27 Nisan 2017

Araba Alma Tamirci Al!


Sanırım günümüzün en büyük sorunlarından bir tanesi arabalar. Mübareklerin derdi bitmiyor. Benzinlerini doldursanız, bir yerleri bozuluyor. Kaza yapmasanız bile biri gelip size çarpıyor. Park halinizdeki aracınızın tamponuna sürtüyor. Hiç bir şey olmasa silecekleriniz bozuluyor, farları patlıyor, fren balatası bitiyor, yağının tazelenmesi gerekiyor.

Benim babam araba tamircisi. Motor ustası. Çocukluğumdan beri dükkanına gitmeye aşığım. Çocukluğumdan beri olmak istediğim yegane meslek araba tamirciliği. Çocukluğumun en güzel günleri babamın iş yerinde geçmiştir diyebilirim. Babam bildim bileli işe giderken uçarak gider. "Bugün tekrar doğsam yine araba tamircisi olurum, yine annenizle evlenirim" der hep. Keşkesi yoktur hayatta. Bu yüzden olsa gerek hep araba tamircisi olmak isterdim. Babam bu işi bu kadar seviyorsa, mutlaka vardır bir çekiciliği derdim..

Babam tulum giyiyor diye çok özenirdim, annem de bana kırmızı bir tulum almıştı. Babam önümde elleri cebinde giderken, arkasında tulumumla aynı adımları atmaya çalışır, üst ceplerine babam gibi ellerimi sokar, o koca adımları yakalamaya çalışırdım. Hep arkasında yürürdüm aynı hareketleri yapabilmek için.. Bir araba gelir, babam önce gelen kişiyle tokalaşıp hoşgeldin dedikten sonra hemen eline bir bez alır, kaputu açar ve tüm parçaların üstünün tozunu alırdı. Toz alırken motorun sesini dinler " bunun sorunu şu" derdi. Ya da arabayı o kocaman makine ile havaya kaldırır, altından tekerleğe ince uzun bir çubukla bakardı. Doktorların endoskopi makinesi tarzında bir şeydi o çubuk. Babam bir şey görmez ama oradan gelen sesle sorunu çözerdi. Onu o halde görünce hep o kadar bilmek istedim. Üç üniversite okudum ve hala okuyorum ama bir şey olduğunda hala babam kadar bilgili olmadığımın farkına varıyorum.

Araba alma tamirci al cümlesi ise babamın dükkanının bir köşesinde hep asılıdır. Tamircinin kötüsü yapılan kötü evlilik gibidir çünkü. Sizin ayaklarınızı asla yerden kesmez. Babamın dükkanında geçirdiğim günlerde en büyük zevklerimden bir tanesi ise, başka bir dükkana gidip "ben Z. ustanın kızıyım" demektir. Bir büfesi vardır köşe başında, oraya gider "Z usta'nın hesabına yazın lütfen" deyip çeker gider ve sonra eve geldiğimde anneme "anne hep babamın ordan alış veriş yapalım, çünkü hiç para harcamıyoruz" demektir o günler.

Geçenlerde arabamızda bir sorun oldu. Normalde "aman ne yapacağız" diye aranacağıma, hemen babama gittik. Babam yine çocukluğumdaki gibi açtı kaputu "bu kaputun içi neden bu kadar pis" diye kızdı :) Aranızda kaputun içini açıp yıkayan veya silen var mı gerçekten :) "Arabanın içi pimpis, dışı kuş bokundan görünmüyo, bir de kaputu açıp içini mi silcektik" dedim hemen. Babam sorunu dinlemeden koyuldu yine silmeye tüm motor parçalarını. Sonra da hemen halletti sağ olsun.

