25 Eylül 2017

Günlük - 14


bugünlerde her şeyden bıktığımı fark ettim. bu yüzdendir ki, buraya da uğrayamadım uzunca bir süre. yazmaktan da bıktım çünkü. nasıl bir depresyon halidir, nasıl bir vazgeçiştir bilmiyorum ama umarım en kısa zamanda düzelirim. bunu yazabildiğime göre, düzeliyorumdur, ya da daha kötüye gidiyorumdur. zira bir insan ya iyiyse yazar, ya da kötüyse. ben genelde kötüyken yazıyorum.

son günlerde gelen iş tekliflerini geri çevirmek canımı çok sıkıyor. sanırım olmaması gereken zamanda, olmaması gereken yerlerde.. sizin de böyle hissettiğiniz oluyor mu? mesela şimdi avustralya da okyanus kenarında denize ayak sokmak varken, sonbaharın hüznünü iliklerine kadar hissetmek çok da hoş olmasa gerek. hem de hiç tatil yapamamışken, hiç denize girememişken, ve hiç değişik bir yer görememişken. evet belki bu dünyaya değişik yerler görüp, değişik insanlar tanımak için gönderilmedim ama benim de en kötü huyum bu sanırım. gezmeyi sevmek.. gezmedikçe de üzülmek.. gezmek için hiç bir şey yapmamak. insanın kendinden nefret etmesine yetiyor hayallerini gerçekleştirmemek.

8 Eylül 2017

Yazmak için bir sebep

son günlerde yazmak için bir sebep bulamıyorum. eskiden insanlara sinirlenir, gelir burada anlatır dururdum. artık sinirlenemiyorum. aslına bakarsanız o kadar halsizim ki, yataktan kalkamıyorum çoğunlukla. canım hiç bir şey yapmak istemiyor. tam arkadaşları ayarlayacağım, bir yerlere gideriz falan diye düşünüyorken kendimi yatağımda uyuklarken buluyorum. bolca kitap okuyor fakat kendime bir şeyler katamıyorum.

ingilizceyi tamamen unuttuğumu farkediyorum. tekrar çalışıp hatırlayım diyorum ama yok, parmağım kalkmıyor. ilk yardım eğitimi almak istiyorum, bulduğum numarayı aramaya üşeniyorum.

hayat bu günlerde çok sıkıcı.

24 Ağustos 2017

Hepsiburada rezaletim.

Ekşisözlük başlığı gibi oldu. Severim rezalet haberlerini okumayı taa ki benim başıma gelene kadar. Özellikle de çokça kullandığım hepsiburada.com' da başıma gelince sizlerle paylaşmadan edemedim sayın okuyucu..

Deterjanına kadar internetten alışveriş yapmayı seven biri olarak beni bu eylemden soğuttular. Öncelikle geçenlerde bir tane banyo paspas takımı beğendim. Tanıdığım- bildiğim bir markaydı ve dışardaki fiyatı 70 yl civarındaydı. Ben de hepsiburada da indirimli halini görünce hemen sipariş ettim. İşte sipariş fotoğrafım. Gördüğünüz gibi 3'lü paspas takımı olarak siparişi gerçekleştirdim.


Aradan bir kaç gün geçti (yaklaşık 10 gün kadar) ürün elime ulaştı. Gelen ürün sadece şu büyük parça idi. Tüm takımı göndermemişlerdi. Müşteri hizmetleri ile görüştüm, kalan parçaları da istediğimi söyledim. En kısa zamanda bana döneceklerini söylediler. Ertesi gün eve gelip ürünü almak istediklerini söylediler, hiç bilmediğim bir kargo şirketi tarafından ürün alındı. Ben de bu sırada ürüne tekrar baktığımda şu şekilde görünmeye başladı.


Fiyat artmış ve tekli olarak değiştirilmişti. Fiyat yanlış yazılmıştı muhtemelen. Ve bunun kendi hataları olduğunu söyledim, aradım tekrar. Beni ilgilendirmediğini ve kalan parçaları da istediğimi inatla söyledim. Fakat müşteri hizmetlerinden arandım ve diğer parçaların olmadığı bu yüzden iade olacağı söylendi. Bu telefonlaşmalar iade süreci falan neredeyse 1 ay sürdü. İnternette yaptıkları hatayı hiç bir şekilde telafi etmediler. Resmen aleni kandırıldım. Tüketici haklarına gitmeyi düşündüm fakat sonra uğraşmaya değmez dedim. Göz göre göre dolandırılıyorduk. üçlü olarak satışa çıkardıkları ürünü sattıktan sonra tekli olarak göndererek (ay pardon elimizde diğerleri yokmuş bununla idare edin) diyecek kadar bu işi bilmiyorlar. Ya da o yanlışlığı örtmek için yanlış ürün gönderip "nasıl olsa iade eder biz de yanlışımızı düzeltiriz" diye düşündüler.

Sonra dedim ki, bu bir hatadır, olabilir. Tekrar bir alışveriş daha yaptım. Sabunluğum kırıldığından şu görseldeki takımı aldım. 


Aradan bir gün geçti geçmedi, hepsiburada express kargosu ürünü getirdi. Kutu çok hafif olduğu için a kişisi şüphelendi. kargo elemanına "burada 5 parça yok" dedi, açmak için bekletti. Açtığımızda yalnızca şu tuvalet fırçasının konulduğu pembe kap vardı. Resmen dalga geçmişlerdi. Adam fotoğrafını çekti, tutanağını tuttu ve gitti. Ürünü daha sonra alacaklarını söyledi. Hem ürünü yanlış göndermişlerdi, hem de eksik. Arayıp söyledim tekrar. Dalga mı geçiyorlar bilmiyorum fakat ürünün linkine tıkladığımda ise şöyle bir şeyle karşılaştım:


Ürün ellerinde yokmuş yani anlayacağınız. olmayan ürünün satışını yapmışlar yine. sonra yine yanlış ve eksik bir ürün gönderip beni saçma sapan uğraştırıp iade yapmamı sağlayacaklar. Ben böyle bir rezillik görmedim. Yani bir sürü şirketten alışveriş yapıyorum, bu kadar saçması ile ilk kez karşılaşıyorum. Hani bir kez hata olur, dedim ama ikinci kez olunca artık gına geldi. Gelen kargo şirketi görevlisi "ne oluyor anlamadım, geçenlerde de telefon sipariş eden adama sadece kablo gönderdiler" dedi.

diyeceğim o ki, eğer internetten alış veriş yapacaksanız, işini düzgün yapan insanlar ile yapın. Gelen paketle hayal kırıklığına uğramazsınız böylece. Parasında değilim, o şeyi bekliyorsun,sonra gelen şeyin istediğiniz şeyle alakası olmaması iğrenç bir duygu. Ve bu hatayı düzeltmek için hiç bir şey yapılmaması, sizin tekrar tekrar uğraşmanız. Bir daha hepsiburada dan ürün almayacağım. bir de cam çaydanlık takımı almıştım, 10 gün sonra göndereceklermiş. bakalım paramparça mı gelir, yoksa istediğimle alakası olmayan bir şey mi gelir, üstünü gönderip altını göndermezler mi bilinmez. fakat o sondu. bir daha iğne bile almayacağım buradan.

Bu arada gelen ürün de şu:


22 Ağustos 2017

Günlük - 13


İnsan bazen sadece yazmak istiyor, bazen de sadece okumak. Son günlerde sadece okumak istiyordum. Bir haftada beş kitap bitirdim. 

Neler mi okudum? 

"Olasılıksız"ı okudum ki harika bir kitaptı kendisi. Yani hala okumadıysanız, okuyun bence. Oldukça sürükleyici ve güzeldi.

"her çikolata yenmez" diye bir kitap okudum ki beğenmedim. Sıkılarak okudum fakat okuyanlar genelde beğenmiş. başladım-bitsin diye uğraştım resmen.

"dokunmak-ahmet cemal" okudum. okuduğuma pişman olduğum kitaplardan bir tanesi olarak kitaplığımda yer aldı. 

"karısını şapka sanan adam"ı okudum. güzel kitap fakat ilgi alanınız nöropsikoloji ise. benim pek beyin sistemiyle alakam olmadığından, biraz uzak kaldım kitaba fakat doktorlar veya doktorluğa ilgi duyanlara şiddetle tavsiye ederim. 

"kelebeğin rüyası" adlı kitabı okudum. bu kitapta da öğretmenlerin yazmış oldukları kısa hikayeler yer alıyor. öğrencilerinden bahsediyorlar. ilginç bir kitaptı, güzeldi. öğretmenliğe olan özlemi azalttı en azından :)

şu an "empati" kitabını okuyorum. Adam fawer'in yazı dili çok hoşuma gitti. Grange gibi etkiledi beni, ne yalan söyleyim. Kalın kitap okumayı sevmediğimden kindle üzerinden okuyorum. hem kitabın nasıl bittiğini anlamıyor, hem de ne zaman biteceği hakkında bir bilgim olmadığından sürpriz sonla bitiriyorum. kindle ın tek iyi yanı bu olsa gerek. ha bir de ışık kapalıyken çok rahat okuyabiliyorsunuz, gözleri yormuyor ya, bu da harika bir şey. 

empatinin yanı sıra bir yandan da cimri'yi de bitirdim biraz önce. yahu bir kitap bu kadar mı çerez, bu kadar mı güzel olabilir. kalın kitap okurken mutlaka çerezlik kitaplar okurum yan taraftan :)

neyse, günümüzde kitap okumayan insanların varlığı beni çok şaşırtıyor. bazen kitaba acıktığımı hissediyorum. okumazsam yaşayamayacağım gibi geliyor, ya da yazmazsam. bu günlerde resim de çizmeye başladım. galiba eski ben'e doğru dönüyorum. yakında yağlı boyalar yapmaya başlarsam hiç şaşırmayın :) hayat bir şeyler çizdikçe, okudukça, anlattıkça ve yazdıkça güzel. hadi anlatın o halde, dinliyorum :)

Kullanım Kolaylığı ve Estetik Bir Arada

Derin dondurucuların faydalarını anlatarak zamanınızı almayacağım, uzun süreli gıda depolama için başka bir seçeneğin olmadığını zaten biliyorsunuzdur. Henüz bilmiyorsanız da, bu yılki Kurban Bayramı’nda öğreneceksiniz zira etleriniz buzdolabı içerisinde en fazla bir hafta dayanacak! Yani ister et, isterse de diğer gıdalar için uzun süreli depolama yapmak istiyorsanız, bir derin dondurucu kullanmanız gerekiyor. Bu bakımdan iki seçeneğiniz var: yatay ve dikey derin dondurucu modelleri. Yatay olanlar bir sandığı andırıyor ve kapakları üst kısımda yer alıyor. Dikey olanlar ise aynı bir buzdolabı gibi: Kapakları ön kısımlarında bulunuyor ve (isminden de tahmin edebileceğiniz gibi) dik şekilde kullanılıyorlar. Ben, tercihimi dikey derin dondurucu modellerinden, hatta daha net söyleyecek olursak, UED 5170 DTK A++ modelinden yana kullandım.


