24 Ağustos 2017

Hepsiburada rezaletim.

Ekşisözlük başlığı gibi oldu. Severim rezalet haberlerini okumayı taa ki benim başıma gelene kadar. Özellikle de çokça kullandığım hepsiburada.com' da başıma gelince sizlerle paylaşmadan edemedim sayın okuyucu..

Deterjanına kadar internetten alışveriş yapmayı seven biri olarak beni bu eylemden soğuttular. Öncelikle geçenlerde bir tane banyo paspas takımı beğendim. Tanıdığım- bildiğim bir markaydı ve dışardaki fiyatı 70 yl civarındaydı. Ben de hepsiburada da indirimli halini görünce hemen sipariş ettim. İşte sipariş fotoğrafım. Gördüğünüz gibi 3'lü paspas takımı olarak siparişi gerçekleştirdim.


Aradan bir kaç gün geçti (yaklaşık 10 gün kadar) ürün elime ulaştı. Gelen ürün sadece şu büyük parça idi. Tüm takımı göndermemişlerdi. Müşteri hizmetleri ile görüştüm, kalan parçaları da istediğimi söyledim. En kısa zamanda bana döneceklerini söylediler. Ertesi gün eve gelip ürünü almak istediklerini söylediler, hiç bilmediğim bir kargo şirketi tarafından ürün alındı. Ben de bu sırada ürüne tekrar baktığımda şu şekilde görünmeye başladı.


Fiyat artmış ve tekli olarak değiştirilmişti. Fiyat yanlış yazılmıştı muhtemelen. Ve bunun kendi hataları olduğunu söyledim, aradım tekrar. Beni ilgilendirmediğini ve kalan parçaları da istediğimi inatla söyledim. Fakat müşteri hizmetlerinden arandım ve diğer parçaların olmadığı bu yüzden iade olacağı söylendi. Bu telefonlaşmalar iade süreci falan neredeyse 1 ay sürdü. İnternette yaptıkları hatayı hiç bir şekilde telafi etmediler. Resmen aleni kandırıldım. Tüketici haklarına gitmeyi düşündüm fakat sonra uğraşmaya değmez dedim. Göz göre göre dolandırılıyorduk. üçlü olarak satışa çıkardıkları ürünü sattıktan sonra tekli olarak göndererek (ay pardon elimizde diğerleri yokmuş bununla idare edin) diyecek kadar bu işi bilmiyorlar. Ya da o yanlışlığı örtmek için yanlış ürün gönderip "nasıl olsa iade eder biz de yanlışımızı düzeltiriz" diye düşündüler.

Sonra dedim ki, bu bir hatadır, olabilir. Tekrar bir alışveriş daha yaptım. Sabunluğum kırıldığından şu görseldeki takımı aldım. 


Aradan bir gün geçti geçmedi, hepsiburada express kargosu ürünü getirdi. Kutu çok hafif olduğu için a kişisi şüphelendi. kargo elemanına "burada 5 parça yok" dedi, açmak için bekletti. Açtığımızda yalnızca şu tuvalet fırçasının konulduğu pembe kap vardı. Resmen dalga geçmişlerdi. Adam fotoğrafını çekti, tutanağını tuttu ve gitti. Ürünü daha sonra alacaklarını söyledi. Hem ürünü yanlış göndermişlerdi, hem de eksik. Arayıp söyledim tekrar. Dalga mı geçiyorlar bilmiyorum fakat ürünün linkine tıkladığımda ise şöyle bir şeyle karşılaştım:


Ürün ellerinde yokmuş yani anlayacağınız. olmayan ürünün satışını yapmışlar yine. sonra yine yanlış ve eksik bir ürün gönderip beni saçma sapan uğraştırıp iade yapmamı sağlayacaklar. Ben böyle bir rezillik görmedim. Yani bir sürü şirketten alışveriş yapıyorum, bu kadar saçması ile ilk kez karşılaşıyorum. Hani bir kez hata olur, dedim ama ikinci kez olunca artık gına geldi. Gelen kargo şirketi görevlisi "ne oluyor anlamadım, geçenlerde de telefon sipariş eden adama sadece kablo gönderdiler" dedi.