Çocukluğum aklıma geldi. Hemen büfeye gitmek istedim. Babama döndüm, "kendimi tanıtıyım mı" dedim. O kadar tatlı güldü ki, "tanıt ama şimdi büyüdün tanımazlar ki seni:) ama Z ustanın kızıyım" de dedi. Büyüdüğümden olacak , demedim :) diyemedim. Ama o sokakları özlediğimi fark ettim. Yine tamirhaneye döndüm, ve yine "ya baba ben araba tamircisi olmak istiyorum" dedim. babam "deet" dedi gülerek. Hala çocuk sanıyor beni. Babamın yanındaki usta "ne benim oğullarda var, ne de ustanın oğullarında sendeki bu heves" dedi. "Keşke erkek olsaymışsın, artık tamirci kalmadı memlekette" Aslında burada iş var dedim. Bir kere insan el işiyle uğraşınca stresi atıyor. O parçaları çıkarıp, tekrar birleştirmek.. Bir araba vardı orada tüm motoru sökmüşler. Düşünsene koskoca motor.. Motor demişken, abim de makine mühendisi oldu, şu an uçak parçaları falan yapıyor. Ama hala mekanik bir sıkıntı olduğunda açıp babamı arıyorum. Abimin eline alıp yapamadığı şeyleri babam yapıyor. Baba olmak bunu gerektiriyor ha? :) Bir de mühendisin eline yakışmıyor o tornavida. Ama benimkine yakışıyor. Neden kadınlar tamirci olamıyor ha? Geçenlerde 3 kapılı dolap sipariş ettim, evde oturdum bir gün boyunca yaptım. O kadar zevkliydi ki, anlatamam. Babam gelince elinden tutup odaya götürdüm, inanmadı. Bunu sen yapamazsın dedi. Ama yaptım dedim. O kadar gurur duydu ki.. Bak beni okul köşelerinde harcıyorsun, ben tamirci olmalıyım diyorum. Anlatamıyorum. Mühendis olsaydın diyor ama mühendis de olmak istemiyorum ki.. Ben masa başında çizim yapmak istemiyorum :)

Şaka bir yana, tekrar bu dünyaya gelsem, tekrar okuduğum bölümleri okur, yaptığım seçimleri aynen seçerdim. Yanı sıra, bu günden sonra tamirci de olmak isterdim. Çünkü harika bir meslek benim gözümde. Belki babam harika bir tamirci olduğu içindir.

Ha bu arada, bu bir reklam yazısı değildir. Benim arabama bile zorla bakar babam. Maalesef arkadaş-akraba işleri falan yapmaz :) Prensip işiymiş. Şimdi freelance çalışırken anladım babamın neden böyle yaptığını. Başka zaman da bu konuyu anlatırım he :)

23 Nisan 2017

Yok

Yazamıyorum dostlar, yazıp yazıp siliyorum. Bana ne oldu böyle bilmiyorum. Aslında çok sinirliyim, aynı zamanda da değilim. İki şehrin hikayesi gibi bir öyle- bir böyleyim. Biri beni durdursun lütfen. Ya da düzeltsin. Tam beş yazı yazıp sildim inanabiliyor musunuz? hiç birini paylaşmaya değer bulamadım. bunu paylaştığıma göre diğerlerinin niteliklerini düşünebiliyor musunuz?

a kişisi çok hasta son günlerde. iki haftadır hastanelerdeyiz. Allah hastaneleri başımızdan eksik etmesin, bir yandan da bizi oralara düşürmesin. Fakat eğer depresyondaysanız, en güzel tedavi olan hastanelere gitmenizi öneririm. Hiç bir şey kalmıyor insanda. Ne duygu ne duygusuzluk.

18 Nisan 2017

Yalan Söylemek


Yalan söylemek: aldatmak, gerçeğe aykırı olan söz söylemek..

"Ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana  her şey isyan etmelidir. Eşya bile. Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hatta yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır."

demişti Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nda Peyami Safa.. Hatta eklemek isterim. Yalana şahit olan yer ve gök dile gelmelidir. "Aldatıyor seni, aslında bu böyle" demelidir. Fırtına çıkmalıdır, gök kararmalıdır, şimşekler çakmalıdır etrafta. Allah bir işaret göndermelidir "bak bu işin aslı böyle" diye.. İç sızıntısının haricinde bir işaret..

Arkadaşımın başına geldi, aldatıldı. Aldatılmanın nasıl bir duygu olduğunu hep birlikte o an tattık. Ne yapacağımızı bilemedik, nasıl akıl vermeliydik? Karşı taraf inatla yalanlıyor, öyle bir şeyin olmadığını söylüyordu. Bir masaya oturdular. Diz dizeydiler. Gözlerinin içine bakarak "ben öyle bir şey yapmadım" dedi. Arkadaşım elindeki telefonu uzattı ve mesajları gösterdi. Mesajları gördükten sonra tekrar göz göze geldiler ve kız ona yan masadan bizim bile duyabileceğimiz şiddette bir tokat attı. O tokat kalbimize vurulan bir kamçı gibiydi. O kadar hiddetlendirmişti ki bizi, kalkıp hırpalamak istedik. Ben arkadaşımı kolundan tuttum, O beni bileğimden. Kalkmadık.. Arkadaşım çılgınca ve sinir harbine karışmış bir halde ağlarken çekip gitti sevdiği adam.. Aslında artık sevdiğine de pek emin değildik.. Eğer bir yalan varsa işin içinde, eriyip gidiyordu yaz sıcağına atılmış buz gibi.. 