                                                               


Neden derseniz, her şeyden önce Uğur Soğutma markası güven veriyor. 60 yılı aşkın bir süredir derin dondurucu üretiyorlar ve bu nedenle benzersiz bir uzmanlıkları bulunuyor. Unutmayın, bu cihazları on yıllar boyunca kullanmak için alıyorsunuz ve he sağlamlıkları, hem de servis ağlarının yaygınlığı önem taşıyor. Uğur Soğutma, her iki bakımdan da beklentilerimi fazlasıyla karşılıyor. Gelelim tasarıma: UED 5170 DTK A++, dikey bir derin dondurucu modeli. Ben bu tasarımı seviyorum zira kullanması daha pratik geliyor: Aynı bir buzdolabı gibi rahatça kullanabiliyor, hatta buzdolabının yanına koyarak uyumlu ve estetik bir görünüm elde edebiliyorsunuz (ben öyle yaptım, tavsiye ederim). 



UED 5170 DTK A++ yalnızca 46 kilo, yani kimseyi çağırmama gerek kalmadan bir köşeden diğerine kolayca taşıyabiliyorum. İç hacmi 170 litre, sadece benim değil, komşularımın gıdalarını bile depolamaya yetiyor! A ++ enerji sınıfında olduğu için, neredeyse hiç elektrik harcamıyor. En sevdiğim özelliği de, elektrik kesintilerinde bile içindekileri 15 saat boyunca korumaya devam edebilmesi oldu. Sık sık kesinti yaşanan bir yerde oturuyorsanız, emin olun bu özellik çok işinize yarayacak. Satın almak için https://satis.ugur.com.tr/item/ued-5170-dtk-a/100028 adresini kullanmanızı tavsiye ederim, peşin fiyatına 12 taksit yaptırarak kredi kartınızla alabiliyorsunuz. Geniş iç hacimli, dayanıklı, pratik ve uygun fiyatlı bir derin dondurucu arıyorsanız, UED 5170 DTK A++ modelini gönül rahatlığı ile tavsiye ediyorum.


                                     

Bir boomads advertorial içeriğidir.

15 Ağustos 2017

Hastalık

Galiba insanın hasta  da olması gerekiyor sağlığının değerini anlayabilmesi için.. Yaklaşık bir haftadır hastayım. Bir gece acile gitmek zorunda kaldım ve ömrümde ilk kez serumla tanıştım. Aslında sedyeye dördüncü kez yattığımı da fark ettim. İlk ikisi küçükken geçirdiğim ufak tefek kazalar yüzünden dikiş içindi, bir diğeri de peniselin testi yüzünden di ki, o zaman ölüyorum sanmıştım. Aşırı duyarlıymışım meğer.

Doktora ilk kez olduğunu söyleyince yüzüme gülümsedi. Şaka maka 29 olmuştuk. Aman ben hasta olmam, hasta nası oluyorsunuz falan diye soruyorken insanlara, hastalığa yakalanıp (salgın hastalık) ölücem galiba diye ağlarken, aslında her geçen gün öldüğümün farkına vardım. Yahu bizim gibi öleceğini bilip hiç ölmeyecek gibi yaşayan başka bir canlı var mı acaba? İşin kötü yanı ölüme her gün giderken, ölümü kendimize yakıştırmıyor oluşumuz. Neyse, hastalıklar gerçekten çok can yakıcı, sıkıcı ve üzücü. Allah tüm hastalarımıza şifalar versin. Geçmiş olsun dileklerinizi tüm içtenliğimle kabul ederken, son 1 haftadır yazdığınız tüm yazıları da kaçırdığımı üzülerek belirtmek isterim. Kendinize dikkat edin, salgın kol geziyor, aman diyim yakalanmayın..

5 Ağustos 2017

Sanane ne Giydiğimden?


Çok sinirliyim sayın okuyucu. Her nerede ne yapıyorsanız, mutlaka sizler de bu baskı altındasınızdır. Hele ki kadınsanız.. Erkekseniz de öyle aslında. Modaya uygun giyinirsiniz tiki olursunuz, giymezsiniz köylü. Sanki köylü milletin efendisi değilmiş gibi aşağılarlar bir de utanmazlar. 

Bizler ne yaparsak yapalım yaranamayız şu gözünü sevdiğim toplumsal hayatında. Fakat en çok da kadınlar batar göze. Benim göze batmam 16 yaşlarımdayken oldu. Durun önce yazının çıkış noktasına geleyim. Biliyorsunuz geçenlerde #kıyafetimekarışma yürüyüşü yapıldı. Yorumlara baktığımda örtülü kadınların bir sıkıntı çekmediği, bir şey yaşamadıkları falan söylendi. Durun sizlere yaşadıklarımı anlatayım.

Öyle örtü meraklısı bir ailem yoktu. Fakat çekirdek ailem dine çok yakındı. Babam perşembe akşamları mutlaka Kur'an-ı Kerim okurdu. Annem de imam hatipli olduğundan dini konuda oldukça bilgili ve bu bilgiyi ilginç bir şekilde bize akseden bir insan. Babam annemi tanımadan önce dinden uzak (onların ailesinde öyle dine yakın bir insan bulunamaz) bir adamdı. Annemle hayatı değiştiğini her fırsatta söyler :) Mevzu bu değil. Çekirdek ailemizde oldukça mutluydum. Asla örtünme konusunda bir fikir ortaya atılmadı. Çevremde, arkadaşlarımda, akrabalarımda, kuzenlerimde falan örtülü bir kız görmek imkansızdı. Hatta nasıl bir lisede okuduğumu ( Solcu liselim-disiplin hatırası ) yazımda bahsetmiştim. 

Bir gün hayattan zevk almamaya başladım.Bir çok şeyi erkenden sorgulamaya başladım. En önemli sorunum "bu hayattan ne istediğim" di. İstediğim hiç bir şey kalmamış gibiydi. Alınabilecek her şeyi almış, oynanabilecek her şeyle oynamış, yüzmeyi öğrenmiş, bisiklete binmiş, paten kaymış, basketbol takımına girmiş, piyano çalmayı öğrenmiştim. O boşluktayken neden bu hayattayım düşüncesi sardı her yanımı. Babama sordum, "oku öğren" dedi, Kur'an-ı gösterdi. Annem de aynısını söyleyince okumaya başladım. Okudukça içime bir sıcaklık geldi. Sonra namaz kılmayı öğrenmek istediğimi söyledim. Yine etkilenmemem adına üst komşu kızdan öğrendim namazı. Nedense zorlamaktan ödleri kopuyordu. 

Bir gün artık örtünmem gerektiğini hissettim. Belki önümdeki kızın poposuna bakıp "off şuna bak" diye yanındakine gösteren adam yüzünden, belki de eğildiğinde göğüslerine bakmak için gözlük takan genç yüzünden. Babam hep "sen özelsin" diyordu. O kadar çok demişti ki, kendimi o kadar özel hissettim ki, sokaktaki adamın herhangi bir yerime bakması beni rahatsız etti. Fakat öyle uzun pantolonlar, uzun kollu tshirtler giyemeyeceğimi biliyordum. Bir anahtarı olmalıydı bunun, zorunda olmalıydım örtmenin. Bir sabah kalktım ve aileme "kapanmak istiyorum" dedim. Babam düşünmem gerektiğini, ani bir karar vermemem gerektiğini söyledi. Annem ise, lise de zor olacağını (malum o dönem başınızı kapamanız yasak) okul bittikten sonra, hatta üniversiteden sonra daha rahat olacağımı söyledi. Ben kapanınca rahat olacağım dedim. 

Kimlik değişimine uğramış gibiydim. Evde başka, dışarda başka. Sanki ilk zamanlar herkes bana bakıyordu. Ailede bulunan herkes saçma sapan şeyler sormaya başladı. "Yok kim kapadı beni, yok kimin etkisinde kaldım, yok erkek arkadaşım varmış da o kapatmış, yok bilmem ne". bir sürü sorunun altında "yahu Müslümanım ben, örtünmek istedim örtündüm" diyordum fakat nedense kimse Müslüman bir kadının kendi isteğiyle örtündüğünü, Allah'ın rızasını göz ettiği, kendini dışardaki erkeklere karşı korumaya aldığını düşünmüyordu. Mutlaka dünyevi bir çıkarım vardı.. Ailede değişik cümlelere maruz kaldım o dönem. "kapalı falansın ama yine de iyi kızsın" diyenler oldu, "galiba saçı döküldü, ondan örtündü" de diyen oldu.

Ben bunları hiç takmadım. Fakat asıl ban karışılan yer okul oldu. Her gün gittiğim okulum bana zindan gibi gelmeye başladı. Okula giriyor, tuvalette başımı açmak zorunda kalıyordum. Bu kabullenemez bir şeydi. Resmen kimlik değiştirmem isteniyordu. Fakat henüz yeni kapalı olduğumdan o kadar da canımı acıtmıyordu. Taa ki bir gün müdür, kapalı kızlarımız okulun 100 mt ötesinde başlarını açsınlar çünkü okul çevresi de kamusal alandır diyene kadar. Koskoca okulda kapalı 3 kişiydik ve iki sokak ötede sokağın ortasında başımı açmam isteniyordu. Bakın bu kıyafetime karışılan en iğrenç şeydi. Sokağın ortasında başınızı açmak..

Üniversite ise çok farklı değildi. İtü kampüsünü bilirsiniz belki, oraya girerken solda bir prefabrik ev vardı. İçinde başınızı açmadan kampüse bile giremezdiniz. Diğer okulumda tuvalette de başımızı açmamıza izin veriyorlardı. Okula girerken güvenlik kontrolünde vebalı hasta gibi mutlaka kenara çekilir, güvenlik tarafından gösterilen yerde başımızı açmak zorunda kalırdık. Şimdi o günler aklıma geldiğinde bir hayal gibi, kabus gibi geliyor. Öyle bir şey yaşanmamış olmasını diliyorum. Yaşamadım, hayır diyorum. O kadar iğrenç bir duygu ki, hani zorla birisi pantolonu çıkar, iç çamaşırını da çıkarıp pantolonun üstüne giy demesi gibi bir duygu. 

