erkek kardeşin bayılan hizmetçiyi taşıma sahnesi olabildiğince iğrenç bir yere gönderme yapıyordu ki komedi ağırlıklı bir oyunda ne alakası vardı? Ya da hostes kadınlardan bir tanesinin telefon olayı.. Ya da başrolün izleyicilere dönüp "Si kimsiniz?" demesi..

Bir sürü falsosu olan ve ismi anıldığında iğrençlikle hatırlayacağım bir oyundu kendisi. Oyuncuların meşhur olması, Bekir Aksoy'un o göbekle dönem adamı olacağım diye giydiği daracık gömlek falan hiç önemli değildi. Hepsi sevdiğim oyuncular olmasına rağmen, oyunun konusu olabildiğince kötü. Ha teknik açıdan yönetmene de saygılarımı göndermek istiyorum. Çünkü sahne geçişleri falan iyiydi.

22 Şubat 2016

Selam Plaza İnsanı, Bu Yazım Sana!

Bu yazıda  ayrıcalıklı insanları ele alacağım. Plaza insanlarını.. Bu yazım yalnızca onları ilgilendirdiğinden hedef kitlem olabildiğince düşük. Çünkü plaza insanı bizler gibi yemek yemez, bizler gibi içmez, bizler gibi tuvalete gitmezler. Onlar hep yüksektedirler..

Ömrünüz boyunca okuyup "büyük adam olma" ya şartlandırılmışsınızdır. Aileniz sizin iyi bir meslek sahibi olabilmeniz için tabiri caizse bir yerlerini yırtarlar. Dershanelere paralar dökerler, istediğiniz her şeyi edinmenizi sağlarlar, psikologlara götürürler. İstedikleri ve önü açık okullardan birini kazandıysanız eğer; sizden iyisi yoktur bu gözünü sevdiğim memlekette.. Fakat yetmez yine de herkese hava atılacak plaza da çalışmanıza.. Yetmesi için bir de yurt dışına çıkar, masterinizi da tamamlarsınız.. Sonra döndüğünüzde gerek bir tanıdık, gerekse aldığınız yüksek puanlarla işte o hayalleri kurulan plazaya ayak basarsınız..

Ah ne güzeldir o plazadaki topuk sesleri.. Bayanların hepsi birer içim sudur. Çünkü plazada çalışmak istiyorsanız eğer kapitalist sistemin tüm isteklerine cevap vermeniz gerekir. Öncelikle marka giymelisinizdir. Çünkü şeytan marka sever. Ah pardon kapitalist sistem.. Kapitalist sistemin en büyük getirisi olan plazadaysanız eğer, sizde markadan taviz vermemelisiniz. Orada çalıştığınız sürece, yine orada giymek zorunda olduğunuz kıyafetler için, oradan kazandığınız parayı, yine orası gibi büyük bir alış veriş merkezinde harcamalısınız ki kapitalizm çarkı dönsün.. Kışkırtıcı güzelliğe sahip olmanıza gerek yoktur.. Mini etek, yüksek topuklar ve ağır makyaj sizi böyle göstermeye yetecektir de artacaktır bile.. Zaten herkesin üzerinde olan plazada çalışıyorsunuzdur..

Plazaların en büyük etkisi budur. Herkesten yüksek, ihtişam sahibi, en yukarda olmanızı sağlar.. Oralara giderken harcadığınız şeylerin önemi yoktur.. Ya da o plazaların yapılma sebebi de sizi ilgilendirmez. Sizi ilgilendiren tek şey, kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacak, daha üstün ve daha yukarda görünmenizi belirtecek olan plaza hayatıdır. Halbuki plazalar insanlar arasındaki statü farkını açmak, kapitalist sisteme ayak uydurulmasının gerekliğini vurgulamak, az kazanan ile çok kazanan arasında çeşitli duygusal çöküntüler oluşturmak, aşağı tabaka olarak vurgulanan bir tabaka ortaya çıkararak yukarı tabakaya itaati sağlamak, belli kısmı aşağılarken belli kısmı yüceltmek için vardır. Fakat bu sizin umrunuzda değildir. "Hayır efendim, ben bu binada çalışmam" demezsiniz, diyemezsiniz. Aynı parayı kazanacağınız iki katlı bir atölye mi, plaza mı deseler; ağzından salyaları akan varlıklar gibi plazaya koşarsınız. Çünkü kapitalizmin babası orasıdır.