Arkadaşı teselli etme sırası gelmiş olsa da, çocuğun peşinden koşup "neden?" diye sormak istedim. Hiç bir mantıklı açıklaması yoktu aldatmanın.. Bir insan bir insanı sevmekten vazgeçebilirdi, başka birini sevmeye başlayabilir ve artık onunla olmak isteyebilirdi. Bunları gelip söylerdi açıkça, herkes yoluna giderdi. Neden yalanlarla örülü, ikili ilişkiler kurmak isterlerdi ki? Akademik makale yazıyormuş gibi konuşmak istedim. Ya da bir polismişim de, sorguya çekiyormuşum gibi. Neden? Neden söylememişti artık O'nu sevmediğini. Çünkü seven insan aldatmazdı, yalan söylemezdi. En azından bize böyle öğretilmişti. Bizde bağlılık yemini vardı asla dille söylenmeyen fakat kalben inandığımız.. Sizde neden böyle değildi? Biz kadınlara mı özeldi tüm bunlar?

Erkeklere tonlarca laf söylediğim bir vakitten sonra başka bir kız arkadaşımın da aldattığını öğrendim. Hemen tüm düşüncelerimden feragat ettim. Oturdum, genelledim.. İnsanoğlu olarak çok bozulmuştuk. Kadın veya erkek olarak değil, hepimiz olarak birbirimizi kandırmaya koşullanmıştık. Bir evi kiralarken, bir araba alırken, bir pantolonu beğenirken, bir meyve seçerken hep yalanı tercih ettik. "Tatlım çok yakışmış." "Ooo güle güle kullan harika!" "Bir tane bile çürük meyve bulamazsın" lar ile yaşadık. Biz en başta kaybettik.. Şimdi kime, neyi, neden soruyorum diye düşünüyorum..

Yalan söylemek, güvenmemek en büyük sorunumuz bu günlerde.. Güvenmiyoruz kapıdaki komşumuza, yanımızdaki adam/kadına, anamıza-babamıza. Bu devirde baban olsa güvenmeyeceksin cümleleriyle büyüdük çünkü. Ben güvenmiyorum bunca yalanı gördükten sonra kimseye. 

15 Nisan 2017

Benim Babam Bir Kahraman


Uzun zaman olmuş (10 gün). Şuraya bir selam bile vermeyi unutmuşum. Blog yazılarınızı okuyup okuyup kaçmışım. Arada içime kapanmam gerekiyor ya, heh işte o günlerdeymişim aslında.Her zaman olduğu gibi yine "babam" kaldırdı beni bu yorgunluktan.

Sizleri bilmem ama benim kahramanım babam. Yani ne kadar iyi ve güzel şey varsa o yapmıştır. Her cümlesi hayata dair ders niteliği taşır. Çocukken anlayabileceğim dil de konuşurdu, şimdi de anlayabileceğim dil e ulaştı. Çocukken de her dediğini yaptım,şimdi de.. Üç günde bir "yaz kızım" derdi bana hakim edasıyla. Yolda gördüğü olayları anlatır, yazmamı isterdi. Galiba en çok yazmamın sebebi O'ydu. Şimdi ayrı yerlerde olduğumuzdan olacak ki "yaz kızım" diyen yok bana. Fakat yazmamı sağlayan biri var "babam"

Benim babam bir kahraman!

Bugüne kadar benim kahramanımdı. Artık başka birinin daha kahramanı. Geçen gün Mecidiyeköy'de yürürken bir binanın en üst katında dumanların yükseldiğini, bir çocuğun da camın kenarından sarktığını görmüş. Hemen binaya çıkmış. Bakmış insanlar kapıya yığılmış, kapıyı kırmaya çalışıyorlar. Bir tanesi babama dönmüş ve "lütfen gelmeyin, kalabalık yapmaya gerek yok" demiş. Babam bakmış, birisi çekiçle açmaya çalışıyor, diğeri de tekme*tokat. Adam öyle tekmeler atıyormuş ki , babama göre ayağı zedelenmiş olabilirmiş. Babam bakmış böyle olmayacak, alt kata koşmuş. Adama üst katta yangın çıktığını, büyükçe ve sağlamca bir şey olup olmadığını sormuş. Adam da yangın tüpünü getirmiş. Tam babam arkasını döndüğü sırada adam "bir tane de boş büyük var" demiş. Babam hemen almış eline. Üst kata çıkmış. % tüp darbesiyle çelik kapıyı açmışlar çok şükür. O kadar çok duman çıkmış ki evden.. Allah'tan çocuk akıllı bir çocukmuş, cama çıkmış. Hemen alıp çıkmışlar.. Babam bakmış çocuk hüngür hüngür ağlıyor. Korkma falan derken çocuk kedisinin içerde kaldığını söylemiş. Babamlar da hemen gelen itfaiyeye söylemişler. Galiba kedi dumandan bayılmış. Patates kızartırken alev almış, yanmış ev..