O karanlık günlerin birinde, abimin okuluna gittiğimde de kampüse alınmadım. Öğrenci değilim dedim, olsun dediler. Başörtüsü bu kadar büyük sorun nasıl oldu, nasıl geldi oralara bilmiyorum. Fakat en büyük sıkıntıyı dedemi hastaneye kaldırdıklarında yaşadık. Ziyarete giremedik, gata'ydı çünkü. Oğullarının yemin törenlerini izleyemeyen annelerden biri değildim fakat kuzenimin düğünü askeriye de olduğu için giremeyenlerden bir tanesiydim. İşin en kötü kısmı ise, kimsenin ne giydiğini umursamazken, benim ne giydiğimin insanların gözüne bunca batmasıydı. 

O dönemler çok sıkıntı çektim. Bir ara okula gitmekten vazgeçtim, 1 yıl kadar hiç bir yere çıkmadım. Sanki parklarda kamusal alan diye, oralara da giremeyecektim. Her girdiğim yere "acaba buraya girebilecek miyim" diye düşünmeye başladım, paranoyaklaştım.. O günleri yaşamış bir insan olarak, bugün birinin kıyafetine laf edildiğinde katlanamıyorum işte. Kim ne giyerse giysin, kendini nasıl ifade ederse etsin (ki bence kıyafet kendini ifade etme yöntemlerinin başında gelir)kimseyi alakadar etmez. İsteyen mini eteğini giyer, isteyen etek bile giymez sadece çorapla gezer, isteyen çorapta giymez, isteyen başını kapatır altına kısacık bir dar pantolon giyer, isteyen başını omuzlarının üstüne doğru kapatır, isteyen çarşafını giyer, isteyen şalvarını, isteyen göğsünü gösterir, isteyen kapatır. 

Allah hepimize bir seçim hakkı tanımışken, insanlar birbirine bu baskıyı uygulama hakkını kendilerinde nasıl buluyor ha? Bırakın kadınlar da erkekler de kendileri nasıl istiyorsa öyle giyinsinler. Yanlışsa, o kişinin yanlışı olsun; doğruysa o kişinin doğrusu. Ha illa uyarmak istiyorsan, tatlı dille uyarırsın, kendi doğrunu anlatırsın, onunkini dinlersin fakat kimse kimseye zorla, yasakla bir şey yaptırmamalı.

29 Temmuz 2017

Ivır Zıvır Part 67

Neden böyle oluyor?

Tam en beklediğim yerden en büyük iş teklifi aldığım sırada elimde başka bir iş oluyor ve o işi asla alamıyorum. Sanırım çok para kazanmaması gereken bir insanım bu hayatta. Her işte bir hayır vardır çünkü. Öyle olmasa yaşayamazdık.

Sigara yasaklansın!

Oturduğum mekanda tam 3 kez yer değiştirmek zorunda kaldım. Neden mi? Sigara içen insanlar yüzünden. Sigara içen insanların kendini zehirleme isteğini anlıyorum. Hak da veriyorum. İnsan belki bile bile sürünerek ölmeyi tercih ediyordur. Fakat benim hayatımı zehir etmelerini anlamıyorum. Nefes alamıyorum sigara dumanında. Havam kirleniyor, ister istemez solumak zorunda kalıyorum. Bu benim hakkıma tecavüzdür. Tamamen yasaklanmalı, satışı engellenmeli bu zehrin. Tuvalette sigara içen komşum yüzünden tuvalete gidemez oldum. Cam açamıyorum, tekel bayii si gibi tükettiği için meleti, tüm koku benim evime doluyor. Yasaklansın anacım. Ben kimsenin iğrençliğini çekmek zorunda değilim.


Yağmurdan Kaçarken Doluya Tutulduk.

Konya dönüşü uçak inanılmaz sarsıldı. Hatta çok sinirlendim, düz yol bas git diye pilota çıkışacaktım ki, pilot parçalı bulutlar üzerinde gezindiğimizi söyledi. Sağ salim indik neyse ki. Eve gelirken arabada tutulduk o yağmura. Sol kapıdan su bile aldı araba. Bir ara saplanacağız diye çok korktum. İçim hop etti ama çok şükür sağ salim eve geldik. Allah bu tip doğal afetlerden hepimizi korusun. Ve tabi erkenden İstanbul'a geldiğim için şükrettim. Aslında akşam uçağına bilet alacaktım fakat iyi ki de almamışım. Uçakların hali ve içinde yaşananlar malumunuz.

Kıyafetime karışma yürüyüşü

Çok yerinde bir uygulama. Erkekler kadınların kıyafetlerine karışırken, bazı kadınlar da erkeklerin kıyafetine karışıyor. bence en büyük destekçisi erkekler olmalı bu yürüyüşün. Hem kadınlar arasında hem de erkekler arasında bir karışma merakıdır gidiyor. herkesin hayatı kendine güzel, size ne? Kimse kimsenin başörtüsüne de, eteğine de, saçına da, başına da, sakalına da, cüppesine de, çarığına da, şalvarına da karışmasın lütfen. Bırakın herkes kendisini istediği gibi temsil etsin.

Arkadaşlık

Artık kesin hükmü verdim, herkesle arkadaş olunmuyor. Herkese fazla değer de verilmiyor. İnsanlar sizi umursamazken, bir de yüzünüze baka baka konuşuyor ya, daha da bitiriyor. Yok anam yok, insanın ne varsa ailesinde var gerçekten. Arkadaşlık, dostluk bir yere kadar. Hiç kimsenin çıkarı olmadığı lise-ortaokul dostlukları başka..

18 Temmuz 2017

Yağmurdan öğrendiklerim!


1- Milletimizin mizah seviyesi Erciyes'i aşmış durumda Everest'e doğru ilerliyor.

2- İstanbul'da altyapı sorunu kesinlikle var. Çarpık kentleşme, büyük binalara verilen izinler, yeterli giderlerin olmaması oldukça büyük sorunlar. Ve de en önemlisi dere yatağına yapılan evler.

3- İnsanlarımız o kadar pis ki, çöplerini sağa sola attıklarından yağmur halinde çöplerin hepsi rögar kapaklarını tıkıyor. Daha şimdi evin önündeki kapağa baktım da, bir sürü çer çöp. Siz büyükler yere çöp atmazsınız zaten ama lütfen çocuklarınızı bu konuda eğitin.

4- Çok bunaldık, off yaz bitsin artık diyenlere tokat niteliğindeki yağmur büyükşehir hayatını felç etti. Bugün güne gidecektim, gidemedim. Mutlu musunuz?

5- İstanbul'un havası o kadar pis ki, camlarım çamur içinde. Düşünsenize bu havayı soluyup mutlu olmamız bekleniyor. Sigara içenlere müjde, bırakabilirsiniz artık, yalnızca nefes alsanız zaten zehirlenirsiniz. Para harcamayın boşa.

6- Yağmur o kadar ürkütücü yağıyordu ki, biz de istedik cam kenarında oturup kahve içmeyi. Fakat camlarım su aldı. Daha kötüsü arkadaşımın çalıştığı iş yerini bok basmış. Evet, kanalizasyon yetersizliğini bir kez daha anlamış olduk. Bunca eve izin verilirse, doğal tabi.

7- Gökdelenlerden ve kapitalizmden nefret ettiğimi tekrar öğrendim. Neyse, bu yağmurluk bu kadar. Tüm yağmur arkadaşlarıma selam gönderirken, okuyanlara sevgilerimi sunuyor varsa bir anınız dinlemek istiyorum. Zira ben evde oturup BatesMotel izliyorum. :)

17 Temmuz 2017

Günlük - 12

15 temmuz ile ilgili videoyu izleyince tüylerim diken diken oluyor. Özellikle o bayrağın sallanması yok mu? Bayrak sevgisini ilk okulda öğretmişlerdi bizlere. Bayrak öyle bir duyguydu ki, yere konulmaz, göklerde gezmeliydi hep. Hatta bazı günler yarıya çekerlerdi bayrağı, üzülürdüm. Çünkü Türk Bayrağı her zaman yüksekte olmalıydı..

Hatta lisede bayrakla ilgili garip bir olay yaşamıştım. Okuduğum lise, bulunduğu lokasyon dolayısıyla çatışmaların olduğu, siyasi propagandaların yapıldığı bir liseydi. Bir arkadaşta Türk bayrağı bulmuş yolda, gelmiş sınıfa asmış. Hiç unutmam, en arkaya asılıydı hani şu güzel yazıların yazılması için kullanılan panolardan bir tanesine. Derse hoca girdi. Hocalarımız da çok ilginçti. Girer girmez bayrağı gördü ve "Kim astı bu bayrağı buraya?" diye sinirle bağırdı. O kadar agresif bağırdı ki, neye uğradığımızı şaşırdık. Herkes kimin astığını biliyordu fakat kimseden çıt çıkmıyordu. Hoca tekrar sordu: "Utanmıyor musunuz bu yaptığınızdan?" diye. Ama gözleri alev alevdi. O an benim de kan beynime sıçradı. Astığımız Türk bayrağı idi ve utanılacak bir şey de değildi. Ayağa kalktım "ben astım!" dedim tüm sinirimle. Hoca sınıfın bir ucundan sinirle üzerime doğru yürüdü. O sırada bizim okula gelme sebebini hatırladım. Sınıfta bir öğrenciye kızmış, tokat atmış ve çocuk geçici sağırlık yaşamış. Sürgün olarak gelmiş bizim okula. (mantığa bakar mısınız, hocayı sürgün etmişler ki gelsin başkasının canını yaksın) Yanıma kadar geldi, "git bayrağını al" dedi. "almıcam" dedim hırsla omuzlarımı silkerek. O sırada çok iyi bir arkadaşım "nolmuş Türk bayrağı asılmışsa" dedi. Birden hoca ona döndü. Asan çocuk ayağa kalktı sonra, Atatürk köşesindeki bayrağı gösterdi, "Orada da var, yasak mı?" dedi. Sonra sınıftan sesler yükseldi. Hoca sustu ve oturdu. Gitmiş müdüre şikayet etmiş şikayet edilecek bir şeymiş gibi. Başka bir hoca gelip "işte okulumuzda farklı insanlar var, aranızda tartışma çıkmasın diye hocanız böyle sinirlenmiş" falan dedi..