diyeceğim o ki, eğer internetten alış veriş yapacaksanız, işini düzgün yapan insanlar ile yapın. Gelen paketle hayal kırıklığına uğramazsınız böylece. Parasında değilim, o şeyi bekliyorsun,sonra gelen şeyin istediğiniz şeyle alakası olmaması iğrenç bir duygu. Ve bu hatayı düzeltmek için hiç bir şey yapılmaması, sizin tekrar tekrar uğraşmanız. Bir daha hepsiburada dan ürün almayacağım. bir de cam çaydanlık takımı almıştım, 10 gün sonra göndereceklermiş. bakalım paramparça mı gelir, yoksa istediğimle alakası olmayan bir şey mi gelir, üstünü gönderip altını göndermezler mi bilinmez. fakat o sondu. bir daha iğne bile almayacağım buradan.

Bu arada gelen ürün de şu:


22 Ağustos 2017

Günlük - 13


İnsan bazen sadece yazmak istiyor, bazen de sadece okumak. Son günlerde sadece okumak istiyordum. Bir haftada beş kitap bitirdim. 

Neler mi okudum? 

"Olasılıksız"ı okudum ki harika bir kitaptı kendisi. Yani hala okumadıysanız, okuyun bence. Oldukça sürükleyici ve güzeldi.

"her çikolata yenmez" diye bir kitap okudum ki beğenmedim. Sıkılarak okudum fakat okuyanlar genelde beğenmiş. başladım-bitsin diye uğraştım resmen.

"dokunmak-ahmet cemal" okudum. okuduğuma pişman olduğum kitaplardan bir tanesi olarak kitaplığımda yer aldı. 

"karısını şapka sanan adam"ı okudum. güzel kitap fakat ilgi alanınız nöropsikoloji ise. benim pek beyin sistemiyle alakam olmadığından, biraz uzak kaldım kitaba fakat doktorlar veya doktorluğa ilgi duyanlara şiddetle tavsiye ederim. 

"kelebeğin rüyası" adlı kitabı okudum. bu kitapta da öğretmenlerin yazmış oldukları kısa hikayeler yer alıyor. öğrencilerinden bahsediyorlar. ilginç bir kitaptı, güzeldi. öğretmenliğe olan özlemi azalttı en azından :)

şu an "empati" kitabını okuyorum. Adam fawer'in yazı dili çok hoşuma gitti. Grange gibi etkiledi beni, ne yalan söyleyim. Kalın kitap okumayı sevmediğimden kindle üzerinden okuyorum. hem kitabın nasıl bittiğini anlamıyor, hem de ne zaman biteceği hakkında bir bilgim olmadığından sürpriz sonla bitiriyorum. kindle ın tek iyi yanı bu olsa gerek. ha bir de ışık kapalıyken çok rahat okuyabiliyorsunuz, gözleri yormuyor ya, bu da harika bir şey. 

empatinin yanı sıra bir yandan da cimri'yi de bitirdim biraz önce. yahu bir kitap bu kadar mı çerez, bu kadar mı güzel olabilir. kalın kitap okurken mutlaka çerezlik kitaplar okurum yan taraftan :)

neyse, günümüzde kitap okumayan insanların varlığı beni çok şaşırtıyor. bazen kitaba acıktığımı hissediyorum. okumazsam yaşayamayacağım gibi geliyor, ya da yazmazsam. bu günlerde resim de çizmeye başladım. galiba eski ben'e doğru dönüyorum. yakında yağlı boyalar yapmaya başlarsam hiç şaşırmayın :) hayat bir şeyler çizdikçe, okudukça, anlattıkça ve yazdıkça güzel. hadi anlatın o halde, dinliyorum :)

Kullanım Kolaylığı ve Estetik Bir Arada

Derin dondurucuların faydalarını anlatarak zamanınızı almayacağım, uzun süreli gıda depolama için başka bir seçeneğin olmadığını zaten biliyorsunuzdur. Henüz bilmiyorsanız da, bu yılki Kurban Bayramı’nda öğreneceksiniz zira etleriniz buzdolabı içerisinde en fazla bir hafta dayanacak! Yani ister et, isterse de diğer gıdalar için uzun süreli depolama yapmak istiyorsanız, bir derin dondurucu kullanmanız gerekiyor. Bu bakımdan iki seçeneğiniz var: yatay ve dikey derin dondurucu modelleri. Yatay olanlar bir sandığı andırıyor ve kapakları üst kısımda yer alıyor. Dikey olanlar ise aynı bir buzdolabı gibi: Kapakları ön kısımlarında bulunuyor ve (isminden de tahmin edebileceğiniz gibi) dik şekilde kullanılıyorlar. Ben, tercihimi dikey derin dondurucu modellerinden, hatta daha net söyleyecek olursak, UED 5170 DTK A++ modelinden yana kullandım.