Kapitalizmin babası demişken, bu plaza hayatı gökdelenli yaşamın başlangıcının 1884'lere kadar dayanması da ilginçtir. O yıllarda insanlar bu yapılardan korktuğu için ortaya çıkar. Plazalar öyle durduk yere ortaya çıkan, yer ihtiyacından yükseltilen, arsa parasından kaçınmak için yapılan yapılar değildir. Kapitalizmin dayatılmasıdır ve bizde afiyetle yemişizdir..

Plazada çalışan insanlar aldıkları paranın çoğunu yine yedikleriyle, giydikleriyle kapitalist sisteme gönderirler. Sırf diğer insanlardan ayrışmak için.. Sırf herkesten üstün olabilmek için.. Sırf bunun gibi bir çok kapitalist sebep için..

Şimdi plazada çalışan birisi gelsin ve bana hayır efendim biz orada şu sebepten çalışıyoruz desin ve kapitalizmin ana merkezi olmadığına inandırsın beni.. Orada üstünlük olmadığını, insanları kategorize etmediğini açıklasın. Peki neden bu yükselti? Tanrının hep yükseklerde olduğuna inanan bilinçaltının yükseklik aşkını tanrılaşma olarak algılamasından mı ileri gelmekte yoksa? Yoksa diğerlerini korkutmak mı? Hadi bana elle tutulur düzgün bir şey verin. Fakat unutmayın ki daha ben şehrin bozulan tarihi dokusundan bahsetmedim bile.

Son olarak hadi sıkıyosa bırakın o işleri.. Eminim çok daha iyi yerlerde çalışabilecek kapasitedesiniz. Vazgeçelim şu kapitalist dayatmasından. Binaları indirelim 5 kata. Yine hepimiz selam verelim birbirimize.. Kimse kimseye üstünlük taslamasın.. Levent'te alışveriş merkezine gitttiğimizde burnu havada insanlar görmeyelim. Artık insanları çalıştıkları yerlere göre sınıflandırmayalım. O binalar yine dursun. Müze olarak kullanalım. İnsanlara kapitalizmin ölümünü anlatalım gezerken. Hadi.

21 Şubat 2016

16 Şubat 2016

Kadın Olma Sorusalı


Kadın olmak muhteşem bir şey. Yaratılışa bakmak isterseniz eğer, gerek estetiği ile, gerekse nazik yapısı ile dünyada eşi benzeri olmayan varlık kadın. Fakat gelin görün ki, günümüzde bu demek değil.

Günümüzde kadın olmak gerçek bir sorun. Çünkü izlediğimiz filmlerin hepsinde kadınlar ya yalancı, ya sahtekar, ya aldatan, ya da aptal. Genel olarak kadına bu tip kimlikler yükleniyor. Kadın reklam filmlerinde temizlik yapan, yemek yapan veya işe gitmek zorunda olan bir tipken, ata erkillik her dakika gözümüze sokulan bir dert.

Daha da beteri şimdi maalesef  ekranlarımızda. Kadınların endüstrileşmesi. Hepimizin aynı olmasını istiyorlar. Kadınlar tek bir beden olmak zorunda. Manken denilen tek tip insanlar her fırsatta gözümüze sokuluyor ve onlar gibi olmamız bekleniyor. Uzun bacaklar, kocaman göğüsler, ince bel, geniş kalça ve güzel bir yüz. Yüzünüzün güzel olmasına gerek yok aslında, tonlarca boya kullanıp yüzünüzü başka bir yüze bile çevirebilirsiniz. Hatta bunun sonunda evlendikten sonra kocanız sizi doğal halinizde gördüğünde tanımaz. 

Eleştirilecek tonlarca şey var bu konuda. Kadınsanız eğer, şişman olmamalısınız mesela. Çocuk doğurmalısınız, koşuşturmalısınız ama şişman olmamalısınız. Bacaklarınız pürüzsüz olmalı. Karnınız her zaman fit ve kaslı olmalı. Çocukların her dediğini yapmalı, kocanızın her isteğini gerçekleştirmeli fakat yine de bakımlı olmalısınız. Yorulmaya hakkınız yoktur. Hasta olamazsınız. Aile ilişkilerini düzene sokmalı, tüm sülale ile de iyi anlaşmalısınız. 