Aslında günlük yazıyordum ben ya. Konya'ya gideceğim haftaya. Var mı tavsiye bir yer, gezip görebileceğim. Ha bir de bisiklet kiralamak istiyorum. Güvenilir bir bisikletçi var mı ha? :)

Bu da o video hala izlemeyen varsa diye bıraktım :)


14 Temmuz 2017

İett Otobüslerindeki Tipleri Tanıma Rehberi

Merhaba sayın okuyucular. Hepimizin kullandığı, kullanmak zorunda olduğu otobüsler hakkında bir yazı yazmak istedim. İstanbul'da yaşayan biri olarak, İstanbul yolcularını mercek altına aldım. Son 1 haftadır bu yazı için otobüste insanları inceliyor, geçmişimde olan olaylar karıştırıp bir sentez sunuyorum sizlere. Bir otobüse bindiğinizde karşınıza çıkan muhtemel tiplemeler aynen şu şekilde olacaktır:


Oradan kalk da ben oturayım bakışlı yaşlı teyze:

Bunlar otobüslerin olmazsa olmazlarıdır. Gençseniz ve güzel bir yerde oturuyorsanız (özellikle otobüsün gidiş yönünde iseniz) gözlerini üzerinizden alamazlar. Sanki tüm koltuklar onlara tahsis edilmiş gibi davranırlar. Tırnaklarına oje sürebilecek kadar dikkatli ve titiz olan bu teyzeler, iki durak gidecek kadar hali vakti kendilerinde bulamazlar. bakışları sizi öyle suçlayıcıdır ki, dayanamaz yer verirsiniz. Eğer dayanırsanız, söylenmeye başlarlar. Nerede kalır o eski gençlikler şeklinde başlarlar cümlelerine ve günümüzün gençlerinin saygısızlığı ile bitirirler tıklım tıklım otobüste herkesin kendilerine yer vermek zorunda olduğu düşüncesine güvenerek..

İçeri girer girmez oturacak yer arayan insan:

Bu kişiler de genelde yaşlı teyzeler olur. Fakat günün yorgunluğu üzerinde olan gençler de bu durumda olabilir. İçeri girer girmez boş yere bakarlar. O kadar hızla bakış atarlar ki etraflarına sanırsınız optik çözümleme yapıyor. Derken boş yeri çat diye görürler ve koşarak oraya otururlar. Eğer boş yer göremezlerse onların suratlarındaki o çaresizlik ve üzüntü insanı derinden etkiler. Teyze gel yer veriyim dersiniz istemsiz. Ayağa kalktığınızda da bu hareketi neden yaptığınıza inanamazken duygu sömürüsü ne demekmiş anlarsınız. 


Uyuma taklidi yapan genç:

Ya çok yorgundur ya da değildir. Önemi de yoktur zaten. Bu kişiler muhtemelen otobusle uzun yolculuk yapan insanlardır. Bu yüzden yer bulur bulmaz oturur, cam kenarı veya değil fark etmez, kafalarını yasladıkları yerde uyurlar. Hatta bazen uyuma taklidi gerçeğe dönüşüverir. İçeriye yaşlı girmiş, hamile girmiş, hasta girmiş falan hiç umurlarında değildir. Uyuyorlardır çünkü. Kimse de dürtüp uyandıramayacağından rahat rahat yollarına devam ederler.


Otobüste gerçekten uyuyan insan:

Bu insanlar geceleri uykuyu alamadıklarından mı, çok erken işe gittiklerinden mi, yoksa yorgunluktan mıdır bilinmez ağızları açık bir biçimde uyurlar. Ama öyle böyle değil. Bazıları o kadar çirkin gözükür ki, şeytan der ki dürt şunu da uyansın bitsin bu görsel çile. Bazıları horlar, bazılarının ağzından suları akar. O haldeyken bile inecekleri durakta uyanır, koşarak kapıya yönelirler. Belki de durağı geçtiklerindendir, bilmiyorum.


Nasıl olsa otururum amaan diyen kişi:

Bunlar genellikle yaşlılar olsa da, son zamanlarda çocuklu bayanlarda da görünmektedir. 1 veya 2 yaşındaki çocukları ile 10 dakika da bir gelen ve tam mesai saatlerinde olan otobüse tıklım tıklımken girer, nasıl olsa oturabilirim çocuğa acırlar en azından derler. Ay çocuğum şuraya tutun derler ya bir de, git ağzına vur bir tane. Otobüs ahalisinden bir babayiğit mecburiyetten kalkar. Çünkü çocuk o demirden tutunamayıp neredeyse düşecektir. Hayır güzel ablacım bir sonraki otobüse binsen ne olur yani? Amaa yok, nasıl olsa birisi sana yer verecek değil mi? Günden dönen yaşlı teyze, sen de yediklerini eritemedin diye iş çıkışında perişan olmuş insanın yerine göz dikiyosun ya, ne diyim sana?


Bebek arabalı kadın:

Otobüslerin çoğunda karşılaşırız. Bebek arabası birine çarpmasın diye aklı çıkar. Zar zor durdurur, frenine basmaya çalışır. Otobüsün boşluğuna bırakır. O sırada birileri yardımcı olmaya çalışır fakat eğer kadın işin ehliyse kimse oralı bile olmaz. En zor durum, otobüsten inme durumudur. Binerken mutlaka birileri yardım eder fakat inerken hele de otobüs boşsa yerim kaybolacak korkusunda olan erkekler kalkıp kadının arabasına bir el atmaya erinirler. Kadıncağız oralarda cebelleşir.


Okul çantalı çocuk:

Bunları anneleri nasıl otobüse bindiriyor bilememekle birlikte genelde kendisinden büyük çantaları olan, otobüsle 5 durak gittikten sonra inen, merdivenlere tırmanmakta bile zorluk çeken, biletle binmesine rağmen insanların oturmaya hakkı olmadığını düşündüğü ufaklıklardır. Kusura bakmayın ama çocuk o! Sizden çok onun oturmaya hakkı var! Yer verin pls.


Yan yana oturmaya çalışan kadınlar:

Bunlar ya günden geliyorlardır, ya pazardan, ya da herhangi bir gezmeden. Ya da gidiyorlardır bilinmez ama, milyon nüfusluk şehirde otobüste oturmaya yer bulduklarına şükredeceklerine bir de yan yana oturmak isterler babalarının arabalarıymış gibi. Bazıları yanlarındaki adama rica ederler. Bazıları ise rica edemez sadece üfleyip püflerler. Eğer rica edemezlerse ikisi de boşalan çiftli koltuk gördükleri an ışık hızıyla oraya koşarlar. Neredeyse birbirlerini ezeceklerdir fakat mutlu sona ulaşırlar. Yol boyu rahatlıkla dedikodu yaparlar. 


Geri giden koltukta seyahat etmek istemeyen yolcu:

Ben de dahil olmak üzere, anlamını bir türlü çözemediğim geri giden koltuklarda oturmama isteğidir. Muhtemelen mide bulantısı falan yapıyordur ya da baş döndürüyordur. Hayır zaten o koltuklar neden vardır ki? dört kişi aynı anda seyahat edip yüz yüze muhabbet edelim diye mi yoksa yer kazanmak için mi? ikisinin de cevabını söylüyorum: hayır. sebebini bulamadım ben. bulan varsa ve söylerse çok sevinirim ama bana hep saçma gelir. hiç tanımadığın insanla diz dize oturmak, yüz yüze bakmak. Yolcu girince ters koltuğu görür ve hayal kırıklığı ile otobüsteki boş alanda ayakta durur. Eğer geri giden koltukta seyahat edip o kişiye yer veriyorsanız "yok çocuğum ben ters oturamıyorum" cevabını alabilir "aman bulmuş da bunuyo manyak" da diyebilirsiniz. Anlamaya çalışmak lazım. 

Ayı gibi oturan insan:

Genelde erkekler böyle oturur. Tersli koltuklara ayaklarını uzatırlar, bir kişilik koltuğa yayılıp diğer koltuğa taşarlar, arka koltuktan dizlerini sizin koltuğa çarparlar. Bu insanlar oturmaz resmen yayılırlar. Çok rahatsız edicidirler.


Düğüne giderken otobüse binen kız:

Ya düğüne gidiyordur, ya da düğüne gider gibi makyaj yapıp giyiniyordur bilinmez fakat otobüse biner binmez tüm gözler üzerine döner. İnsanlar sanki hiç düğüne gitmiyormuş ya da öyle süslenmiyormuş gibi kıza ayı gibi bakarlar. Kız o kadar rahatsız olur ki, kafasını yere indirir, bulduğu ilk yere oturur ve eteklerini çekiştirmeye başlar. Camdan dışarı bakıp ortamdan çıkabilmek için durak sayar. 

Hamile kadın:

Bu günlerde bir çok yerde karşımıza çıkan hamileler otobüslerde de yanımızdadırlar. Oturma öncelikleri olmasına rağmen bazen otobüslerdeki insansılar yüzünden ayakta kalırlar. Bazıları da hamileliği belli olmadığından (arkaları dönükse) ayakta kalırlar ve fark edilir edilmez oturtulurlar. Genelde hamileye saygı vardır. 


Yaşlı insanlar:

Otobüs biletleri bedava olduğu için bakkala bile otobüsle giderler. 7/24 gezme potansiyelleri vardır ve tüm koltuklarda hak iddia edebilirler. 


Olaylara dahil olma durumunda bekleyen insan:

Bu kişinin çakraları açık ve tüm her şeyi inceleyen insanlardır. Otobüste taciz mi oluyor, kavga mı çıktı, bir tartışma mı var; kesin oradadırlar. Her olaya karışırlar ve haklı gördükleri kişiyi ölesiye savunurlar. Tam bir Türk sahipleniciliği vardır ve muhteşem insanlardır. Birisi otobüs giderken arkadan el mi etti, bunu görürler ve "kaaptaan gelen varrr" diye bağırırlar. Ya da arka kapı mı açılmadı düğmeye basıldığı halde "kaptaaan arka kapı" diye o kalın sesleri ile bağırır,  şoförün kapıyı açmasını sağlar ve tüm kalpleri fetheder. En azından benim bir kaç kez başıma gelmiş ve fethetmişti.


Klimayı açar mısınız diye insan:

Genelde ben olurum bu. Bazı otobüsler o kadar havasız ve sıcak olur ki, otobüse girer girmez şoföre "klimayı açar mısınız" diye sorarlar. Şoför daha cevap vermeden arkadan bir kaç ses "ya evet, açın lütfen" falan der. Şoför mecbur açar. Sanki klima parası cebinden çıkıyormuş gibi trip atar bir de.