                                                               


Neden derseniz, her şeyden önce Uğur Soğutma markası güven veriyor. 60 yılı aşkın bir süredir derin dondurucu üretiyorlar ve bu nedenle benzersiz bir uzmanlıkları bulunuyor. Unutmayın, bu cihazları on yıllar boyunca kullanmak için alıyorsunuz ve he sağlamlıkları, hem de servis ağlarının yaygınlığı önem taşıyor. Uğur Soğutma, her iki bakımdan da beklentilerimi fazlasıyla karşılıyor. Gelelim tasarıma: UED 5170 DTK A++, dikey bir derin dondurucu modeli. Ben bu tasarımı seviyorum zira kullanması daha pratik geliyor: Aynı bir buzdolabı gibi rahatça kullanabiliyor, hatta buzdolabının yanına koyarak uyumlu ve estetik bir görünüm elde edebiliyorsunuz (ben öyle yaptım, tavsiye ederim). 



UED 5170 DTK A++ yalnızca 46 kilo, yani kimseyi çağırmama gerek kalmadan bir köşeden diğerine kolayca taşıyabiliyorum. İç hacmi 170 litre, sadece benim değil, komşularımın gıdalarını bile depolamaya yetiyor! A ++ enerji sınıfında olduğu için, neredeyse hiç elektrik harcamıyor. En sevdiğim özelliği de, elektrik kesintilerinde bile içindekileri 15 saat boyunca korumaya devam edebilmesi oldu. Sık sık kesinti yaşanan bir yerde oturuyorsanız, emin olun bu özellik çok işinize yarayacak. Satın almak için https://satis.ugur.com.tr/item/ued-5170-dtk-a/100028 adresini kullanmanızı tavsiye ederim, peşin fiyatına 12 taksit yaptırarak kredi kartınızla alabiliyorsunuz. Geniş iç hacimli, dayanıklı, pratik ve uygun fiyatlı bir derin dondurucu arıyorsanız, UED 5170 DTK A++ modelini gönül rahatlığı ile tavsiye ediyorum.


                                     

Bir boomads advertorial içeriğidir.

15 Ağustos 2017

Hastalık

Galiba insanın hasta  da olması gerekiyor sağlığının değerini anlayabilmesi için.. Yaklaşık bir haftadır hastayım. Bir gece acile gitmek zorunda kaldım ve ömrümde ilk kez serumla tanıştım. Aslında sedyeye dördüncü kez yattığımı da fark ettim. İlk ikisi küçükken geçirdiğim ufak tefek kazalar yüzünden dikiş içindi, bir diğeri de peniselin testi yüzünden di ki, o zaman ölüyorum sanmıştım. Aşırı duyarlıymışım meğer.

Doktora ilk kez olduğunu söyleyince yüzüme gülümsedi. Şaka maka 29 olmuştuk. Aman ben hasta olmam, hasta nası oluyorsunuz falan diye soruyorken insanlara, hastalığa yakalanıp (salgın hastalık) ölücem galiba diye ağlarken, aslında her geçen gün öldüğümün farkına vardım. Yahu bizim gibi öleceğini bilip hiç ölmeyecek gibi yaşayan başka bir canlı var mı acaba? İşin kötü yanı ölüme her gün giderken, ölümü kendimize yakıştırmıyor oluşumuz. Neyse, hastalıklar gerçekten çok can yakıcı, sıkıcı ve üzücü. Allah tüm hastalarımıza şifalar versin. Geçmiş olsun dileklerinizi tüm içtenliğimle kabul ederken, son 1 haftadır yazdığınız tüm yazıları da kaçırdığımı üzülerek belirtmek isterim. Kendinize dikkat edin, salgın kol geziyor, aman diyim yakalanmayın..

5 Ağustos 2017

Sanane ne Giydiğimden?


Çok sinirliyim sayın okuyucu. Her nerede ne yapıyorsanız, mutlaka sizler de bu baskı altındasınızdır. Hele ki kadınsanız.. Erkekseniz de öyle aslında. Modaya uygun giyinirsiniz tiki olursunuz, giymezsiniz köylü. Sanki köylü milletin efendisi değilmiş gibi aşağılarlar bir de utanmazlar. 