Buna ek olarak tonlarca reklam izlemelisiniz. Reklamlarda tonlarca yiyecek reklamı olmalı, canınız ister istemez çekipte yediğinizde, kendinizi suçlu hissetmelisiniz. Sonra hemen ardından zayıflama ilaçları kullanmalısınız. 

Ha ilaç demişken, bir de çocuk yapma sorunsalı vardır. Korunma yollarını hep siz düşünmelisiniz. Çünkü o çocuğu siz taşıyacaksınız, siz bakacaksınız. Bu yüzden beyne pıhtı atma riski olan, sizi felç etme sorunsalı var olan, karaciğerinize her gün zarar veren doğum kontrol haplarını içmelisiniz. 

Her ay delice adet gördüğünüz normal zamanlarda ise, etrafınızdaki insanlardan birazcık merhamet beklemeniz trip olarak algılanır. Aman siz sinirlisinizdir, aman siz çekilmezsinizdir.

Kadınların başında dert hiç eksilmez. Sokağa çıkarsınız, tacize uğrarsınız. Bu da yetmez tecavüze uğrarsınız. Üst üste giyinir kendinizi örtersiniz, örtünme ile suçlanırsınız, doğru dürüst bir yerde çalışamazsınız. Mutlaka kendinize uygun bir iş bulmanız gerekir. Örtünmezsiniz, biraz kısa giyseniz aranıyor olursunuz. Çalışmanızın sebepleri ise çeşitli yerlere bağlanır. İhtiyacım yoksa çalışmayım dersiniz, bu kez de tembellikle suçlanırsınız. Halbuki sizi bekleyen koskoca ev işleri, aile ilişkileri ve beslemeniz gereken çocuklarınız vardır. Bunlar işten sayılmaz. 

Asalak olmakla suçlanırsınız. Okursanız çok bilmiş, okumazsanız cahil olmakla itham edilirsiniz. Genelde siz suçlusunuzdur. Çünkü asla o televizyonlarda gösterilen kadınlar gibi olamazsınız. Olmaya çalıştığınız her dakika darbe gören psikolojiniz, gerçekten sinir bozucu olmaya başlar. Değişik ihtiyaçlarınız ortaya çıkar. Asla yapmam dediğiniz şeyleri de yapmaya başlarsınız. Çünkü onaylanmak istersiniz, yüceltilmek.. Tıpkı o televizyondaki kadınlar gibi..

Gerçek hayat işte böyle zordur. Kadın olmak gerçekten çok zordur. Belki dağınık anlattım ama kadın olan anlar böyle bir derdi. Bize verilen en büyük kıymeti bizi cehennem yapmaya çalışan tüm dış etkenlerden sıyrılmak dileğiyle.

8 Şubat 2016

Yükseklik korku'm,uçak kaza'm (akrofobi)


"Akrofobi, yüksek yerlerden korkma olarak tanımlanır.  Fobinin derecesine bağlı olarak, akrofobik bir kişi bir binanın yüksek katlarında olmaktan merdiven tırmanmaya kadar yükseklikle ilgili birçok şeyden korkabilir. Ancak yükseklik korkusunda yaşanan durum baş dönmesinden daha farklıdır. Kişi yükseğe çıktığında öncelikle paniklemeye başlar ve etrafında tutunabileceği bir şeyler arar. Kendi denge duygusuna güvenmez."

Böyle bir alıntı yaptım. Neden? İşin tekniğini anlatmak için. Peki ben de ne zaman başladı bu korku? Bir psikiatristle görüştüğümde "korkularının çoğalması, kaybedeceğin şeylerin çokluğundandır" deyip çeşitli şekillerde bunu örneklendirmişti. Hayır, benim kaybedeceklerimin çokluğu değil söz konusu, yaşadığım uçak deneyimi.