Arkada Konya Ovası olduğunu sanan şoför

Durmadan yolcu alır ve "arkaya doğru ilerleyelim" diye bağırır. Aslında arkada artık yer kalmamış, insanlar balık istifi gibi alt alta üst üste kıvama gelmişlerdir. Şoför ise arkada yer olduğunu iddia etmekten asla vazgeçmez. Şoförün tuzu kurudur tabi :))

Neyse, yazım çok uzun oldu. Belki ikinci serisini de yazarım bu yazının. Malumunuz kalabalık bir şehrin kalabalık otobüslerinde yolculuk yapıyoruz. Allah bizi havasızlıktan , metrobüsün ilk durağında binmeye çalışan insanların şerrinden korusun. Ne demişti iett "biz insan taşıyoruz" . 

İnsan olmaları dileğiyle :)

10 Temmuz 2017

Bir Tatil Günlüğü


Güneş kum deniz ve tatil...  Sanırım herkesin hayali bu dörtlü. Tatile çıkarken türlü heyecanla yola çıkıyoruz. En azından benim için öyle oluyor. Heyecanımı maruz görün, yola çıkacaksak mutlaka saatlerce öncesinden yla çıkma telaşesi sarıyor her yanımı. 

Yola çıktık. Feribotla Armutlu'ya gidecektik. 2 saat önceden çıktık dışarı. Sırt çantamın içine iki günlük kıyafeti bir gün önceden doldurmuştum çoktan. Eğer uzun süreliyse tatilim mutlaka bir hafta öncesinden hazırlardım bavulumu.. Yola çıkacakları gün valizlerini hazırlayan insanlara oldum olası şaşırırım bu yüzden. 

Armutlu'ya geldiğimizde sımsıcaktı fakat nem olmadığından o kadar da rahatsız etmiyordu. İstanbul'luların genel serzenişi olan "nem çok nem" muhabbetini işte o an anladım ben de. 

Denize girmedik ilk gün. Temiz hava insanı öyle bir çarpıyor ki, daha önce içki içmemiş insana 5-6 kadeh içki içirmişsiniz gibi kafanız  güzel oluyor. Hele ki benim gibi İstanbul'un en pis ilçesinde yaşıyorsanız, gittiğiniz yer Armutlu gibi bir yer olduğundan kafayı bulmamanız imkansıza yakın oluyor.  İlk gün sadece uyudum. Uykuya doyduğumu anladığım ikinci gün ancak denize inebildim. Deniz harika sayılmadı ama idare ederdi. İşte o an Karadeniz'i ne kadar özlediğimi anladım. Ah o Karadeniz akşamları.. Kuzenlerle yakılan ateşler,  edilen sohbetler, içilen çaylar, pötübör bisküviler falan her biri ayrı bir güzellikti benim için. 

Tatilin sonuna geldik ki tatilin ne demek olduğunu anlayamadık. Hani o filmlerdeki gibi dinlenme deseniz, zerresi yoktu. Kitabımı yarıladım ama ben her yerde o yarıya gelirdim zaten. Bolca instagram hikayelerini izledim, fotoğrafları beğendim ki bunlar da zaten normalde yaptığım şeyler. Bloglarınızdan uzak kalmamaya çalıştım zar zor edindiğim internet ile.. Oyunlarımdan uzak kaldım ki belki o konuda bir tatil yaşamış olabilirim. 

Şimdi eve gitmek için dakika sayıyor olabilirim. Elimde iki sırt çantası dolusu kirli çamaşır, karmaşık bir beyin, yorgun bir vücut ve neden bu tatile çıktığımızı anlayamayan bir düşünce var. 

Bu konuyu bir yere bağlamam gerekirse: siz siz olun tatilinizi bir haftadan az tutmayın. İki gün kesinlikle hiç bir şeye yetmiyor. Ayrıca ido armutlu-yenikapı deniz otobüsleri eski oldukları kadar, sıkıcı, içlerinde bir su satacak kantini bile olmayan, yavaşlıkları ile deniz  kaplumbağaları ile yarışmaya aday olan vapurlar. Yerinizde olsam başka türlü gelirim buralara. En azından bir dahakine ben öyle yapacağım. 

1 Temmuz 2017

Ivır Zıvır Part 66


Toplu Taşımaya Zam

İstanbul'da akbillere zam geldi. Maalesef.. 2,60 tl nedir yahu? bizler de insanız ama değil mi? metrobüs ne kadar oldu diye soramadım bile. insan duyacağı şeyi duymaktan korkuyor tabi.

Arabayı Satmak

Küçükken babam arabada bir şey unutur, bir koşu git al gel, der anahtarı uzatırdı. O anahtarı elime aldığımdaki heyecanı anlatmam imkansız. tek hayalim arabaya atlayıp, bir yerde fiyatının altında satıp, o parayı bitirene kadar gezmekti. şehir şehir otobuslere atlayıp yeni yerler keşfetmekti. bugün hala arabanın anahtarını görünce aklıma o günlerim gelir ve hayallerimin hiç değişmediğini fark ederim. 

Bisiklet Sürmek

Sanırım 3 yaşımdayken başladım bisiklet kullanmaya. Hani şu 3 tekerlekli bisikletler vardı ya.. Onlarla başladım. İlk bisikletimin o kusmuk yeşili halini hatırlıyorum da, dün gibiydi. Desteklerle kullanmaya başlayalı 3 gün olmuştu ki, babam yanıma gelip ayarları ile oynayıp havaya kaldırmıştı. Sürebilirsin demişti. Sürmüştüm de. Fakat yine de çıkarmasını istemiyordum destekleri. Bir gün çıkardı ve bir yere çekip gitme isteğini rüzgara kaptırıp yollarda harcama isteği oluştu bende. bir kaç ay sonra bisikletimi çaldılar. babam hemen yeni bir bisiklet aldı bana. aradan biraz daha zaman geçince yine çalındı bisikletim. bisikletim de çok değerliydi. selesine benden başka kimse oturmamalıydı. fazlaca gözüm gibi baktığımdan olacak, onca bisikletin içinde benimkini çalmışlardı. Babam üçüncü bisikleti aldığında artık bisiklet kullanmak istemediğime karar verip, paten aldırıp paten kaydım uzunca bir süre. Geçen yıl a kişisi ile tekrar başladık bisiklet macerasına. 30 km kadar yol gittik, çok güzeldi. (Kadıköy-maltepe sahil yolu, bisiklet severler için harika)

Sıcaklık

Sıcaktan bu kadar nefret etmenize gerek yok. Zira harika bir şey. Ohh kemiklerinizi ısıtın, kışın çok ihtiyacınız olacak.

Doğum günü

3 temmuz doğum günüm. A kişisi her yıl olduğu gibi bu yıl da hiç bir şey planlamadı. Şimdi umursamıyor gibi gözüksem de o gün bana çok pis oturuyor :( 

İşsizlik

arkadaşım iş teklifi etti. geçenlerde de yurt dışılı bir iş teklifim oldu. buna rağmen işsizim. çünkü neden? çünkü ben öğretmen olmak istiyorum. söyleyeceklerim bu kadar.

27 Haziran 2017

Günlük - 10


Bi insanın psikolojisi bozuk olunca değişiklilik arıyor kesinlikle. Misal ne zaman tema mı değiştirecek olsam, psikolojim bozuk olduğu zaman değiştiriyorum mutlaka. Halbuki ne kadar değiştirirsen değiştir, kafanın içi rahatsız olunca düzelttiğin hiç bir şeyin faydası olmuyor. 

Mutsuzluk bir tür kanser gibi. Hücrelerden bir tanesi görevini tam olarak yerine getiremediğinde diğer tüm hücreleri yoldan çıkarıp, yapmayalım artık bir şey diyorlar ve onlar bir şeyleri yapmadıkça hasta oluyorsun. Düşünebiliyor musunuz? kanser, yalnızca bir hücrenin işlev yetersizliği veya işini yapmaması sebebi ile oluşan bir olay. yalnızca bir hücre..

insan hayatını da yalnızca bir söz, bir kelime, bir düşünce sistemi aynen öyle mutsuz edebiliyor. mutsuzluktan kurtulmak için o hücreyi yok sayamıyorsunuz. bazı şeyler birikiyor, birikiyor, unuttum-atlattım diyorsunuz, fakat oralarda bir yerlerde işlerini yapmamaya devam ediyor. unutulmuyor hiç bir şey bu hayatta. 

sonra hayatı ne kadar gözümüzde büyüttüğümüz aklımıza geliyor. dün bir rüya görüyorum; bir daha ki ramazana gitmeyeceğimi.. bir daha ki ramazanı göremeyeceğimi.. ölüm diyorum kendi kendime, işte ölüm bu kadar kolaymış musalla taşında upuzun uzanırken ve kimseye sesimi ulaştıramazken. tüm dünya yalan oluyor, kendimle baş başa kalıyorum. aslında bu dünya da kaldığım gibi. oysa yalnızlıktan nefret ederim ben.

25 Haziran 2017

Ivır Zıvır Part 65


Evlilik-Bekarlık

Hem evlenmiş, hem de bir zamanlar bekar olan bir insan olarak bu konuda uzunca bir yazı yazacağım. Aralarında türlü türlü farklar var zira. Bekarlık sultanlık mıdır, evlilik krallık mı bilemem. anlatırım, siz tarafınızı seçersiniz :)

Beni tanısaydın severdin

İnternette yorumlarda falan birbiriyle tartışan insanlar görünce büyük aşkların kavga ile başladığını düşünüp, bu insanlar tanışsalar birbirilerini ne çok severlerdi diye düşünürüm hep. A kişisi ile böyle bir muhabbetimiz olmuştu misal. ben onu sosyal medyadan takip ederken, o da beni blogumdan takip ediyor isimsiz yorumlar atıyormuş. bir ara bi yorumuna ne kadar itici olduğunu söylemişim ve o da bana "öyle büyük konuşma, tanısaydın severdin" demiş. "hee, eminim öyle" demişim yanıt olarak. 

Bayram

Soyadım dolayısıyla ne zaman bayramlaşsam "sana her gün bayram ehauheu" diyen insanlarla çevrili bir arkadaş ortamım oldu. bu yüzden sevmem öyle bayramlaşma ritüellerini. fakat kalabalığı severim, tatlıları da.. el öpmekten nefret ederim. öpmem de, kimse kusura bakmasın. uzaktan el sallasak olmuyor mu? Hayırlı bayramlar.