Bizler ne yaparsak yapalım yaranamayız şu gözünü sevdiğim toplumsal hayatında. Fakat en çok da kadınlar batar göze. Benim göze batmam 16 yaşlarımdayken oldu. Durun önce yazının çıkış noktasına geleyim. Biliyorsunuz geçenlerde #kıyafetimekarışma yürüyüşü yapıldı. Yorumlara baktığımda örtülü kadınların bir sıkıntı çekmediği, bir şey yaşamadıkları falan söylendi. Durun sizlere yaşadıklarımı anlatayım.

Öyle örtü meraklısı bir ailem yoktu. Fakat çekirdek ailem dine çok yakındı. Babam perşembe akşamları mutlaka Kur'an-ı Kerim okurdu. Annem de imam hatipli olduğundan dini konuda oldukça bilgili ve bu bilgiyi ilginç bir şekilde bize akseden bir insan. Babam annemi tanımadan önce dinden uzak (onların ailesinde öyle dine yakın bir insan bulunamaz) bir adamdı. Annemle hayatı değiştiğini her fırsatta söyler :) Mevzu bu değil. Çekirdek ailemizde oldukça mutluydum. Asla örtünme konusunda bir fikir ortaya atılmadı. Çevremde, arkadaşlarımda, akrabalarımda, kuzenlerimde falan örtülü bir kız görmek imkansızdı. Hatta nasıl bir lisede okuduğumu ( Solcu liselim-disiplin hatırası ) yazımda bahsetmiştim. 

Bir gün hayattan zevk almamaya başladım.Bir çok şeyi erkenden sorgulamaya başladım. En önemli sorunum "bu hayattan ne istediğim" di. İstediğim hiç bir şey kalmamış gibiydi. Alınabilecek her şeyi almış, oynanabilecek her şeyle oynamış, yüzmeyi öğrenmiş, bisiklete binmiş, paten kaymış, basketbol takımına girmiş, piyano çalmayı öğrenmiştim. O boşluktayken neden bu hayattayım düşüncesi sardı her yanımı. Babama sordum, "oku öğren" dedi, Kur'an-ı gösterdi. Annem de aynısını söyleyince okumaya başladım. Okudukça içime bir sıcaklık geldi. Sonra namaz kılmayı öğrenmek istediğimi söyledim. Yine etkilenmemem adına üst komşu kızdan öğrendim namazı. Nedense zorlamaktan ödleri kopuyordu. 

Bir gün artık örtünmem gerektiğini hissettim. Belki önümdeki kızın poposuna bakıp "off şuna bak" diye yanındakine gösteren adam yüzünden, belki de eğildiğinde göğüslerine bakmak için gözlük takan genç yüzünden. Babam hep "sen özelsin" diyordu. O kadar çok demişti ki, kendimi o kadar özel hissettim ki, sokaktaki adamın herhangi bir yerime bakması beni rahatsız etti. Fakat öyle uzun pantolonlar, uzun kollu tshirtler giyemeyeceğimi biliyordum. Bir anahtarı olmalıydı bunun, zorunda olmalıydım örtmenin. Bir sabah kalktım ve aileme "kapanmak istiyorum" dedim. Babam düşünmem gerektiğini, ani bir karar vermemem gerektiğini söyledi. Annem ise, lise de zor olacağını (malum o dönem başınızı kapamanız yasak) okul bittikten sonra, hatta üniversiteden sonra daha rahat olacağımı söyledi. Ben kapanınca rahat olacağım dedim. 

Kimlik değişimine uğramış gibiydim. Evde başka, dışarda başka. Sanki ilk zamanlar herkes bana bakıyordu. Ailede bulunan herkes saçma sapan şeyler sormaya başladı. "Yok kim kapadı beni, yok kimin etkisinde kaldım, yok erkek arkadaşım varmış da o kapatmış, yok bilmem ne". bir sürü sorunun altında "yahu Müslümanım ben, örtünmek istedim örtündüm" diyordum fakat nedense kimse Müslüman bir kadının kendi isteğiyle örtündüğünü, Allah'ın rızasını göz ettiği, kendini dışardaki erkeklere karşı korumaya aldığını düşünmüyordu. Mutlaka dünyevi bir çıkarım vardı.. Ailede değişik cümlelere maruz kaldım o dönem. "kapalı falansın ama yine de iyi kızsın" diyenler oldu, "galiba saçı döküldü, ondan örtündü" de diyen oldu.