Efendim uçaktan asla korkmayan bir insandım ben. Taa ki bindiğim uçak, düşene kadar. Aslında ben öldüm, oradan yazıyorum size. Çaktırmayın. Neyse.. Güzel bir kış günüydü. Hava yağmurlu ve şimşekli.. Süzüldük çok güzel bir şekilde pistten. Gökyüzüne çıktığımız zaman, aşağıyı izlemeye koyuldum. Bulutlar yukarda değil de aşağıda olunca biraz garip hissediyorsun ama o dağların denize paralelliği yok mu? 

Neyse.. Her araçta olduğu gibi uçakta da hemen uyuklamaya başladım. Birden sarsıntıyla uyandım. Ama öyle böyle bir sarsıntı değil. Heralde çok fazla uyudum dedim o an. Yanımdakine "Ne çabuk geldik, iniyor muyuz yoksa?" dedim. "Yok canım, düşüyoruz" dedi tüm psikopatlığıyla. Etraftaki çığlıklar ve bağrışmalar destekler nitelikteydi. O an camdan aşağıya baktım korkarak. Yere yaklaşıyorduk..

Sonra içeriye odaklandım tekrar. Koridorun diğer yanındaki adam emniyet kemerini bağlamamış olacak ki önce havaya uçup tavana çarptı, sonra yere düştü. Yalnız öyle bir çarpmaydı ki, adam ikiye katlandı resmen. Sonra kapaklar açıldı. Ekranlarda düşülen fit'i de görüyorduk heyecanla. Aniden onlarda yuvalarına döndüler. Işıklar aynen filmlerdeki gibi önce kesik kesik gitti, sonra tamamen..

Yukardan valizler aşağıya düşerken aklıma o güzel hostes kızlar geldi. Nerdeydi bunlar? Lan düşerken napcaktık? O an aklımdan ne bir dua geçti, ne de hayatımın film şeridi. Yalnızca hostes kızları düşündüm. Benciller paraşütle atlamış olacaklardı. Tekrar döndüm dışarıya, artık yeri görüyorduk. Burun tamamen yere eğilmişti. 

Şaka maka ölüyorum ben derken, içerinin buz kesildiğini üzerimdeki terin donmasıyla anladım. İnanılmaz bir üşüme geldi. Yan taraftaki adam dönerek "Hacı kurtar bizi!" dedi. "Dua edin" diyenler.. O an sığınılacak tek yer vardı..

Derken aniden bi'şey oldu. Birden düzlüğe çıkmış gibi oldu uçak. Yere olan yakınlığımız açılmaya başladı. Pilot normal yüksekliğimize geldiğinde açıklama yaptı: "Hava boşluğuna düştük.." ya da "Türbülansa girdik" Hiç kimse konuşmadı. Nefes almaya bile zorlanıyordu herkes. Taa ki uçak piste inene kadar. Piste tekerlekleri değdiği an, çığlıklar, bağrışmalar ve alkışlar.. Uçaktan indiğimizde bizi kameralar karşıladı. Olay haberlere taşındı..

İnerken yan tarafta oturan iş adamı "Yıllardır yurt içi, yurt dışı bir sürü uçağa bindim. Bir sürü türbülansa girdim. Ben böylesini görmedim.! Yalan söylüyorlar." dedi. Adamı destekleyen bir kaç iş adamı ve iki futbolcudan sonra ayaklı gazeteden öğrendik ki o uçakların motorları yeterli değilmiş. 4 gün sonra aynı şirketin uçağı başka yerde düştü..

Ölümlerden mi döndük, yaşayacağımız gün mü vardı ne derseniz deyin. Kesinlikle "kader". Tabi ilk zamanlar o şirketle uçuş yapmadım. Zaten hemen kaldırıldı. Sonraları ise şimdiye tekabül ediyor. Uçak biletimi internetten ayırtırken bile nefesim kesiliyor, araçla gidebiliyorsak; araçla gidiyorum. Uçaktan nefret ediyorum. Zaman geçtikçe korkum daha da çok büyüyor. Gökyüzüne baktığımda uçak gördüğümde tepeme düşecekmiş hissi bile veriyor. Zorunlu olmadıkça kullanmayacağım da..

Ve son olarak eklemeden edemeyeceğim. Korkularınızın mutlaka saklandığı bir yer vardır bilinçaltınızda. Bulun, iyileştirebiliyorsanız, iyileştirin. Hastalıklı insanlar olarak topluma karışmayın. Teşekkürler.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...