Öpüşmek mi sarılmak mı?

bana sorduğunuz an sarılmak derim. özellikle uzak akrabalarla yanak yanağa değip, havanın var gücünüzle öpülmesi veya öpülür gibi yapılması olayı bana çok uzak. sarılalım ne güzel, hem daha sıcak bir ortam olur. ama yok, illa el sıkışıp iki yanak yan yana gelecek ve hava öpülecek. Allah'tan hava öpülüyor. ya yanaktan öpülseydi? kendimi bildim bileli öpülmekten nefret ederim zaten. düşünsene sulu sulu, vıcık vıcık.. iyy. 

Yanlış konuşmak

Bazen nerede ne dediğimi bilmiyorum ama Allah'tan beni uyaran dostlarım var. Bak şurada şöyle demişsin ama sen öyle diyecek insan değilsin diyorlar. neyse ki beni tanıyorlar. peki ya tanımayanlar.. onlar o sözlerime göre beni yargılıyorlar. lütfen, birilerini tanımadan haklarında olumsuz düşünceye kapılmayın. olumluya da kapılmayın. düşünceye kapılmadan önce biraz bekleyin, gözlemleyin.. sonradan hayal kırıklığına uğramanızı istemem. zordur, bilirim.

Bisiklet

Kaç gündür bisiklet kullanmak istiyorum. bir türlü çıkamadım ramazan dolayısıyla. malumunuz bayaa efor harcıyorsunuz ve su içme isteği tavan oluyor. özellikle benim gibi bol yokuşlu bir yerde oturuyorsanız. yakınlarda kadıköy sahilde bisiklet sürmeye gideceğim. isteyenler bize katılabilir, ne demek :)

23 Haziran 2017

Beni Sevmek Zorunda Değilsin fakat Saygı Duymak Zorundasın!


İnsan olarak en büyük hatamızdan birisi bu olsa gerek: saygısızlık.. Attığım başlık bile ne kadar saygısız ve zorundalık içerici bir durum değil mi? Çünkü bize hep böyle öğretildi. Eğer istediğin bir şey olmazsa, zorla gider alırsın. Tahammülsüzlük de cabası..

Şu mübarek günlerde bir sürü olay yaşadık tahammülsüzlük ile ilgili.. Herkes anlattı bir şeyler. En son ramazan ayında yemek yiyen insanların kişiliksizliğinden ve saygısızlığından bahsedildi. Ramazan ayı boyunca oruç tutmuş bir insan olarak söylemeliyim ki; birisi karşımda hapur hupur yemek yese, zerre umrumda olmuyor. Saygısızlık olarak da algılamıyorum açıkçası. Birisi bir hindu nun önünde inek eti yemek gibi bir benzetme yaptı. Mantıklı gelmiş olsa da, yemek yemek zaruri bir ihtiyaç sonuçta. Yani hindu olmazsın, o adamlara saygısızlık olmasın diye inek eti yemezsin başka bir şey yersin. Fakat oruç tutmak böyle bir şey değil. Öncelikle işin içinde Allah rızası var.. Allah rızası ve nefsi terbiye etmek için yemek yememek ve herhangi bir içeceği tüketmemek var. Sen inançlı olabilirsin, Allah rızası için orucunu da tutabilirsin. Fakat inancı olmayan, olan veya tutmak istemeyen, tutamayan insanlara yemek yedikleri için saldıramazsın. Eğer saldırırsan bu işin sonu hiç de güzel yerlere gitmez. Sen bugün oruç tutmuyor diye o adama saldırırsın, yarın öbür gün o adam da sana oruç tutuyorsun diye saldırır.

Tahammül böyle bir şey işte. Saygısızlığın en büyük dostu son günlerde tahammülsüzlük olsa gerek. Karşımızdaki insanlara tahamül edemiyoruz. Evet saygı duymalı, saygı duyup yemeğini gözümüze soka soka yemese belki daha iyi hissedeceğiz kendimizi. Fakat oruç müessesi kendimizi iyi hissedelim diye yapılan bir eylem değil kesinlikle. Kendi sınırını zorlamak, nefsini aç bırakmak, açlıkla vücudunu terbiye ederken aynı zamanda beynini de terbiye etmek. Allah korkusunu iliklerine kadar hissetmek ve bu orucu bozmamaya çalışmak. Hani bunca güzel şeyi kendine yapıyorken, karşında birisi yemek yemiş içmiş sana ne? Senin derdin seninle zaten.. Kendi kendinle olan bir hususta başkasına saldırmanın alemi ne?

Birbirimize saygı duymayı öğrenmeliyiz. Toplumsal yaşamın en önemli kriterlerinden bir tanesi bu. Bir de tahamülümüz artsın lütfen. Yemek mi yiyor? Yesin. Bazen sofraya en sevdiğim yemekleri koyup iftar vakti gelmeden 20 dakika önce oturuyorum. Ve yemiyorum. Allah rızası var işin ucunda. Kendi kendime şaşırıyorum. Normalde olsa saniyesinde ayı gibi yiyip bitireceğim yemeklere bakıyorum, bakıyorum ve benim için hiç bir şey ifade etmiyorlar. İftar vakti gelip de yediğimde de aynı duyguyu yaşıyorum. Yemeğin sadece karın doyurma amacı olduğunu anlıyorum o an. Aslında oruçtan çıkaracak türlü derslerimiz varken, bize ne komşu kadının balkona kurduğu kahvaltı sofrasından? Kursun, yesin afiyetle. Gelip ağzınıza sokmaya çalışmadıkça, lütfen saygı duyun etrafınızdakilere. Ve oruç tutmayan kardeşlerim; aynı saygı ve özenliliği sizden de bekliyorum. İnancı olmayanlar varsa aranızda sizler de inançlı kardeşlerin inançlarına saygılı olun. Hadi hep birlikte tahamül seviyemizi arttırıp, birbirimizle iyi geçinmeye bakalım şu iki günlük dünya da.

20 Haziran 2017

Hasta Mısın?


Makyaj yapmayan kadınlara sorulan ilk sorudur bu? -hasta mısın.. Yüz o kadar renksizdir ki.. Renge alışmışızdır, yabancı gelir asıl yüz bize..

Abartılı makyajları seven, tasvip eden bir insan değilimdir. Hatta doğallıktan yanayımdır çoğunlukla. Fakat gelin görün ki, göz kalemini inanılmaz severim. Sürmenin ayrı bir yeri vardır gözümde. Diğer her şey, düğünlüktür bence. Fakat sürme, günlük yapılması gereken, diş fırçalama kadar dolay bir şeydir.

Liseden beri kullanırım. Sabahları kalkar kalkmaz sürerim göz kalemimi. Bir gün sürmesem, abim gelir "hasta mısın, neyin var" der. Ben de bunu yaşadığımdan olacak ki, sürmesiz gün geçirmem ve hatta yatarken de silmem.. Evet en büyük yanlışı burada yapıyorum tabi ki.. Fakat gelin görün ki, geçenlerde bir sabah uyandığımda göz kalemi sürmekten vazgeçtim. Tüm gün sürmeyeceğim konusunda kendimi şartlandırdım, söz verdim. Evde olacaktım tüm gün, bu yüzden hastalığım yalnızca beni ilgilendirecekti. Yemek yapıyordum, markete gitmem gerekti. Aman Allah'ım ne zor bir şeydi benim için anlatamam. Giyinirken elim göz kalemime gidiyor, tekrar bırakıyordum.

Derken o halde dışarı çıktım. Hasta hasta. Evet, kendimi o kadar hasta, yorgun ve bitkin hissediyordum ki gözümde kalemim yokken, anlatılmaz yaşanır o ruh hali. Sanki tüm sevincim gitmiş, hiç enerjim kalmamış gibiydi. Bir kaç adım sonra kimsenin bana ucube gibi bakmadığını fark ettim. Aslında beni o şekilde tanısalar seveceklerdi. Sonra eve döndüm, aynaya baktığımda ben de kendimi sevdim. Hasta hissetmeyi bir kenara bıraktım. Yüzümü, göz kalemim dağılacak korkusu olmadan bol suyla yıkadım, gözlerimi rahatlıkla ovuşturdum..

Şimdilerde kendime göz kalemi tatili yapıyorum böyle. Haftada bir-iki gün sürmüyorum. İlginç bir mutluluk oluyor nedense. Artık "bir şeyin mi var" diye sormuyor a kişisi. Galiba alıştı yavaştan o da. Evet kalem çok güzel bir şey fakat doğallık kadar değil.

13 Haziran 2017

Bazı şeyler çok adaletsiz


Bazen hayatta bazı şeyler hiç de adil olmuyor maalesef. Siz yıllarca okuyorsunuz, zamanınızın bir çoğunu eğitim için harcıyorsunuz. Sonra hiç bir teorik bilgisi olmayan bir insan, pratikte çok şey biliyormuş gibi karşınızda konuşuyor.

Fotoğraf hocası olan iki arkadaş geçen gün bu konuda bayaa bir sinirlenmişti. Konumuz "fotoğraf sanatı"ydı ve karşımızda konuşan iki kişinin bırakın fotoğraftan, bi konuyu  nasıl ele alacağını bilmekten haberleri bile yoktu. Gelip anlattılar. Güzelce dinledik.. Fakat uzmanlık alanım olmamasına rağmen, "bu konu böyle anlatılmaz yea" dedim içimden. Hatta bir kaç hata bile buldum kendi kendime. Düşünsenize fotoğraf sanatına örnek olarak Ara Güler'i vermişlerdi. O ki kendini fotoğrafçı olarak saymayan, fotoğrafın sanat sayılmasına karşı çıkan fakat bir o kadar da güzel fotoğraflar çeken insandı. En azından ben öyle biliyordum. Arkadaşlarım durdular, durdular, en sonunda bir patladılar.. O kadar harika eleştirdiler ki anlatıcıları.. Bu konu böyle anlatılmaz ile başlayıp, fotoğraf sanatının içinden geçip, verilmesi ve verilmemesi gereken örneklere kadar gelip, ilerde bir gün nasıl bu konuda böyle konuşurlarsa rezil olacaklarını söylediler..

Ben bunları niye anlattım? Kendisini geliştirmeyen bir sürü insanın, yaptıklarını gördükçe anlatma gereği duydum. Yazı yazabilmek için, bolca okumak gerek. Okumayan insanın yazı yazması, tıpkı fotoğraf sanatını anlatmaya çalışan o arkadaşların durumu gibi.. Yaptıkları hataları görmeniz için uzman olmanıza da gerek yok aslında. Kendilerini onca belli ediyorlar ki.. Bu bahsettiğim anlatım bozukluğu, noktalama işareti bozukluğu falan değil ha. Bayaa bildiğiniz cümle kuramama bozukluğu.. Bir cümledeki anlatım bozukluğu sayısı az çok bellidir.. Fakat anlatımınızda bariz bir saçmalık varsa, işte sizde sıkıntı vardır. Ya kendinizi geliştireceksinizdir, ya da yazmayacaksınızdır..