Ben bunları hiç takmadım. Fakat asıl ban karışılan yer okul oldu. Her gün gittiğim okulum bana zindan gibi gelmeye başladı. Okula giriyor, tuvalette başımı açmak zorunda kalıyordum. Bu kabullenemez bir şeydi. Resmen kimlik değiştirmem isteniyordu. Fakat henüz yeni kapalı olduğumdan o kadar da canımı acıtmıyordu. Taa ki bir gün müdür, kapalı kızlarımız okulun 100 mt ötesinde başlarını açsınlar çünkü okul çevresi de kamusal alandır diyene kadar. Koskoca okulda kapalı 3 kişiydik ve iki sokak ötede sokağın ortasında başımı açmam isteniyordu. Bakın bu kıyafetime karışılan en iğrenç şeydi. Sokağın ortasında başınızı açmak..

Üniversite ise çok farklı değildi. İtü kampüsünü bilirsiniz belki, oraya girerken solda bir prefabrik ev vardı. İçinde başınızı açmadan kampüse bile giremezdiniz. Diğer okulumda tuvalette de başımızı açmamıza izin veriyorlardı. Okula girerken güvenlik kontrolünde vebalı hasta gibi mutlaka kenara çekilir, güvenlik tarafından gösterilen yerde başımızı açmak zorunda kalırdık. Şimdi o günler aklıma geldiğinde bir hayal gibi, kabus gibi geliyor. Öyle bir şey yaşanmamış olmasını diliyorum. Yaşamadım, hayır diyorum. O kadar iğrenç bir duygu ki, hani zorla birisi pantolonu çıkar, iç çamaşırını da çıkarıp pantolonun üstüne giy demesi gibi bir duygu. 

O karanlık günlerin birinde, abimin okuluna gittiğimde de kampüse alınmadım. Öğrenci değilim dedim, olsun dediler. Başörtüsü bu kadar büyük sorun nasıl oldu, nasıl geldi oralara bilmiyorum. Fakat en büyük sıkıntıyı dedemi hastaneye kaldırdıklarında yaşadık. Ziyarete giremedik, gata'ydı çünkü. Oğullarının yemin törenlerini izleyemeyen annelerden biri değildim fakat kuzenimin düğünü askeriye de olduğu için giremeyenlerden bir tanesiydim. İşin en kötü kısmı ise, kimsenin ne giydiğini umursamazken, benim ne giydiğimin insanların gözüne bunca batmasıydı. 

O dönemler çok sıkıntı çektim. Bir ara okula gitmekten vazgeçtim, 1 yıl kadar hiç bir yere çıkmadım. Sanki parklarda kamusal alan diye, oralara da giremeyecektim. Her girdiğim yere "acaba buraya girebilecek miyim" diye düşünmeye başladım, paranoyaklaştım.. O günleri yaşamış bir insan olarak, bugün birinin kıyafetine laf edildiğinde katlanamıyorum işte. Kim ne giyerse giysin, kendini nasıl ifade ederse etsin (ki bence kıyafet kendini ifade etme yöntemlerinin başında gelir)kimseyi alakadar etmez. İsteyen mini eteğini giyer, isteyen etek bile giymez sadece çorapla gezer, isteyen çorapta giymez, isteyen başını kapatır altına kısacık bir dar pantolon giyer, isteyen başını omuzlarının üstüne doğru kapatır, isteyen çarşafını giyer, isteyen şalvarını, isteyen göğsünü gösterir, isteyen kapatır. 

Allah hepimize bir seçim hakkı tanımışken, insanlar birbirine bu baskıyı uygulama hakkını kendilerinde nasıl buluyor ha? Bırakın kadınlar da erkekler de kendileri nasıl istiyorsa öyle giyinsinler. Yanlışsa, o kişinin yanlışı olsun; doğruysa o kişinin doğrusu. Ha illa uyarmak istiyorsan, tatlı dille uyarırsın, kendi doğrunu anlatırsın, onunkini dinlersin fakat kimse kimseye zorla, yasakla bir şey yaptırmamalı.