Babam bu olayı telefonda anlattığında o kadar mutlu oldum ki.. Kahraman olma isteğim ve bir yerlerde bir şey oluyorsa oraya mutlaka atılma isteğimin babamdan olduğuna emin de oldum. Annem umursamaz yürür giderdi çünkü. Ben de yardım etme aşkıyla koşardım. 

Yardım etmek harika bir duygu. Ben bu duyguyu babamdan öğrendim. O huzuru bir çok kez hissettim. Umarım birbirimize yardım ettiğimiz, birlik olduğumuz, birbirimizin olumsuz veya eksik yanlarıyla dalga geçmek yerine onları örttüğümüz nice günlerimiz olur.

Kendinize çok iyi bakın, yardım etmekle kalın :)

5 Nisan 2017

Mekan Keşfi: Garda Cafe

Merhaba sayın okuyucu, uzun zamandır aranızda yoktum. Umarım beni ve keşiflerimi özlemişsinizdir. 

Bu kez size Kadıköy'de bir mekandan bahsedeceğim: Garda Cafe. Mekanın en büyük özelliği Haydarpaşa Gar'ından esinlenerek tasarlanması. Özellikle giriş kapısı Haydarpaşa'yı aratmayacak seviyede. Bu mekanı tercih etmemin ilk sebebi bu olmuştu. İkinci sebebi ise organik kahvaltı söylemleri..

Bu günlerde organik şeyler yiyemiyoruz azizim. İnsan ister istemez organik kelimesini duyunca önce bir kulak kesiliyor, sonra hemen orada yemek istiyor. Yemek isteyen her kişi gibi fiyatlardan çekiniyor. Söyleyim, bu mekanda çekinmenize gerek yok. 

Fiyat konusunda anlaştığımıza göre, gelelim yiyeceklere. İddia ettikleri kadar lezzetliler. Organikliği fark edecek kadar iyi olmasam da lezzet konusunda oldukça meraklıyımdır. Özellikle beyaz peynirler konusunda. Mekana oturur oturmaz bir çift içeri girdi ve kız erkeğe "Ya burada yiyelim, ya da kahvaltısı güzel olan bir yer daha var oraya gidelim" deyip gittiler. Beş dakika sonra geri dönüp oturdular. Koskoca sokakta onlarca kahvaltıcı varken en iyi iki yerden birini tercih etmenin haklı gururu ile kahvaltılarını yaptılar.

Mekan da her masanın yanında fiş var. Bu harika bir şey. Günümüzde şarja bağlı yaşıyoruz ne de olsa robotlar gibi. Sormadım ama eminim wifi de vardır. Bunca fişin bir anlamı olmalı ama değil mi?

Benim kahvaltım serpme kahvaltı idi. Serpme kahvaltısında : ezine peyniri, diyarbakır örgü peyniri, lavaş peyniri, van otlu lavaş peyniri, siyah ve yeşil zeytin, bal kaymak, Edremit zeytinyağı, balıkesir tereyağ, ev yapımı reçel, soslu biber kızartma, kahvaltı salatası, güveçte kaşarlı patates, soslu sosis, pişi, sahanda yumurta ve sınırsız çay vardı. Tüm malzemeler taze, sıcak servis edilecekler ise sımsıcaktı. Lezzet abidesi bu kahvaltıdan sonra akşam dahil olmak üzere hiç yemek yiyemedim. O derece de doyurucu.Serpme kahvaltı iki kişilik bu arada, tek başınıza yemeye kalmayın, ya da benim gibi yanınızda az yiyen bir arkadaşla gitmeyin :))

Kadıköy'e gittiğinizde nerede kahvaltı yapacağız diye düşünmenize gerek yok. Çünkü Garda Cafe tam ağza layık. Google map sizi direkt kapısına götürüyor, ben öyle gittim fakat yine de adres vermem gerekirse: rasimpaşa mah, karakolhane caddesi no:51

Afiyet olsun :)