Fotoğraf çekmek de böyledir.. O hoca arkadaşım "yahuu sinir oluyorum, yıllarca eğitimini aldığın bir sanat dalı için bu kadar boş beleş konuşan, bu kadar eline makine alıp ortalığa düşen insanlar gördükçe canım sıkılıyor". Benim de canım sıkılıyor inanın. Nedense insan kabullenemiyor. Sen fotoğraf makinesini eline alıp, üç beş fotoğraf çekmiş insansın, kendine nasıl fotoğrafçı yaftası yapıştırabiliyorsun ki.. Sözüm eski fotoğrafçı abilerimize değil. Günümüzün parası olup, en iyi makineler ile sokaklarda fink atanlarına..

Gelin görün ki her konu böyle. Düşünsenize; günümüzde bilim kadını olamıyorsunuz. Fakat aptal iki video yükleyip tıklanma rekoru kırdığınızda youtuber, zengin bir koca bulduğunuzda istediğini yapabilen gezgin, başkalarının şarkıları üzerinden melodiler yaptığınızda müzisyen, elinize makine alıp üç beş fotoğraf çektiğinizde fotoğrafçı, bir tanıdığınızın dergisinde yazı yazdığınızda yazar olabiliyorsunuz.. Gerçek gezginler, gerçek müzisyenler, gerçek bilim adamları, gerçek yazarlar, gerçek fotoğrafçılar ve diğer her türlü gerçek meslek erbabları ser sefil oluyor.. Ne iyi para kazanıyor, ne de tanınıyorlar.. Ne sanata değer veriliyor, ne sanatçıya.. Ne de olmak istediğimiz bir yerde olabiliyoruz..

İletişim fakültesinde olmak istiyorum.. Kafamda binlerce düşünce varken, lisansım gereği güzel sanatlar oluyor yerim.. Fakat gel gör ki, istediğim hiç bir şeyi yapamıyor, yabancılaşıyorum.. İletişim fakültesine bu yıl son bir kez daha başvuruyorum. Eğer bu yıl da olmazsa, düşüncelerimi kendi çabalarımla gerçekleştireceğim ve asla bir üniversite ile paylaşmayacağım (kendi üniversitem dahil) Tüm sektörlerde olduğu gibi üniversite araştırma görevlisi alma işlemininde tanıdık-yakın ve mülakat değerlendirmelerine tanık olduğumdan, tüm bunlardan da vazgeçiş var bende.. Sanırım üniversite haricinde bir yol çizme zamanım geldi kendime. Yine koskoca bir vazgeçiş söz konusu sayın okuyucu. Hayır 21 yıldır okudum da ne oluyor? ilkokul terk insan daha bilgiliymiş gibi karşımda laf sıralıyor hakkında tonlarca yazı yazabileceğim konular hakkında.. Neden mi? Çünkü onun tanıdığı birileri var ve o tanıdıkları onu öyle yerlere getirmiş, önüne öyle fırsatlar sunmuş ki, her şeyi çok biliyormuş hissine kapılmış.. Tamam diyorum, ben vazgeçtim.. Tüm hepsi sizin olsun.. Benim amacım öğretmek.. Ben bu dünyaya insanlara bir şeyler öğretmek için geldim.. Üniversitede olmasa da, sokakta öğreteceğim, yolda öğreteceğim, komşuma öğreteceğim ama öğreteceğim.. Ve buna o çok bilmiş ama hiç bilmeyen kıt zekanla asla anlam veremeyeceksin. Çünkü param olmayacak, beni kimse tanımayacak, yaptıklarım kimsenin umrunda olmayacak. Ama ben mi? Ben huzurlu olacağım.

12 Haziran 2017

Hayal kırıklığı

bugünlerde o kadar isteklerim dışında oluyor ki her şey.. hayal kırıklıklarından kurtulamıyorum. başvurduğum her şeyde bir ters tepme söz konusu. vardır bunda da bir hayır. olmalı.

3 Haziran 2017

Araştırma Görevlisi Sorunsalı


Her üniversite gencinin en az bir kez "şurada akademisyen olsam" diye aklından geçiyordur mutlaka. Dışarıdan bakıldığında etliye sütlüye karışılmayan, sabah 9 akşam 5 memur hayatı gibi olan, fakat okulun sosyal olanaklarına erişim sağlanan ve en önemlisi "hocam hocam" diye ardından gezilen kişilerdir akademisyenler. Fakat işin iç yüzü öyle midir? Bir eli yağda diğer eli balda mıdır bu akademisyenlerin gelin bir bakalım.

Özel üniversitelerde her işe koşturulan araştırma görevlilerinin, devlet üniversitelerinde daha az işe koştururlar. Ama bu demek değildir ki özel de 5 işe bakıyorlar devlette 1. 5 e 4'tür bu oran. Bu yüzden devlet veya özel üniversite diye ayırmayacağım. İkisine bir konuşacağım.

Eğitim sistemimizin en kötü özelliği olan "değişim" akademisyenlikte de başa beladır. Her an ne olacağı hiç belli olmaz. Özellikle de araştırma görevlisi iseniz, öyp ile atanmışsanız veya sözleşmeli personelseniz, her an bir kanun çıkabilir ve başınıza yeni işler açılabilir. Mesela geçenlerde öyp'lilere yükseklisansı 3 yıl içinde bitirme şartı koştular. 3 yıl içinde bitirmemiş olan ve fazladan özellikle ders bırakan insanların ilişiği kesildi çat diye. Bazı kararlar geçmişe yönelikte çıkabiliyor çünkü. Bu da demek oluyor ki yüksek lisansınızı 2 yılda, doktoranızı 4 yılda bitirmek zorundasınız. Yoksa her an bir şey çıkıp, sizi mesleğinizden alabilir. Ha, diyeceksiniz ki adamın işi bu, okusun. Fakat okuyabiliyor mu? Hayır!

Araştırma görevlilerine en angarya işler yüklenir. Öğrenci işlerini bile araştırma görevliler yapar. Örnek veriyorum: dgs ile gelen öğrencinin ders sayma işlemi, yatay geçişler , staj dosyaları vs.. Prof unvanına sahip hocalar derse girmez, yerine araştırma görevlisini gönderir ya da girdiği dersin sınavını yapmanızı isteyebilir. Siz derste ne anlattığını bilmek için, tüm derslere girmek durumunda kalabilirsiniz. Kendinize ait bir dersiniz olmaz fakat hocalarınızın derslerine katılırsınız. Dersin hocasına gitmeden önce, sizin yanınıza gelir öğrenci sorunu varsa. Çünkü bir profesörün kapısı çalınmaz öyle çat diye.

Ha bir de yüksek lisans veya doktora yapıyorsanız 8 veya 9 dersten de sorumlusunuzdur. Bu derslere de üniversitedeki gibi gireyim, çalışıp geçeyim diyemezsiniz. Çünkü doktoradır bu, daha çok çalışmanız, ortaya yeni şeyler koymanız gerekir. Bir de kendi çalışmanız vardır ki ona zaman kalmaz gün içinde. Çünkü okulda olmanız zorunludur, bazı üniversiteler girişlerde ve çıkışlarda kart basmanızı ve okulda kalmanızı ister. Kütüphaneye ulaşmanız veya bir araştırma için başka üniversiteden başka bir hocayla görüşmeniz kaçak göçek olmak zorundadır veya hafta sonlarını buna ayırmalısınızdır.

Araştırma ve geliştirmenin olmamasının en büyük sebebi, eğitim sistemindeki boşluklardır. Yani görev dağılımın tam yerine oturmamış olmasıdır. Aldığınız para ise, kendi mesleğinizi (atıyorum grafikerlik veya bilgisayar mühendisliği) yaptığınızda alacağınız paranın yarısı kadardır. Böyle bir cümle etmek istediğinizde "üniversite de kalmasaydın, piyasaya çıksaydın" tarzında cümleler duyarsınız. Akadamisyenlik her an atılacağım, sözleşmem yenilenecek mi acaba korkuları içinde geçen, size ait olmayan bir sürü işi yaptığınız, kendi çalışmanıza zaman ayıramadığınız, hiç bir şey yapmıyormuş hissine çoğunlukla kapıldığınız bir meslek halini almıştır maalesef. Fakat gelin görün ki benim ideal mesleğimdir aynı zamanda. Okul sıralarını, kitap kokularını, çocukların parlayan gözlerine bir şeyler anlatmayı, öğretmeyi ve aynı zamanda öğrenmeyi, karmaşayı, yarın ne olacağımız korkusunu çok seviyorum. Bu yüzden akademisyenlik biraz da kalpten gelen bir meslek. Yapmak isteyenler şu yukarıdakileri okuyup, ona göre karar versinler :)

30 Mayıs 2017

Yazıyorum o halde..

Çok değerli kafka dostum ya çok mutluysanız, ya da çok mutsuzsanız yazarsınız demişti. aynı gün doğduğumuz için mi (3temmuz) bilmiyorum ama hep yakın hissederim kendimi ona. Hep o cümlesine de sonsuz kalbimle inanırım. burada ne zaman bulunsam ya çok mutluyum ya da çok mutsuz.

Şu an mutsuzum.


26 Mayıs 2017

Bunu yazasım var diye yazdım

Dün online oyunda oynarken Amerika'lı bir adam, düşmanla karşı karşıya iken, suratına el bombası attı. Tabi karşı taraftaki adam bunu öldürdü, sonra bomba patladı kendisi öldü. Ben de adamı öldürmek yerine suratına bomba atan adama "akjdlksajdklaj" şeklinde güldüm. Adam "askjdalkdjalksjdk ? " yazdı bana. Dünyanın her yerinde bunun random gülme olduğunu sanıyordum, değilmiş. Onlar sadece "hehe" diye gülüyorlarmış. bizde çeşitli versiyonları var diye muhabbete girecektim ki vazgeçtim. Çünkü Türk olmak harika gülüşleri gerektirir.

Fakat şu günlerde ilgimi çeken bir olay var. "Pembe Metrobüs". Olay oldu, şaşırdım.. Tüm kadınların bundan mutlu olacağını sanmıştım. Hatta bu fikri ortaya atan ilk insanlardan birisi ben bile olabilirdim. O derece savunuyordum bunu. Metrobüse binenler bilir, boş olduğu saatler gün içinde 2 saati geçmez. Yani günün hangi dakikalarına denk geliyor bilmiyorum ama ben boş bir metrobüsle karşılaştığımda sokağa çıkma yasağı mı var diye düşünüyorum. Öyle boş dediysem, ayakta rahatlıkla yer bulabileceğim boşluktan bahsediyorum. Oturabileceğiniz boşluktan değil.. Neyse, malumunuz kalabalıkta dip dibe gidiyorsunuz. Erkekli kadınlı ite kaka.. Diyorlar ki otobuslerde taciz olmasın, erkekleri eğitelim. Valla eğitimli erkeklerle karşılaşıyorum. Adamcağız değmemek için ayaklarını kafasında taşıyacak, o derece ezilip büzülüyor. Kadınlar da adamlara değmemek için demirlere veya başka kadınlara yapışıyor. Yapılan bir araştırmaya göre kadınlar otobuse bindiklerinde erkeğin yanına oturma olasılıkları %5 iken, kadının yanına oturma olasılıkları %95 lere kadar ilerliyor. Kadınlar olarak hem erkeğin yanı, hem de kadının yanı boşsa kadının yanını tercih ediyoruz. Peki pembe metrobüs neden bu kadar rahatsız ediyor?

Açıkçası bu olayda erkekler rahatsız olur sanmıştım. Lacivert metrobüs isterdim ben olsaydım. Çünkü onlara ikinci sınıf insan muamelesi var şu an. Kadınlar ayrıcalıklı hem pembe metrobuse biniyorlar, hem de diğerine. Ama erkekler? Onlar bomboş da olsa binemezler pembeye.

Kadınların en büyük sıkıntısı pembeye binmezlerse taciz istiyorum imajı vermek.. Yahu böyle saçma bir düşünceyi özellikle üç saat düşünsem yine bulamazdım sanırım. Metrobüs bu ayol. İstediğine bin. Aile yeri var dedikleri restaurant ta özellikle kadınları üst kattaki aile bölümüne gönderseler bile, alt kaltta oturmaya benzer bu. Fark etmez yani. Melekler kahvesinde vardı öyle bir uygulama hiç unutmam. damsız girilmeyen alt kat vardı. Kadınlar girerdi, erkekler tek giremezlerdi. Fakat ben hep üst kata otururdum. Önemli değildi benim için çünkü. Metrobus te öyle bir şey. Abartılacak bir şey yok. Kadınlara yapılan bir ayrıcalık bu. Çünkü biz özeliz. Çünkü biz güzeliz :)

17 Mayıs 2017

Günlük- 9


Benim kadar unutkan var mıdır aranızda bilmiyorum ama her şeyi unutuyorum. Misal bugün evlilik yıldönümüm olduğunu haftanın başında hatırlayıp "çarşamba bişeyler yaparım" demiştim. hani sürpriz falan yapıcaktım. normal kızlar gibi erkekten beklemem sürpriz ben. çünkü a kişisinde sürpriz kavramı yoktur. insan elindekini bilince buna göre hayal kurmuyor sanırım.:) fakat gel gör ki ben de umursamadım ve unuttum sürpriz yapmayı. aslında aklımda bir kaç bir şey vardı. hepsi uçup gittiler. hiç bir şey yapmadım. kendimi 10 yıllık evli gibi hissediyorum. hani belli bir noktadan sonra aman be of derler ya, öyle bir şey oldu. sanki evde ilkokul çağında çocuklar var, bir sürü dert varken "benim bugün özel günüm" ağlaklığına giremiyor gibiyim. sanırım benim için tek özel gün var doğum günüm. ikincisi de ölüm günüm olur heralde ama ben anlamam yüksek ihtimalle.

doğum günleri gerçekten çok özeller. düşünsene dünya denen yere adım atmışsın. dönüşün yok, burdasın artık. bir şekilde yaşıyorsun, devam ediyorsun.

bunun haricinde bugün istiklal'e de gittim. o kadar da korkulacak bir durum yokmuş. gayet çalışmalar devam ediyor. tabi ben cihangir e geçmek için istiklalin arka sokaklarını kullandım ki, oraları inanılmaz özlediğimi fark ettim. nedense taksimi başka seviyorum. ama burada yaşar mısın desen, asla yaşamam. gider görür dönerim. benim hayalimdeki ev müstakil bahçeli ve dağ başında bir ev. her şeyden ve herkesten uzak. denize yakın bir yer. böyle evde birini mutfağa çağırdığında avazın çıktığı kadar "mutfağa gelseneee" demeyi istiyorum. aman birisi duyacak kaygısı yaşamadan bağıra çağıra şarkı söylemek ne güzel olur. ya da müziğin sesini sonuna kadar açıp kimseyi rahatsız etmemek. ya da arabayı park ettiğinde yanındaki ayı kapıyı açarken dikkat etmeyip kapının ağzına etmeyeceğini bilmek. evet bu başımıza geldi çünkü. sağlı sollu iki kapının da ağzına edilmiş son 3 ayda. insanlarımız mı öküzleşti, yoksa içlerinde merhamet mi kalmadı bilmiyorum ama araba mahvoldu. 

eğer bu yazıyı okuyor ve arabaya binerken yanınızdaki arabanın kapısına çarpmamak için çaba harcamadan küt diye kapıyı açıp diğer arabanın canına okuyorsanız, ve o araba benim, babamın, eşimin dostumumsa hakkımı helal etmiyorum. sizler de etmeyin! bunu sosyal sorumluluk projesi falan yapalım. 

bugünlük bu kadar. sizlere müzik falan hediye etmek isterdim ama ruh halimi tanımlayacak bir müzik gelmedi aklıma şu an. siz de varsa alırım bir dal :)

12 Mayıs 2017

Ivır Zıvır 64


Anne ben büyünce evlenicem.

Komşunun kızı bu cümleyi kuruyormuş durmadan. Küçüklüğümü hatırladım da ben de hep öyle derdim. Büyüyünce ne olacaksın diye sorduklarında "evlenicem ben" derdim. Herkes aaa ayıp falan derdi. Ayıplayanların hepsi evli kadınlardı. Bu yüzden söylediklerini pek dikkate almazdım. En çok da halam "evlenmem" diyenden korkun, ağzında olan evlenmez derdi. Sanırım haklıydı da.. Evlilik ile alakalı ciddi bir durum olunca kaçacak delik arardım. Çocukluk planlarıma göre 19 bilemedin 20 yaşımda evlenecektim. 25 yaşıma geldiğimde artık o hayallerin eseri bile yoktu. Sonuç: 27 yaşımda evlendim. Evdeki hesap çarşıya kesinlikle uymadı :)

Anne ben okumucam, göndermeyin beni okula.

Her iki günde bir bu cümleyi kurardım. Okuldan nefret ederdim ben ilk okuldayken. Sonra ortaokulda da nefret ettim. Ortaokulda kendime yeni uğraş alanları buldum (spor, dans vs) o zaman biraz sever gibi oldum. Fakat liseye geldiğimde beni okulda zorla tutuyor gibilerdi. O zamanlar "baba beni okula gönder" kampanyası vardı. Babama "baba beni okuldan al" diye ağlardım. Beni zorlamazlardı. Devlet bana 20 gün devamsızlık hakkı vermişti 19,5 günü kullanmama ses etmezlerdi. Halam yine gelip en çok bundan korkun, en çok bu okuyacak derdi. Çoğunlukla ağlayarak okula gider, eve koşarak gelirdim. Okuldan kaçacağım zaman da eve koşardım. Sonuç: 3 üniversite diplomam, çeşitli eğitimlerim var ve yaklaşık 21 yıldır okuldayım. Yine çocukluk hayalleri gerçekleşmedi Allah'tan:)

Annee kapıyı açç.

Şimdiki nesil gibi bilgisayar başında değildim ben. Çocukluğum sokakta geçti. Çıkmaz bir sokakta oturuyorduk. O zamanlar kim zengin, kim fakir bilmezdik, çünkü siteler yoktu şimdiki gibi. Aramıza çitler çekilmemişti hayvanlar gibi. Üst komşumuzun şoförü vardı, daha üst komşumuz kirasını ödeyemezdi. Fakat bir o kadar güzeldi o günler.. Sokakta oyun oynarken aniden çişin gelirse eğer "Anneee kapıyı aç" diye avazın çıktığı kadar bağırırdın. Az önce bir çocuk annesine bağırdı. Hemen içimden dedim çişi geldi heralde :) O yollardan biz de geçtik ne de olsa.

Anneler günü kutlu olsun.

E bunca anne dedikten sonra günlerini kutlamanın zamanı geldi de geçiyor bile. Anneler baş taçlarımız. Kaç yaşında olursak olalım her zaman muhtaç olduğumuz insanlar kendilerini. Allah başınızdan eksik etmesin, sizleri de yavrularınıza bağışlasın.

Artık bir şey yapmam lazım.

Bugünlerde bir yerlerden başlamam gerektiğine inanıyorum. Fakat nereden nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Umarım Allah bana bir yol açar ne diyelim.

İstiklal çok kötü olmuş.

İstiklal caddesi bundan 7 yıl önce de kötüydü anacım. Ben o zamanlar beyaz masa da stajdaydım. Durmadan şikayet alıyorduk o yollar hakkında. Bir gün yürüyeyim dedim. Yolda 4 kez ayağım takıldı, düşme tehlikesi geçirdim. Bi profosor aramıştı hiç unutmuyorum: en çok turist çeken bölgemizin yerlerine bakın lütfen, bir şeyler yapın demişti. Olayın takipçisi olmak istedim, çünkü parkelerin bir çoğu kalkmış, bazı yerleri bozulmuştu. Hemen yanımdaki arkadaşlardan bilgi almaya çalıştım. Çok büyük bir proje olduğunu ve gündemlerinde olduğunu söylediler. Fakat esnaf yapılacak çalışma yüzünden karşı çıkıyordu. Buna çok şaşırmıştım. Bölüm bölüm yapsanız olmaz mı demiştim. O zaman yama gibi olur ve yıllardır bakımsız orası dediler. Alt yapı çalışmaları da olduğu için oldukça zorlu bir süreç denmişti. Şu an o sürecin içindeyiz. Umarım çok daha güzel olur. Son bir yıldır hiç gitmediğim için ne durumda şu an bilmiyorum:)

Bazı şarkılar çok güzeller.

Az önce yıllar önce dinlediğim şarkıyı dinledim tekrardan. Son olarak onu ekliyorum ve huzurlarınızdan ayrılıyorum :) Bir başka ıvır zıvır da görüşmek dileğiyle :)